DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, T24’e konuştu.
-Devam eden süreçte önemli bir eşiğe girildi. Meclis kapanmadan yasanın çıkarılması gerektiği vurgusunu sıklıkla yapıyorsunuz. Ama son dönemde yasanın sonbaharda çıkabileceğine dair haberler görüyoruz. Böyle bir gecikme öngörüyor musunuz? Süreçteki son durumu özetleyebilir misiniz?
Süreç ikinci yılına giriyor. Dünyadaki benzer deneyimlerle kıyaslarsak, çok kısa bir sürede gerçekten önemli eşikler aşıldı. Bu tür süreçlerin kritik düğümü silahtır. O düğüm ilk sekiz ayda çözüldü. PKK kendini feshetti, silahlar yakıldı. Başka ülkelerde yıllarca süren müzakerelerin en sonuna bırakılan adım, burada en başta atıldı.
Meclis’te geniş bir siyasi katılımla kurulan komisyon da eksiklikleriyle birlikte bir yol haritası çıkardı ortaya. Meclis, komisyon raporuyla topluma çözüm taahhüdünde bulundu. 27 Mart’taki Sayın Öcalan ile devlet heyeti arasında yapılan görüşmenin ardından çerçeve yasanın nisanda gelmesi bekleniyordu. Gelmedi. Teyit mi, tespit mi tartışması her şeyin önüne geçti ve pratik adımlar askıda kaldı.
Şunu net söylemek gerekiyor: Çerçeve yasa Kürt meselesini çözecek sihirli bir metin değil. Böyle bir iddiası da olamaz. Ama şiddeti siyasi ve hukuki bir zemine çekecek, o zemini sağlamlaştıracak bir düzenleme olmalı. Sayın Öcalan’ın yedi-sekiz maddelik bir çerçevesi var. Bizim de parti olarak hazırlıklarımız tamamdır. Konjonktür de toplumsal destek de adımların atılmasından taraf.
“Bu iş sonbahara kalırsa, güven meselesi çok farklı bir boyut kazanır”
Sayın Cumhurbaşkanı da Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş da sürecin hızlanması gerektiğini söylüyor; bunu olumlu buluyoruz. Özellikle topluma çözüm taahhüdünde bulunan Sayın Kurtulmuş daha fazla sorumluluk almalı. Sadece çağrıcı pozisyonda olmamalı.
Eğer temmuzda adım atılmazsa, bu iş sonbahara kalırsa, güven meselesi çok farklı bir boyut kazanır. Her erteleme bu sürecin karşısında duranları güçlendirir, yanında duranları yıpratır. Dolaşımdaki söylentilerin asılsız çıkmasını umuyorum; çünkü toplumun çözüm talebine sırt dönmek kimsenin taşıyabileceği bir yük değildir. Çözümde daha fazla ısrarcı olacağız, toplumsal basıncı artıracak politikalar geliştireceğiz. Toplumla konuşmaya devam edeceğiz; kim nerede durdu, hangi adım neden atılmadı, çözümü kim geciktiriyor bunları her platformda dile getireceğiz. Siyasetin olağan işleyişi bu zaten. Demokratik siyasette ısrarcıyız, siyaseti daha güçlü şekilde toplumsallaştıracağız.
-TİP Genel Başkanı Erkan Baş’ın T24 röportajı ile başlayan bir tartışma var. Anadili Kürtçe olan cumhurbaşkanı adayında ortaklaşamayabileceklerini söyledi Erkan Baş. Baş’ın bu açıklamasıyla başlayan tartışmayı nasıl yorumluyorsunuz?
TİP Genel Başkanı Erkan Baş’ın röportajını okudum. TİP’in kendi programı, adayı, perspektifiyle siyaset yapma hakkı tartışılmaz. Sorun programatik iddiada değil. Sorun, bunun “anadili Kürtçe olan aday” ifadesine bağlanmasında. Kürtler için dil yüzyıllık inkarın kendisidir. Hâlâ bilinmeyen dil kategorisinde işaretlenen bir varlık-yokluk ve onur alanıdır.
