Suriye Savunma Bakan Yardımcılığı görevine atanan SDG’li Sipan Hemo Al Majalla’ya konuştu.
1973 doğumlu olan ve asıl adı Samir Aso olan Hamo, 1990’larda 17 yaşında katıldığı PKK nedeniyle Suriye ve Türkiye’deki hapis günlerini, Esad rejimi ve HTŞ ile 2017’ye dayanan ilişkilerini ilk kez anlattı.
Suriye bayrağının yakıldığı ve aynı gün Newroz’da geleneksel kıyafetler içindeki bir Kürt heyetinin Şam’daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile görüştüğü bir gün yaşandı. Bu iki gelişmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Öncelikle İslam ve Arap dünyasının Ramazan Bayramı’nı ve Newroz’u kutluyorum. Kürt halkını, Arap halkını ve bölgedeki tüm halkları selamlıyorum. Allah bu iki bayramı aynı güne denk getirdi; umarız bu, özellikle Suriye ve Kürtler için hayırlı bir işaret olur. İnşallah Suriyelilerin yaşadığı en zor günler geride kaldı ve daha iyi günler bizi bekliyor.
Bugünkü gelişmelere gelince, bazı taraflar bundan rahatsız. Haseke Valisi Nur el-Din Ahmed ve İç Güvenlik Güçleri lideri Mahmud Halil’in Kürt kıyafetleriyle Şam’a gelip Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şaraa ile görüşmesi güzel bir görüntüydü. Suriye Kürtleri için ve genel olarak Kürtler için tarihi bir gündü.
Ancak Kobani’de bayrağın indirilmesi bizi şaşırttı. Olaylar hızla yayıldı. Kürt sembollerine hakaret edildi, gençler dövüldü. Tablonun tamamı değişti. Halep kırsalındaki olaylar başka bölgelere yayıldı ve Kamışlı ile Haseke gibi Kürt bölgelerinde tepkiler ortaya çıktı. Ben Haseke’deydim ve ortamı sakinleştirmeye çalıştım ama açıkçası durum hiç de rahat değildi. Sanki bazı taraflar süreci sabote etmeye çalışıyordu.
Kim bunlar?
Durumu daha da germek istemem, bu yüzden isim vermek istemiyorum. Kusura bakmayın. Attığımız adımlardan rahatsız olanlar var. Geçen ay hükümetle anlaşma yaptık ve bunu madde madde uyguladık. Askeri güçlerden Asayiş’e kadar gerçek bir entegrasyon süreci başlattık. Bu, henüz buna alışamamış bazı kesimleri rahatsız etmiş olabilir. Bu normal. Belki zamanla gerilim azalır.
Afrin’e vatandaşların geri dönmesi de tarihi bir gündü. Aylar sonra bu şekilde dönüş, gerçekten tarihi bir görüntü oluşturdu. Bu da bazılarını rahatsız etti. Ardından Nowruz ve bayram geldi. Sokaktaki gelişmeler Kürt tarafının lehine bir tablo oluşturdu. Bu durumdan rahatsız olanlar var ve bunu bozmak istiyorlar.
PKK’yı mı kastediyorsunuz? Kürtlerin siyasette görünürlüğünü istemeyenler mi var?
Hayır, ama dediğim gibi belirli bir tarafı işaret etmek istemiyorum. Örneğin benim bakan yardımcılığına atanmasıma Arap kamuoyunda tuhaf tepkiler geldi. Oysa bu bölgelerde aktif olmadım, kimseyle sorun yaşamadım. Rakka ya da Deyrizor’daki insanlara sorabilirsiniz; benimle ilgili kötü bir şey söyleyen bulamazsınız.
Peki neden bu tepkiler?
Çünkü bazıları Kürtlerin siyasette yer almasını istemiyor. Kürtlerin Suriye’de rol üstlenmesini kabullenmiyorlar. Bu yüzden bir kez daha söylüyorum: Biz her şeyden önce Suriyeliyiz. Suriye hepimizin ortak çatısıdır. Kürt, Arap ya da başka bir şey fark etmez, ben önce Suriyeliyim ve bununla gurur duyuyorum.
