Ana SayfaYazarlar(2) Bir tweet’in düşündürdükleri

(2) Bir tweet’in düşündürdükleri

 

[4 Temmuz 2016] Kolombiya Devrimci Silâhlı Kuvvetleri’nin (Fuerzas Armadas Revolucionarias de Colombia) 1964’ten beri sürdürdükleri gerilla mücadelesini 52 yıl sonra hükümetle anlaşarak sona erdirmesi hakkında, 26 Haziran Pazar akşamının 24TV’deki Serbestiyet programında ikinci söylediğim şey de şuydu: Türkiye kendi Kürt sorunu ve PKK’yla savaşı açısından bundan ders çıkarmak zorunda.

 

Televizyonda tam toparlayamadıklarımı burada genişleterek açıklamayı deneyeyim. İki ülke ve iki savaş arasındaki benzerlikler çok açık. FARC kadar olmasa bile, PKK da 1977’den beri (39 yıldır) mevcut; 1985’ten beri, yani 31 yıldır da devletle karşı karşıya, ölüyor ve öldürüyor. İkisinin de ideolojisi Marksizm-Leninizmin, köylücülüğün ve anti-emperyalizmin zamana göre değişen bir karışımı. Adam kaçırma, rehin alma, bölgelerindeki her türlü ekonomik faaliyetten zorla vergi ve haraç toplama, uyuşturucu üretimi ve ticareti, ikisinin de gelir kaynakları arasında. Kolombiya’nın yüzölçümü 1,141,748 kilometre kare ve nüfusu (2016 tahminiyle) neredeyse 49 milyon. Türkiye’nin yüzölçümü  783,356 kilometre kare ve 2016 nüfusu neredeyse 80 milyon. İki ülkenin de illegal örgütleri ve silâhlı militanlarını barındırmaya özellikle yatkın bölgeleri var: doğu ve güneydoğu Anadolu’nun toplamı yaklaşık 225,000 kilometre kare; Kolombiya’nın kuzeyi, güneydoğusu ve güneybatısındaki yağmur ormanları ise yaklaşık 500,000 kilometre karelik bir alanı kaplıyor. Üstelik, her iki durumda sınır ötesine geçiş ve dönüş olanakları mevcut (Türkiye’de dağlardan, Kolombiya örneğinde cangıldan). Her iki örgütün gerek mutlak, gerekse (ülke nüfusuyla kıyaslandığında) göreli ölçüleri de bir yere kadar birbirini andırıyor. 2007’de FARC kadın-erkek 18,000 savaşçımız var iddiasında bulunmuştu; Kolombiya ordusunun 2010 tahminleri “13,800 dolayında ve bunların yarısı düzenli, silâhlı gerilla” şeklindeydi; 2011’de Kolombiya devlet başkanı Juan Manuel Santos “10,000’in altında” demişti; bir başka veri ise, 2002-2013 arasında toplam 26,648 militanın silâh bıraktığını söylüyor.

 