“Birbirimizin yaralarını deşecek söylemlerden hepimiz uzak durmalıyız”
Niyetten bağımsız olarak dile dair farklı anlaşılmalara sebep olacak bir ifade yarayı deşmiş olur. Erkan Baş, daha sonra yaptığı açıklamada “Birîndar birîna xwe dizane” dedi; yani “Yaralı, yarasını bilir.” Mevzu da bu zaten. Demek istediğim şey, buradaki incinmenin gerçekliği var ve bu küçümsenemez. Birbirimizin yaralarını deşecek söylemlerden hepimiz uzak durmalıyız.
“Anadil ile ilgili siyasi beyanlara dikkat etmek; devrimci ve demokrat olmanın gereğidir”
Öte yandan mevzuyu netleştirmek için Türkiye sol, sosyalist hareketiyle Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadele tarihine bakmak gerektiğini düşünüyorum. Mesela 1970’teki TİP 4. Büyük Kongresi’nde dönemin siyasi atmosferi göz önüne alındığında Kürtler ve siyasal hakları, dilleri ile ilgili devrim niteliğinde adımlar atıldı. Bu destek partinin kapatılma gerekçelerinden biri olmuştu. Bu hafıza ve bugünün tarihsel görevleri önümüzde dururken anadil ile ilgili siyasi beyanlara dikkat etmek gerekir. Bu, devrimci ve demokrat olmanın, halkların kardeşliğine inanmanın gereğidir.
“Türkiye sol-sosyalist hareketiyle Kürt Özgürlük Hareketi arasındaki ilişkinin yıpratılmasına izin vermemeliyiz”
Öte yandan siyasi pozisyon alırken şuna dikkat etmemiz gerekir. Reel politik yönelimler ilkesel düzeyin ve ortak mücadelenin sınırlarına dikkat etmeliyiz. Türkiye sol-sosyalist hareketiyle Kürt Özgürlük Hareketi arasındaki tarihsel ve devrimci ilişki, herhangi bir seçim hesabı veya potansiyel ittifak tahayyüllerine dayanılarak yıpratılmasına izin vermemeliyiz.
Ortak tarihimize baktığımızda gördüğümüz ikinci husus, sistemin sol ve sosyalist siyasete yönelik yürüttüğü siyasi mühendisliktir. Sistem kendi “makbul solu”nu üretirken Kürt Özgürlük mücadelesinden uzak duran bir sol kriteri koydu. 60 ve 70’lerde bu stratejiyi görürüz. 12 Eylül darbesinde bunu şiddetle yaptı. 1990’larda Kürt siyasi hareketiyle yan yana gelen her demokratik gücün kriminalize edilmesi de aynı aklın devamıydı. Bugün de benzer bir strateji, farklı yöntemlerle işletilmek isteniyor.
“Kürt karşıtı tutumlarıyla bilinen çevrelerin bile övgü ve dayanışma çağrıları yapması düşündürücü”
T24’te yayımlanan röportaj sonrası, açıkça ırkçı ve Kürt karşıtı tutumlarıyla bilinen çevrelerin bile bu tartışma üzerinden övgü ve dayanışma çağrıları yapması hepimiz açısından düşündürücüdür. Burada mesele tekil bir kişi ya da parti meselesi değildir. Ortaya çıkan siyasal zeminin neye hizmet edebileceği okumak gerekiyor.
“Böyle bir dönemde sosyalistlerin yıpratıcı tartışmalara girmesi egemenlere hediye sunuyor”
Sosyalist olmanın gereği bu yakıcı günlerde ortak mücadele hattını çoğaltmaktan geçer. Biz çoğaltmaktan yanayız. Dünyada ve Orta Doğu’da kapitalizmin krizi jeopolitik gerilimlerle birleşiyor. Bizler için ise bu tarihi kırılmalar, yeni bir yaşamın inşasına imkân sunuyor. Türkiye’de ise bir tarafta yürüyen barış süreci, öbür tarafta ise muhalefete dönük hukuki kuşatma, çok adaylı bir cumhurbaşkanlığı senaryosu ve derinleşen ekonomik kriz var. Böyle bir dönemde sosyalistlerin yıpratıcı tartışmalara girmesi yeni yaşamı inşa imkanını zayıflatıyor ve egemenlere hediye sunuyor.
