Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Türkiye’nin dış politikadaki başarısı iç siyaseti nasıl dönüştürüyor?

Türkiye’nin dış politikadaki başarısı iç siyaseti nasıl dönüştürüyor?

İran savaşı sırasında izlenen diplomasi, Türkiye’nin bölgesel etkisini artırırken hükümetin güvenlik alanındaki güçlü imajını da pekiştirdi. Ancak güvenlik söyleminin iç siyasetin ana ekseni hâline gelmesi, ekonomik sorunları ve demokratik tartışmaları geri plana iterken, jeopolitik kazanımların kurumsal kapasite yerine siyasi iktidarı tahkim etmek için kullanılabileceği yönündeki kaygıları da artırıyor.

Ankara’nın İran savaşı sırasındaki performansı, Türkiye’nin dış politikadaki konumunu güçlendirirken, içeride hükümete yönelik eleştirileri de geri plana itti ve muhalefeti bölgesel istikrarsızlık karşısında bir risk unsuru gibi göstermeye yardımcı oldu. Ancak bu durum, Türkiye’nin jeopolitik avantajının ülkenin kurumsal kapasitesini güçlendirmek yerine siyasi iktidarı tahkim etmek için kullanılma riskini de beraberinde getiriyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ankara’nın kriz boyunca farklı kamplarla ilişkilerini korurken gerilimi düşürmeye yönelik diplomatik çabalarda üstlendiği rol sayesinde bölgesel düzeyde güçlenmiş olarak çıktı. Savaşların, istikrarsızlığın ve jeopolitik parçalanmanın belirlediği bir Ortadoğu’da bu performans, hükümetin en güçlü siyasi avantajlarından birini yeniden pekiştirdi: Tehlikeli bir bölgede güvenlik tehditlerini yönetebilecek yegâne aktör olduğu algısını.

Bu durum önem taşıyor; çünkü hükümet bu döneme içeride kırılgan bir tabloyla girdi. Ekonomiye yönelik memnuniyetsizlik yaygınlığını koruyor. Demokrasi konusundaki kaygılar sürüyor. Siyasi rakipler üzerindeki yargı baskısına ilişkin endişeler de giderek artıyor.

Ancak dış politikadaki başarı ile bölgesel istikrarsızlığın birleşmesi, siyasi atmosferi değiştirmiş durumda. Güvenlik kaygıları artık yalnızca hükümetin iç politikadaki siciline yönelik eleştirileri dengelemekle kalmıyor; aynı zamanda iç siyasetin tamamını değerlendirmek için kullanılan temel çerçeveye dönüşüyor. Muhalefet, kurumsal gerilimler ve çözülemeyen siyasi ihtilaflar, demokratik hayatın doğal unsurları olmaktan ziyade, bölgesel tehditlerin arttığı bir dönemde ülkenin direncini zayıflatan unsurlar olarak sunulabiliyor.

Güvenlik Ekonominin Önüne Geçtiğinde

Ankara’nın İran savaşı sırasındaki performansı bu anlatıyı daha da güçlendirdi. Türkiye, çatışmaların tırmanmasını kınadı; İsrail’i bölgedeki başlıca istikrarsızlaştırıcı aktör olarak tanımladı; Körfez ülkelerine yönelik saldırılara ve küresel enerji hatlarının kesintiye uğratılmasına karşı çıktı; hem Tahran hem Washington ile iletişim kanallarını açık tuttu ve Pakistan öncülüğündeki gerilimi düşürme diplomasisinde aktif rol oynadı.

Nihayetinde çerçeve anlaşmasına varıldığında Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan ile birlikte katkılarından dolayı açık biçimde teşekkür edilen ülkeler arasında yer aldı. Süreç boyunca Ankara hiçbir bloğa tam olarak angaje olmadı; bunun yerine diplomatik arka kanalları açık tutan, pratik koordinasyonu kolaylaştıran ve rakip aktörler arasında erişim sağlayan pragmatik bir orta güç olarak hareket etti.

Toplum da bu performansı ödüllendirmiş görünüyor.