Suriye’nin çeşitliliğini bir güzellik olarak görüyorum. Milyonlarca çiçekten oluşan bir bahçe gibi. Ancak 14 yıllık savaş toplumlar arasında bir yarılma yarattı. Ben Şamlıyım, orada doğdum ve büyüdüm.
1973 doğumluyum. Barzeh’de büyüdüm. Binamızda İdlib’den, Hauran’dan gelen Araplar vardı. Kimse kimsenin nereli olduğunu sormazdı. Aksine farklı diller ve lehçeler bir zenginlikti.
Şam’da meslek enstitüsünde öğrenciydim. Sonra koşullar değişti ve siyasi hareketlere yöneldim.
Peki o zaman Kürdistan İşçi Partisi’ne (PKK) mi katıldınız?
“İşçi Partisi” demeyi tercih etmem. Buna özgürlük hareketleri diyelim. 1990’da bu şekildeydi. Şam Üniversitesi’ndeydim ve öğrenci yurtlarında kalıyordum. Orada İşçi Partisi’nden iki genç vardı. O dönemde her yerde, hatta liselerde bile öğrencileri örgütlemeye çalışan aktif gençler bulunuyordu.
1985-95 arasında İşçi Partisi örgütü ağırlıklı olarak okullar ve üniversitelerle sınırlıydı. Özünde bir öğrenci hareketiydi. Ben üniversiteye gitmedim. Liseden sonra Polis Koleji yakınındaki Kabun’daki bir sanayi okuluna kaydoldum ama hiç devam etmedim. 17 yaşındayken katıldım.
Sonra ne oldu?
Bunu sonra konuşabiliriz.
Tutuklandınız mı?
Evet. 1991’de 1 Mayıs’ta tutuklandım ve Halep’teki Siyasi Güvenlik merkezinde altı ay tutulduktan sonra kuzey Halep’teki Süleymaniye Cezaevi’ne nakledildim. 2005’te tekrar tutuklandım ve Şam’daki Siyasi Güvenlik’e bağlı Fayhaa şubesinde tutuldum.
Ben de orayı biliyorum, ben de orada tutukluydum.
2004 Mart’ında Kamışlı’da yaşananlardan sonra gerilimi düşürmeye çalıştık ve o dönemde şehirde aktif rol aldık. Bu yüzden tutuklandım. Tek kişilik hücredeydim. Gece ile gündüzü ayırt edemiyordum. Bu, Tuğgeneral Muhammed Khlouf dönemindeydi; dünyanın en aşağılık adamıydı. Ondan daha kötüsü yoktur.
2005’te neredeydiniz? Kandil Dağları’nda mı?
Hayır, hayır. 1990’dan beri ülke dışındaydım. Türkiye’deydim; orada da tutuklanıp hapsedildim. 2004’e kadar orada kaldım.
İşçi Partisi’yle birlikte mi?
1999’da Abdullah Öcalan’a yönelik operasyon sırasında tutuklandım. O sırada Gürcistan’daydım ve orada Rus güçleri bulunuyordu. Rus ordusu beni yakaladı ve Türkiye’ye teslim etti. Mart 1999’da Türkiye’ye verildim. 2004 yazına kadar orada tutuklu kaldım. Daha sonra Suriye ile Türkiye arasında bir mutabakat sağlandı. 1998 Adana Anlaşması sonrasında Türkler, ellerindeki tüm Suriyeli PKK mensuplarını Suriye’ye teslim etti.
2004 Mart’ında Kamışlı’da protestolar patlak verdiğinde hâlâ hapiste miydiniz?
2004’ün sonundan 2005’in başına kadar Fayhaa şubesinde, tabiri caizse “onurlu misafir” olarak hapisteydim. Her gün işkence ve aşağılanma vardı. Khlouf dünyanın en pis adamıydı. Bana sürekli, tekrarlamaktan utandığım sözlerle hakaret ediyordu. Soğuk çok şiddetliydi. Kışın ortasıydı, Ocak ayındaydık.
Serbest kaldıktan sonra 2010’a kadar akrabalarımın yanında kalmak için Kuzey Irak’a gittim. O sırada Tunus’ta Arap Baharı başlamıştı. Biz de hazırlıklara başladık. Yavaş yavaş bizim bölgemize doğru ilerliyordu, biz de hazırlanmaya başladık. 2011’in başında YPG’yi kurdum.