“Bu tartışma bizim için kapanmıştır, ortak mücadeleyi büyütmeye devam edeceğiz”
Farkındayız, yaralı yarasını bilir; ama yarayı saracak olan da ortak mücadelenin elidir. Bizim tarihsel sorumluluğumuz o eli geri itmek değil, sıkıca tutup hangi programda buluşacağımızı konuşmaktır. Dünden beri ortada olmayan açıklamalar üzerinden tartışmayı alevlendirmek isteyenlerin tuzağına düşmemek gerekiyor. Özellikle sosyal medya üzerinden yürüyen yıpratıcı tartışmalara son verilmeli. Dolayısıyla bu tartışma bizim için kapanmıştır. Biz sosyalist ve demokrat olmanın gerekliliklerinin farkında olarak başka hiçbir şeye bakmadan ortak mücadeleyi büyütmeye devam edeceğiz.
“Muhatap seçme lüksü dünyanın hiçbir barış sürecinde taraflara tanınmamıştır, Kürtler de başka bir iktidаrı, başka bir baharı bekleyemez”
-Bir önceki çözüm sürecinde HDP, Gezi’ye mesafe koymakla eleştirilmişti. Şimdi de CHP’nin içinden geçtiği süreçte benzer eleştirilere maruz kalıyorsunuz. Türkiye partisi olma iddiasında bir hareket olarak muhalefet etme alanlarınızın daraltıldığını düşünüyor musunuz? Kürt sorununun çözümünü hedefleyen süreçlerde her seferinde benzer eleştirilere maruz kalmanıza dair değerlendirmeniz ne olur?
Bu eleştiriler haksız ve insafsızca. Gezi’de en önde duranlar arasında HDP’liler vardı, Kürtler vardı. Rahmetli Sırrı Süreya Önder, Gezi’ye ilk gidendi. Kepçenin önünde ilk durandı. Yıllarca sol, liberal ve sosyal demokrat kesimler şunu söyledi: Silahlı çatışma demokratik siyasetin önündeki en büyük engeldir, şiddet zemini büyüdükçe toplumsal muhalefet de daralır.
İşte bugün o zemin ortadan kalkıyor. PKK silah bıraktı, kendini feshetti. Peki bu süreci en yüksek sesle alkışlaması, en kararlı biçimde desteklemesi gereken kesimler kimler? Tam da bu kesimler. En çok da dostlarımızı bu süreçte görmek isteriz. En zor dönemde bizimle duran, dayanışan, bedel ödeyen dostlarımızın kadrini biliyoruz ve barışa, demokrasiye birlikte mücadele ederek ulaşacağımıza inanıyoruz.
Öte yandan Kürt meselesini şiddetten siyasete taşıyan bir süreçte yer aldığımız için eleştirilmek bir çelişkidir. Muhatap seçme lüksü dünyanın hiçbir barış sürecinde taraflara tanınmamıştır. Kürtler de başka bir iktidаrı, başka bir baharı bekleyemez. Her gün gençler yaşamını yitirirken, asimilasyon derinleşirken, toplumsal, ekonomik, psikolojik enerji tüketilirken, “bu böyle devam etsin, iktidar değişince müzakere ederiz” demek akıl dışıdır:
Mevcut iktidаrla pek çok meselede aramızda derin farklar var. On temel başlıktan belki de dokuz başlıkta farklı düşünüyoruz. Ama barış meselesi bu farkların üzerinde duruyor. Orada diyalog kurarız, müzakere ederiz, müşterekleri büyütürüz. Çünkü asıl mesele iktidarın kimliği değil, on yıllardır akan kanın durmasıdır.