PKK’ya gelince, galiba herhangi bir anda Kandil’de (ve civar kamplarda), karargâhın eli altında 5000 kadar savaşçı bulunduruyor. Buna karşılık  yerel güçlerini kestirmek çok zor. Seksen milyonluk Türkiye’nin muhtemelen yüzde 25’i Kürt — ki yirmi milyon eder (Wikipedia 14.4 ilâ 16 milyon rakamlarını vermekte). Hepsi değilse de önemli bir kısmı doğu ve güneydoğu Anadolu’da yaşıyor. Bu iki coğrafî bölgenin 2015 itibariyle toplam nüfusu 14 milyon (6 milyonu doğu, 8 milyonu güneydoğuda). HDP 7 Haziran 2015 seçimlerinde kabaca 6 milyon, 1 Kasım 2015 seçimlerinde ise kabaca 5 milyon oy aldı. Son bir yılın çatışmaları yüzünden örgütten soğuma payı bir yana; bu kitlenin özellikle genç, hattâ çocuk sayılabilecek kesimleri, her an PKK tarafından asker yazılmaya, silâh altına alınmaya açık. Örneğin son hendek-barikat savaşlarında, herhangi bir yerde belirli bir anda “dağ kadrosu”ndan gelme 100 gerilla vardıysa, 500-600 kadar da yerel YDG-H militanı vardı. Genelkurmay kaynaklarına göre, 23 Temmuz 2015’ten bu yana toplam 7600 PKK’lı öldürülmüş. İlçe merkezlerindeki kayıplarını tek tek saymak kolay da, meselâ Kuzey Irak kamplarında hava bombardımanlarında ölenler o kadar kesin bir şekilde hesaplanabilir mi, bilemiyorum. Ama diyelim ki yüzde yüz doğrudur; bir yönüyle bu, büyük bir rakam. Madalyonun diğer yüzünde ise, 7600’ün çoğunun “dağ kadrosu” değil YDG-H’lılar ve diğer yerel milisler olduğunu söyleyebiliriz. İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch), FARC’ın silâhlı gücünün yüzde 20-30 kadarını reşit olmayan (18 yaşından küçük) ergen ve çocukların oluşturduğunu; örgütün bunları zorla silâh altına aldığını kaydediyor. Aynı şey, bu konudaki uluslararası yasalara uyacağına defalarca söz veren ama asla uygulamayıp “bebeklerden katil çıkarma” politikasının “sol”daki timsali haline gelen PKK için de fazlasıyla geçerli. Eldeki bütün veriler, PKK’nın gitgide daha fazla çoluk çocuğu örgütleyip ateşe attığına; dolayısıyla “7600 ölü”den büyük kısmının Kandil’in kanına girdiği genç ve ergenler olabileceğine işaret ediyor.

 

Kaldı ki bu noktada, FARC ile PKK’nın benzerliklerinin ötesinde, çok önemli bir farkı da gündeme gelmekte. FARC daha çok “sınıfsal” sorunlarla sınırlı (Amerika’ların yerli halklarının mağduriyeti de bu çerçeveye etnik-millî bir sorun olmaktan çok “sınıflaştırılmak” suretiyle giriyor). Ayrıca Kolombiya Latin Amerika’nın göbeğinde ve Avrupa’dan da, Asya’dan da çok ama çok uzak. Ne bir “FARC diasporası” söz konusu, ne de Kolombiya ile sürekli irtibat halinde olup ülkeyi dinamik bir iç-dış geçişliliğiyle etkileyebilmesi. Buna karşılık PKK, herkesin bildiği gibi, yüz yıldır süren bir etnik soruna ve (Kürtlerin tamamını temsil etmese de) son tahlilde bu geniş etnik tabana yaslanıyor. Dahası, Türkiye’nin 16-20 milyonuna ilâveten komşu ülkelerde de büyük bir Kürt nüfus yaşamakta; İran’ın 8 milyonu, Irak’ın 4.7 ilâ 6.2 milyonu, Suriye’nin 1.6 ilâ 2.5 milyonunu eklediğinizde, asgarîler üzerinden toplasanız 30, azamîler üzerinden toplasanız 37 milyon Kürt çıkıyor. Dahasının dahası, bunun bir de (ilk dört ülke dışındaki) diasporası var. Ermenistan’daki Kürt köylerini, Kazakistan’daki (Türk Dışişleri’nin silme PKK sempatizanı gibi gördüğü) bir Kürt aşiretini, Moskova’daki (Selahattin Demirtaş’a  çeşitli olanaklar sunan) Kürt nüfusunu filân da bırakalım. Sadece Avrupa ülkelerinde asgari 4.1 milyon TC vatandaşı yaşamakta ki bunların yüzde 30-35 kadarının, yani en az bir milyonunun Kürt olduğu tahmin edilmekte. Nitekim PKK bu Kürt diasporası içinde gayet örgütlü; (Avrupa demokrasisine kızalım diye söylemiyorum) serbestçe propaganda yapıyor; yerine göre sert bir hegemonya uyguluyor; Kandil’e para, silâh ve kadro akıtıyor.