Mart ve Nisan 2026 Panorama Türkiye araştırmaları dikkat çekici bir tablo ortaya koyuyor. Erdoğan’ın dış politika ve güvenlik alanındaki performansı, ekonomi yönetimi ve demokratik siciline kıyasla çok daha yüksek destek görüyor.

Mart ayında Erdoğan’ın genel beğeni oranı yüzde 45 seviyesindeyken, hükümetin güvenlik tehditlerini yönetme biçimine verilen destek yaklaşık yüzde 60’a ulaşıyordu. Nisan ayında ise hükümetin İran savaşı politikasına verilen destek yüzde 55 olarak ölçüldü.

Buna karşılık toplumun genel ruh hali oldukça olumsuzdu. Katılımcıların yaklaşık yüzde 72’si ülkenin veya ekonominin kötüye gittiğini düşünüyordu. Ekonomi ise katılımcıların yarısından fazlası tarafından ülkenin en önemli sorunu olarak gösteriliyordu.

Bu veriler önemli bir siyasi gerçeğe işaret ediyor: Güvenlik alanındaki yeterlilik algısıyla ekonomik memnuniyetsizlik aynı anda var olabilir ve ilki, ikincisinin siyasi maliyetini azaltabilir.

Dış politika burada bir kalkan işlevi görüyor. Toplum ekonomiyi unuttuğu için değil; tehdit algısı, insanların öncelik sıralamasını değiştirdiği için.

“İç Cephe”

Hükümet son dönemde bu dinamiği giderek daha fazla “iç cephe” söylemi üzerinden kuruyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın milliyetçi ortağı Devlet Bahçeli başta olmak üzere iktidar çevreleri, içeride parçalı bir siyasi yapının Türkiye’nin dış politikadaki hareket alanını daralttığını savunuyor. Böylece normal şartlarda siyasi müzakere, hukuki güvenceler ve toplumsal uzlaşı gerektiren meseleler giderek güvenlik perspektifi üzerinden ele alınıyor.

Bu söylem güçlü; çünkü gerçek bir toplumsal kaygıya dayanıyor. Türkiye gerçekten de Gazze’den Lübnan’a, Suriye’den İran’a uzanan çatışmalarla çevrili tehlikeli bir coğrafyada bulunuyor.

Ancak bunun siyasi sonuçları da var.

“İç cephe” siyasetin temel kavramı haline geldiğinde, fikir ayrılıkları, kurumsal gerilimler ve siyasi rekabet demokratik denge mekanizmaları olmaktan çıkıp kontrol altına alınması gereken güvenlik açıkları olarak görülmeye başlanabiliyor.

Bu yaklaşım özellikle Kürt meselesi ve PKK’nın silah bırakma sürecinde açık biçimde görülüyor.

Süreç, demokratikleşme ve Kürtlerin siyasi taleplerini merkeze alan liberal bir barış girişimi olarak değil; Türkiye’nin bölgesel dönüşümler öncesinde iç cephesini güçlendirmeyi amaçlayan güvenlik öncelikli bir strateji olarak sunuluyor.

Bu çerçeve anlaşılabilir. Çünkü İran, Irak, Suriye ve Türkiye’deki Kürt dinamiklerinin birbirini etkileme potansiyelinin yüksek olduğu, bölgesel istikrarsızlığın arttığı bir ortamda süreci kamuoyuna anlatmayı kolaylaştırıyor.

Ancak güvenlik merkezli yaklaşım tartışmanın alanını da daraltıyor.

Ankara önceliği silahsızlanmaya, tehditlerin azaltılmasına ve devlet otoritesinin güçlendirilmesine verirken; Kürt siyasi aktörleri hukuki ve siyasi güvenceler talep etmeyi sürdürüyor.

Ortaya çıkan tablo, önemli bir güvenlik yükünü azaltabilecek olsa da; güven, hukuki öngörülebilirlik ve anlamlı siyasi kapsayıcılık üretilemediği takdirde temel siyasi tıkanıklığın devam etmesi riskini taşıyor.

Silahlı çatışmanın sona ermesi hem Türkiye hem de bölge açısından büyük bir kazanım olur ve sırf güvenlik diliyle sunulduğu için küçümsenmemelidir.

Ancak kalıcı bir çözüm yalnızca tehditleri azaltma söylemi üzerine kurulamaz.