“Bazıları bizi sadece bir eylem gücü olarak görüyor, bunu kabul etmiyoruz”
CHP meselesine gelince; Saraçhane’ye ilk gidenler arasında biz vardık. İstanbul İl örgütü polis ablukasındayken Tülay Başkan‘la oradaydık. Butlan kararına karşı net durduk; bunun parti içi bir mesele değil, yargı eliyle siyasetin dizayn edilmesi olduğunu defalarca söyledik. CHP bu tutumumuzdan memnuniyetini her seferinde dile getiriyorken; işin tuhafı, bazı kesimler ise bir türlü memnun olmuyor. Bazıları bizi sadece bir eylem gücü olarak görüyor, kendi gündemlerinin dinamosu olarak konumlandırmak istiyor. Bunu kabul etmiyoruz.
“Birileri ısrarla dayanışmanın çetelesini tutacak olursa, en az borçlu çıkacak olan biz oluruz”
Kendi gündemi, kendi hedefleri olan bir partiyiz. Hiçbir siyasi yapının zulme uğramasına sessiz kalmayız; dayanışmayı bir tercih olarak değil, ilke olarak görürüz. Bu bizim varlık gerekçemiz. Sürekli ‘DEM Parti nerede, Kürtlere nerede?’ diye soranlara şunu söylüyorum. Kim ki zulme ve haksızlığa uğruyor DEM Parti orada. Ama birileri ısrarla dayanışmanın çetelesini tutacak olursa, en az borçlu çıkacak olan biz oluruz.
Türkiye partisi olma konusundaki sorunuza gelirsek. Parti yapımıza ve Meclis kürsüsüne bakın: Temsil edilen halklar, inançlar, mücadele gelenekleri, kadın temsili. Türkiye’nin bu çoğulluğunu bir arada tutan, bunu bir program haline getiren başka bir parti yok. Esasında Türkiye biziz. Yıllarca partimize karşı bir anti propaganda yürütüldü. Belki yeteri kadar biz de kendimizi iyi anlatamadık. Ama artık merkeze yürüyen, kapsayıcılığını daha da güçlendiren bir parti olacağız. Ve artık muhalefet olmakla yetinmeyeceğiz; bu ülkeyi inşacı bir cesaretle demokratik şekilde yönetmeye talibiz.
“DEM Parti olarak kongre tarihimizi 20 Eylül 2026 olarak netleştirdik”
Kongre gündeminiz olduğunu biliyoruz. Parti sözcünüz daha önce eylül, en geç ekim başını işaret etmişti. Hazırlıklarınız ne durumda?
DEM Parti olarak kongre tarihimizi 20 Eylül 2026 olarak netleştirdik. Kongremizi bu tarihte güçlü bir katılım yapacağız. Uzunca bir süredir kongre üzerine çeşitli tartışmalar yürütüyorduk. Geçmişe dair kapsamlı değerlendirmeleri, özeleştiri süreçlerini, geleceğe dair iddialarımızı ele alarak hem nitelikli tartışmalar yürüttük hem de bilimsel araştırmalarla deyim yerindeyse MR’ımızı çektik. Hem yüz yüze buluşmalar hem de bilimsel araştırmalarla toplumun bizden beklentilerini, eksik kaldığımız yerleri, güçlü olduğumuz yönleri, olası ivme kazanma alanlarımızı kritik ettik.
DEM Parti, yaslandığı sol, sosyalist, yurtsever, demokrat geleneğin gereği olarak kongreleri sadece bayrak değişimi veya isimler üzerindeki tasarruflar üzerinden tanımlamaz. Aynı zamanda zamanın ruhuna, siyasi konjonktüre, güç dinamiklerine, ülkenin demokratik geleceğine ve toplumun refah arayışlarına yönelik ana-şimdiye müdahale zemini olarak tanımlar. Kongrelerimiz geçmişle yüzleştiğimiz, özeleştirimizi pratikte verdiğimiz bir cem etme muhabbeti ve kudretidir. 20 Eylül 2026 tarihinde gerçekleştireceğimiz kongreyi, bu geleneğin güçlü kongrelerinden biri olacak şekilde planlıyor ve çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Bu iddiaya, 86 milyona, bu barış ve demokrasi sevdasına muvaffak olmak için elimizden geleni yapıyoruz.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.