 

Öyle veya böyle, şunların hepsi birer gerçek: (1) PKK 23 Temmuz 2015’ten bu yana büyük darbe aldı; askerî planda kaybetti ve hırpalandı; ilçe merkezlerini hendek-barikat savaşlarıyla kurtarılmış “özyönetim” bölgelerine dönüştürme tasavvuru tutmadı. Bunda, 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinde HDP’ye oy veren Kürt kitlesinin “yeni devrimci halk savaşı”na ise soğuk bakması ve destek vermemesinin rolü çok büyük.

 

Öte yandan (2) yenilgi gerçek, ama nihaî ve topyekûn bir yenilgi değil. PKK merkezi ayakta ve büyük eylemler organize edemese bile sağa sola bomba koyarak habire can almayı sürdürüyor. (3) Kürtlerin PKK’dan soğumasının tamamen taraf değiştirme ve örgütü toptan terkedip devlet safına (siyaseten, HDP’den AKP’ye) geçme şeklinde yorumlanması olanaksız. Beğenelim beğenmeyelim, PKK otuz küsur yıl boyunca ve özellikle 1990’lı yılların kirli savaşı karşısında Kürt mağduriyetine büyük ölçüde kök saldı. Babası, oğlu, kızı, kardeşi, dayısı, amcası dağda (veya Kürt milliyetçiliği uğruna can vermiş) olan “yurtsever” ve “değerli” aileler on binlerle sayılıyor. Bu temeller öyle bir çırpıda yok edilemez.

 

(4) Kaldı ki, bir de uluslararası konjonktür ve Rojava sorunu var. Suriye ve IŞİD krizleri sürdükçe, Amerika ve Batılı müttefikleri PYD’yi korumaya ve Türkiye de bu yüzden hem ABD hem AB’yi karşısına almaya devam ettikçe, PKK güneydoğu Anadolu’daki (belki daralan) tabanının yanısıra, kuzey Suriye’deki hâkimiyet alanını elde tutmaya, belki gelişip güçlendirmeye ve devam edecek. Bu da (Amerikan rakamlarına göre) 50-55,000’lik bir güç rezervi demek. Belki önemli bir kısmı Türkiye’den gitmiş de olabilir; Rojava’dan geri getirilip Türkiye’ye karşı savaştırılmaları da kolay olmayabilir.

 

Ama Avrupa diasporasının yanı sıra bir de böyle bir Suriye hinterlandı ve yedek gücü mevcut olduğu sürece, PKK savaşabilecek demektir; buna uygun kaynakları var demektir ve bu opsiyonu PKK’nın elinden ancak siyaset alabilir, kalıcı bir barış anlaşması alabilir. Bu yüzden, dedim 26 Haziran akşamı 24TV’de, PKK’nın kökü maalesef sadece silâhla kurutulamaz. AK Parti liderliğinin şimdiki askerî başarıyı vakit kaybetmeden siyasî çözümlerle tamamlaması gerekir. PKK’nın şimdiki önderliğini, şimdiki politikalarını sürdürürken muhatap almayı kastetmiyorum kuşkusuz. Ama er ya da geç, nasıl Kolombiya hükümeti FARC’la şu veya bu şekilde konuşup bir barış anlaşmasına vardıysa, Türkiye’nin de (her kim ise, zaman içinde muhataplık nasıl oluşacaksa) birileriyle konuşup anlaşması ve PKK’nın tamamı için bağlayıcı, kapsayıcı fraksiyonlaşmayı önleyen, geriye küçük küçük “şahin” grupları dahi bırakmayan bir barış anlaşmasıyla bu işi bitirmesi zorunludur. Üstelik, uluslararası bir sorun teşkil etmeyen Kolombiya ve FARC örneğinden farklı olarak, böyle bir anlaşmanın günümüzün büyük devletlerince de onaylanması, bir bakıma garanti edilmesi gerekir. Aksi, bu yaranın küçük ölçekte de olsa sittin sene kanamaya ve Türkiye’yi tüketmeye devam etmesi anlamına gelir.

 

                                                               *          *          *

 

Son derece mantıklı ve genel kabul gören bir şeyler söylediğimi sanıyordum. Öyle değilmiş meğer. Markar Esayan bir screen shot’umuzu çekmiş ekrandan. Yukarıda, başlık resminde gördüğünüz gibi, “Berktay: PKK’nın kökü maalesef sadece silâhla kurutulamaz” cümlesini almış. Üzerine “Eski ezberler…” yazmış. Geceyarısından sonra, 27 Haziran sabahı 01:05 itibariyle sosyal medya dünyasına tweet’lemiş. (Ben sosyal medyada yokum; bir izleyicimiz göndermiş; ondan öğreniyorum.)

 

Şimdi durup düşünelim biraz. “Ezber” sözcüğü ve hele “eski ezberler” tamlaması, bütünüyle negatif anlamlar taşıyor. Dahası, şunu çağrıştırıyor: söz konusu kalıp ve klişeleri aşan yeni bir doğru veya doğrular ortaya çıkmıştır; onları bilmek, anlamak, öğrenmek, yazmak ve söylemek gerekir. Peki, PKK’nın hakkından sadece silâhla gelinemeyeceği, eninde sonunda siyasî bir çözüm ve anlaşmanın gerekli olacağı görüşü eski ve yanlışsa, bunun yenisi ve doğrusu nedir? Mefhumun muhalifinden gidelim: Olabilir mi yani? PKK’nın kökü sadece silâhla kurutulabilir mi? Siyasete gerek yok mudur? Savaş yeterli midir? AKP Kürt sorununun kalıcı çözümü için yeni öneriler geliştirmesin ve bunları faraza yeni anaya süreciyle entegre etmesin mi? Bu tür adımlar atılmadan da, sadece son aylardaki askerî başarının sürdürülmesi ve derinleştirilmesi, PKK’yı bitirip Türkiye’yi sağlıklı bir barışa kavuşturabilir mi?

 

Şimdi birincisi, şahsen ben şimdiye kadar AK Parti ve hükümet liderliğindeki kimseden, ama kimseden böyle bir şey duyduğumu; “evet, görüşmeye gerek yoktur, savaşla ve silâhla çözülür” diye bir görüşün imâ dahi edildiğini hatırlamıyorum. Bilen varsa söylesin; yanılgımı (ve yanılsamamı) düzeltmeye hazırım. Ama şu âna, bu tweet’i okuyuncaya kadar, Kürt sorununa yaklaşımda AKP geçmişten, askerî-bürokratik vesayet rejimi ve ideolojisinden iki büyük farkının, (a) inkârcılıktan vazgeçmek ve (b) cesaretle barışçı çözüm aramak noktalarında düğümlendiğini sanıyordum.

 

Dolayısıyla iki, şimdi bir şüphe doğuyor içime: Acaba AKP’de Kürt sorunu açısından (da) bir rota değişikliği mi söz konusu? “Eski ezberler” yaftası ve çağrışımları, sadece Markar Esayan’ın kendi fikri mi? Yoksa cumhurbaşkanlığı ve danışmanlıkları çevresinde konuşulmaya başlayan, belki oradan MKYK’ya da yansıyan daha kapsamlı bir yaklaşımı mı yansıtıyor?

 

Her halükârda üç, Markar Esayan’a, kısa tweet’ler atmanın ötesinde bir sorumluluk düşmekte. Markar Esayan herhangi biri, sıradan bir vatandaş değil. Agos’tan ve eski Taraf’tan geldi. İki dönemdir AKP İstanbul milletvekili. Son krizde, Ahmet Davutoğlu’nun yerine Binali Yıldırım AKP genel başkanı ve başbakan olurken Markar Esayan kongrede seçilen MKYK’ya da girdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yakın olması ve hele son aylarda ısrarla “organik lider/lik” fikrini savunmasıyla da tanınıyor. Örneğin son yazılarından birinde, “liderin işini kolaylaştırmak, kolaylaştıramıyorsak dahi, zorlaştırmamak görevimiz olmalı” diye bir bağlılık ve aidiyeti dile getiriyor; bunu âdetâ bir ilke ve misyon düzeyine çıkarıyor (bkz “Sırtlan taktiği,” Akşam ve Serbestiyet, 2 Temmuz 2016).

 

Ben siyaseti içeriğe (doğrulara) değil kişiye (lidere) göre tanımlayan böyle bir anlayışa da çok uzağım ama şimdilik bırakıyorum bir kenara. Sadece Kürt sorunu ve çözümü üzerinde duruyorum. Sevgili Markar, Taraf’tan beri seninle eski arkadaş sayılırız. Ahmet Altan ve Yasemin Çongar’dan sonra üçüncü önemli yöneticiydin. Onlar istifa ettiğinde, bütün diğer yazı işleri müdürleri ve yönetici kadro adına, gazeteyi ayakta tutmayı sen üstlendin. Oral Çalışlar’la da devam ettin ve sonra, ardında Cemaatin olduğunu zamanla anladığımız bir komploya karşı 22 kişi hep birlikte istifa ettik. Serbestiyet’i de bir yerde hep birlikte kurduk. Bunları iki nedenle hatırlatıyorum: hem, benim şu “eski ezber”lerimi o yıllarda hep birlikte savunmuştuk, hem de şimdi oturup sâkin sâkin tartışabiliriz. Olabilir, değişen şartlar içinde insan da her zaman görüş değiştirebilir. Ama hele senin konumunda, bugün gelinen noktada PKK’nın sadece askerî yöntemlerle, hiçbir görüşme ve barış anlaşmasına ihtiyaç duyulmadan ezilip bitirilebileceği ve Kürt sorununda kaynaklanan şiddetin bu suretle sona erdirilebileceği, Türkiye’nin muttasıl kanayan yarası olmaktan çıkarılabileceği şeklinde bir kanaatin varsa, bunu doğru dürüst, etraflıca, bütün alt argümanlarıyla birlikte anlatman ve savunman gerektiği kanısındayım.

 

Bu bağlamda dördüncü bir sorum veya uyarım da olacak. Devletin savaş siyaseti, açık ki PKK’nın kendi savaş siyasetine dayalı. Kandil kör inadını sürdürdükçe, bütün kozlar hükümetin elinde (gibi). Ama diyelim ki Kandil, bir nedenle vazgeçti bu azamicilikten. Ansızın tek taraflı ateşkes ilân etti ve buyurun, (bütün silâhlı güçlerimizi çekmek dahil) topyekûn barışı görüşmeye hazırız dedi. Yapamaz mı sanıyorsunuz? Bence pekâlâ yapabilir (hele uluslararası konjonktüre ve ABD’nin tavrına bağlı olarak). “Ver Türkiye’de barışı, al Rojava’yı.” Meselâ. Ve bütün Batının ve Birleşmiş Milletlerin desteğini de arkasına aldı. Peki, o takdirde AK Parti liderliği ne yapacak? Hazırlıklı mı bu olasılığa? Bir B planı veya C planı var mı? Yoksa buna karşılık verilmesi isteğini “eski ezberler” diye karalayacak ve “ben görüşmem” mi diyecek? 

 

En azından kendi payıma, aydınlatılmaktan mutluluk duyacak; bekleyecek, görecek, anlamaya çalışacak ve (yazarsa) tartışmaya oradan devam edeceğim.

- Advertisment -