Kürt köylerini kontrol noktalarından, devletin varlığından, her şeyden “kurtarmaya” başladık. Sonrasında süreç gelişti. Çatışmalar IŞİD’in Kobani’ye saldırısına kadar ulaştı. Bütün dünya bunu gördü. Amerikalılar ve koalisyon bizim yanımızda savaşa girince dengeler değişti.
Rejimle aranızda koordinasyon olduğu ve bazı bölgeleri size teslim ettikleri yönünde haberler vardı. Bu doğru mu?
Bu bir “teslim” meselesi değildi. Onlara iki seçenek sunduk: ya zorla çıkarırdık ya da her şeyi bırakıp giderlerdi. Biz sadece canlı çıkma fırsatı verdik. Rmeylan gibi bazı yerlerde çatıştık. Çatışmalar ve kayıplar oldu. Malikiyah’da da aynı şekilde. Askerî güvenlik birimleriyle çatıştık. Bazı savaşçılarımız karargâhlarına saldırırken öldürüldü. Kobani’de Hava Kuvvetleri İstihbaratı karargâhına saldırdık ve bazı subaylarını öldürdük. Halep’te Şeyh Maksud’da, Ahmed Afash’ın Liwa Jabhat Souria birliğiyle birlikte rejim mevzilerine saldırdık.
Bu hiçbir zaman basit bir “devir teslim” değildi. Rejim bizi muhalefete itmek istemiyordu, çünkü bu durumda çatışma çıkabilir ve biz de muhalefetle ittifaka girebilirdik. Bu anlamda yaklaşımı hesaplıydı. Ama devlet bize her şeyi teslim etmedi. Bize, Özgür Ordu’ya davrandığı gibi davrandı. Hatta bizi muhalefet kampına itmemeye çalıştı. Bazı kolaylaştırıcı adımlar oldu ama bunlar müzakereyle değil, zorla dayatıldı. Kabul etmedikleri yerlerde savaştık.
Sonrasında ABD öncülüğündeki koalisyon ve SDG kuruldu…
Evet. SDG’nin kurulmasıyla her şey değişti. Kürt bölgelerinden çıkıp Arap bölgelerine gittik ve IŞİD’e karşı koalisyonla birlikte savaştık. Bu tamamen farklı bir programdı. Hem sahada hem masada koalisyonla işbirliği yaptık; uygulamalar anlaşmalarla yürütüldü.
YPG’yi siz kurdunuz, sonra SDG’nin başına Mazlum Abdi geçti…
Bu, Amerikalılarla koordinasyon içinde gelişti.
Ama hikâyenizde belirleyici bir dönüm noktası var: 2018’de Afrin. Afrin’den önce Moskova’ya gittiniz ve Rusya Genelkurmay Başkanı ile görüştünüz. Size müdahale olmayacağını ve sizi koruyacaklarını söylediler. Ama Ruslar sizi aldattı, değil mi?
Siyasi ve diplomatik ilişkilerde bir tarafın diğerini “aldatması” diye bir şey yoktur. Bu tamamen çıkar meselesidir. Bir tarafla ilişki kurarsak, bu hem bizim hem onların çıkarınadır. Büyük güçler karşılıksız ilişki kurmaz. Kimseye sevgiyle yaklaşmazlar.
Ama siz Rusların sizi yüzüstü bıraktığını düşündünüz ve geri çekildiniz, değil mi?
Afrin duygusal bir konuydu. O zaman böyle ifadeler kullanmış olabilirim. Ama şimdi bunu ihanet olarak görmüyorum. Bu bir çıkar meselesiydi. Muhtemelen denge kurmaya çalışıyorlardı ve Türkiye ile ilişkileri daha ağır bastı.
Sonrasında ortadan kayboldunuz…
Erbil’e gidip açık öğretimle eğitimime devam ettim. Sevdiğim alan olan tarih üzerine çalışmak istedim. Geçen yıl geri döndüm. Şu an iktidarda olanların beni sevmediği söyleniyordu ama aslında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’dan, el-Kahtani’ye, İçişleri Bakanı Enes Hattab’a kadar hepsiyle çok iyi ilişkilerim vardı. Afrin döneminde de ilişkilerimiz iyiydi.
2013’te, Şara’nın liderliğini yaptığı El Nusra ile Afrin sınırları boyunca bir anlaşma imzalamıştık. Bu yüzden yeniden yapıcı anlaşmalar yapılabileceğini düşündüm ve böyle bir formül aradım. Ancak geri döndüğümde işlerin farklı bir yöne gittiğini gördüm; sahaya başka güçler girmişti. Artık Suriye’de herkesin bir varlığı var.
Bugün ortaya konan programlara bakınca, sanki yine çıkarları örtüşen iki tarafız ve 2013’te olduğu gibi anlaşabiliriz. Amilişkiler değişti. O zaman biz bir örgüttük, onlar da bir örgüttü. Şimdi ise onlar devlet ve Kürtleri daha sınırlı, ikincil bir aktör olarak görüyorlar.
YPG’yi yönetirken Mazlum ile birlikte, Esad’ın üst düzey istihbarat yetkilisi Ali Memluk ile defalarca görüştünüz, değil mi? İlişkiniz nasıldı?
Ali Memluk ile birkaç kez görüştüm. İlk görüşmemiz Lazkiye’deki Hmeymim Hava Üssü’nde oldu. Rejimle çatışmalarımızdan söz ederken Haseke’yi atladım; orayı “özgürleştirmeye” çalışıyorduk. O bağlamda görüştük. Görüşme 2016 civarında Rus arabuluculuğuyla ayarlandı.
Sonrasında bir anlaşma ve koordinasyon oldu mu?
Evet, koordinasyon vardı. Kendisi istihbarat şefi olduğu için doğal olarak koordinasyon söz konusuydu.
Ocak ayında (hükümet ile SDG arasında) çatışmalar yaşandı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Açıkçası hatalar yaptık. Uluslararası toplumun bizim yanımızda olduğunu ve bir anlaşmazlık çıkarsa bizi destekleyeceğini düşündük. Bu yanlış çıktı. Suriye’de durum değişmişti ve rejimin çöküşü Sykes-Picot düzeninin tamamen sona ermesi anlamına geliyordu. Yeni bir döneme giriyoruz ve durumu daha iyi okumalıydık.
IŞİD’e karşı birlikte savaştığımız için bazı tarafların bizi terk etmeyeceğini düşündük, ancak onların çıkarları Şam’a yöneldi ve uluslararası kamuoyu genel olarak Şam’dan yana oldu. Bunu doğru okusaydık daha iyi müzakere edebilirdik. Son çatışmalar gereksizdi.
Bazıları İsrail’in SDG adına müdahale edeceğine mi güveniyordu? Washington’ın geri çekilmesi sizi şaşırttı mı?
Evet, belki İsrail’e ya da Amerika’ya güvenenler vardı. IŞİD’e karşı birlikte savaştığımız için böyle düşündüler. Hatta bu başarıların Trump’ın yeniden seçilmesine katkı sağladığı bile söyleniyor. Ama halkın duyguları başka, siyaset başka. Avrupalılar ve Amerikalılar Kürtlere sempati duyabilir ama politika farklıdır. Bazıları durumu yanlış okudu. Şimdi açıkça görülüyor ki İsrail güney Suriye’ye odaklanmış durumda ve neredeyse tam kontrol sağlamış durumda. Daha fazla genişlemek istemiyor.
Amerikalıların Kürtleri “sattığını” düşünüyor musunuz?
Buna ihanet demem. Bu bir çıkar meselesi.
29 Ocak’ta anlaşma yapıldı. Sizi Savunma Bakan Yardımcısı olarak kimse beklemiyordu. Sert bir isim olarak görülüyorsunuz. Bu yanlış bir algı mı?
Kendimi özellikle sert biri olarak görmüyorum.
Sizi Kandil’in temsilcisi, Suriye ordusuyla savaşmak isteyen biri olarak görenler var. Siz bir asker misiniz yoksa barış insanı mı?
Uzlaşma ve barışı destekliyorum. Evet askerim ama anlayış askeri yollarla sağlanamaz. Bu şekilde medeniyet, kalkınma ya da ilerleme olmaz. Ben buraya yeni devletle iyi ilişkiler kurmak için geldim. Ama hakkımda böyle bir imaj oluştu.
28 Ocak itibarıyla SDG’nin gücü neydi?
Yaklaşık 70 bin.
Peki aşiretler çekildikten sonra?
Orduya tugaylar halinde entegre edildik. Her tugay resmî olarak 1300 savaşçıdan oluşuyor ama gerçek sayımız daha yüksek. İstersek sekiz tugay daha çıkarabiliriz.
Tugaylara katılmayanlar ne olacak?
Savunma Bakanlığı ile onların nasıl organize edileceğini, nasıl entegre edileceğini ya da terhis edileceklerse nasıl emekli edileceklerini çalışıyoruz. Engelliler ve şehit aileleri de gündemde.
Asayiş’in sayısı ne kadar?
Kesin rakam yok ama önemli bir sayı. Cezire bölgesinde yaklaşık 8 bin kişi var.
Kadın savaşçılar orduya alınacak mı?
Kadınlar şu an resmî ordu yapısına dahil edilmiyor. Bizim bölgelerimizde görev yapıyorlar ama devlet onları tanımıyor.
Üç tugayın konuşlanma bölgeleri nereler?
Haseke, Kamışlı ve Derik.
Suriye ordusunun Kürt bölgelerine girmemesi kararlaştırılmıştı. Bu hâlâ geçerli mi?
Evet.
Sizi bu göreve kim önerdi?
İki aday vardı: ben ve Jiya Kobani.
Savunma Bakanı ile görüştünüz mü?
Evet. Atamam kesinleşince bana başarı diledi. Resmî işlemler tamamlandı, fotoğraf çekildik ve ben bölgeye döndüm.
Şu anda güçler sizin kontrolünüzde mi yoksa Mazlum Abdi’nin mi?
Kesinlikle benim kontrolümde. Abdi hâlâ var ama rolü denetleyici. SDG resmen henüz sona ermediği için adı hâlâ geçiyor. Süreç tamamlanınca SDG’nin sona erdiği açıklanacak.
Kürtlerin bugünkü konumunu nasıl görüyorsunuz?
Suriye hâlâ istikrara kavuşmuş değil ama genel tabloyu olumlu görüyorum. Kürtler bu ülkenin temel bir parçasıdır. Kürt meselesi Suriye’nin genelinden ayrı düşünülemez.
SDG ile İran arasında bağ var mı?
Artık yok. Eskiden temas vardı ama şimdi sona erdi.
ABD-İsrail’in İran’a karşı savaşı bağlamında Suriye’nin yeri nedir?
Suriye çok hassas bir bölgede. Bu büyüklükte bir kriz etkisiz kalamaz. Amerikalılar yeni hükümete destek verdi ama sahada ciddi bir şey yok.
Suriye’nin Irak ya da Lübnan’a müdahale etmesi zor. Ancak bir ittifak olursa olabilir.
ABD’nin Suriye’den çekileceği doğru mu?
Evet. Zaten büyük ölçüde çekildiler. Sadece Kasrak üssü kaldı, oradan da çekilecekler.
Suriye’nin geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Herkesin barış içinde yaşadığı bir ülke olmasını istiyorum. Benim için Suriye iyi olsun yeter. Kürt-Arap ayrımı yapmam. Her Suriyeli değerlidir.
Kürt varlığı Araplar için tehdit mi?
Hayır. Kürtler modern Suriye’nin kuruluşunda rol oynadı. Yeni Suriye’de de oynayacak. Kendilerini savundukları gibi ülkeyi de savunurlar.
Arap-Kürt ilişkisini nasıl görüyorsunuz?
Tarihte doğal bir çatışma yok. Aksine ortak başarılar var. Kürtler İslam’ı ilk benimseyen halklardan biridir. Halid bin Velid ile birlikte fetihlere katıldılar.
Sorunlar, Kürtler kendilerini dışlanmış hissettiklerinde ortaya çıktı.
Bugün için ne öneriyorsunuz?
Kürtler düşman değil. Aynı dinin ve vatanın kardeşleridir. Eğer kapsayıcı bir Suriye kimliği kurulursa Kürtler yine ülkenin merkezinde yer alır.
Gelecek için umutlu musunuz?
Allah bizi mahcup etmesin.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.