Vatandaşları, gerilimin düşmesinin yalnızca devletin taktiksel bir tercihi değil, daha geniş kapsamlı demokratik ve toplumsal bir onarım sürecinin parçası olduğuna ikna edecek siyasi bir ufka da ihtiyaç vardır.

Muhalefet ve Dış Politika

Benzer bir tablo muhalefete yönelik yaklaşımda da görülüyor.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin 2024 yerel seçimlerinde İstanbul ve Ankara’yı yeniden kazanması, muhalefet belediyelerini iktidara karşı en görünür alternatif yönetim merkezlerine dönüştürmüştü.

Ancak sonrasında CHP yönetimine yönelik soruşturmalar, idari müdahaleler ve davalar partinin enerjisini giderek siyasi üretimden uzaklaştırıp hukuki ve örgütsel varlığını koruma mücadelesine yöneltti.

Bunun sonucu yalnızca muhalefetin seçimlerde zayıflaması ya da demokratik rekabetin aşınması değil.

Aynı zamanda muhalefetin Türkiye’nin bölgesel rolüne ilişkin inandırıcı bir dış politika vizyonu geliştirmesi de daha zor hale geliyor.

CHP bugüne kadar stratejik özerklik, egemenlik ve bölgesel sahiplenme gibi kavramlar üzerinden kurulan iktidarın dış politika söylemine alternatif güçlü bir dil oluşturamadı.

Bugün ise parti, varoluşsal savunmasına odaklandığı için bunun yakın zamanda değişmesi de beklenmiyor.

Bu da hükümete çifte avantaj sağlıyor.

Yalnızca iktidarı elinde tutan aktör değil; aynı zamanda bölgesel riskleri yönetebilen tek siyasi güç olarak görünmesini sağlıyor.

Jeopolitik Avantajdan Ulusal Kapasiteye

İronik olan ise, hükümetin muhalefete yönelik sert yaklaşımının uzun vadede dış politika kapasitesini de zayıflatabilecek olmasıdır.

Siyasi rekabeti kısa vadeli rahatlık uğruna daraltan bir devlet, geçici olarak hareket alanını genişletebilir. Ancak uzun vadede kamu politikalarını dirençli kılan düzeltici mekanizmaları, liyakat birikimini ve kurumsal öngörülebilirliği kaybeder.

Türkiye bunun benzerini daha önce yaşadı.

2008 yılında AK Parti, siyasallaşmış bir kapatma davasından kıl payı kurtulmuştu.

Bir dönem yargısal mühendisliğin hedefi olmuş bugünkü siyasi liderliğin, bu tür araçların hiçbir zaman tek bir kesimle sınırlı kalmadığını en iyi bilen aktörlerden biri olması gerekir.

Bu araçlar seçim dönemlerini aşar ve sonunda herkesin üzerinde durduğu kurumsal zemini aşındırır.

Bu nedenle dış politika başarısının içeride nasıl kullanıldığı, parti rekabetinin ötesinde bir önem taşıyor.

Türkiye’nin bölgesel etkisi gerçektir ve diplomatik aktivizmi ülkenin uluslararası ağırlığını artırmıştır.

Ancak bu jeopolitik avantaj ancak güçlü kurumlar, toplumsal güven, hukuki öngörülebilirlik ve ülkenin tüm insan kaynağını kapsayabilecek genişlikte bir siyasi sistem tarafından desteklenirse kalıcı bir ulusal kapasiteye dönüşebilir.

Türkiye, siyasi rekabeti alternatif uzmanlıkların, yeni dış politika fikirlerinin ve kurumsal düzeltme mekanizmalarının gelişemeyeceği ölçüde daraltırsa, bölgesel nüfuzunu kalıcı bir devlet kapasitesine çeviremez.

Bölgesel istikrarsızlık, iç siyasi çoğulculuğu yalnızca iktidarın bekası açısından değerlendirmeyi meşrulaştıran bir gerekçeye dönüşürse, Türkiye jeopolitik gücünü uzun vadeli ulusal dayanıklılığa değil, siyasi merkezileşmeye dönüştürme riskiyle karşı karşıya kalacaktır.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın