“Abdullah Gül İslami kesimdeki dolaylı laiklik savunusunun her zaman en öndeki taşıyıcılarından biriydi”

“Refah Partisi döneminde dönemin başbakanı Erbakan’ın dinin siyasetle çok iç içe girdiği anlamını verecek kimi adımlarının ne tür sonuçlar doğuracağına dair sorular sorulurdu. Bu soruya verilen yanıtlardan bir tanesi şuydu: ‘Eğer siz din dışında kalarak, siyaseten hata yaparsanız o sizin siyasetinize atfedilir. Ama siz siyaset ile dini çok iç içe sokarak din adına siyaset yapar ve burada hata yaparsanız bu dine zarar verir’. Bu bakış tarzı üzerinden İslami kesim içerisinde laiklik prensibinin çok dolaylı şekilde savunulduğu çerçeve her zaman olmuştur. Bunun en öndeki taşıyıcılarından biri her zaman Abdullah Gül’dü.”

Programın tamamını izlemek için:

11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Karar gazetesinden Mehmet Ocaktan’a bir röportaj verdi. Öncelikle kamuoyunda kimi kesimler tarafından çok sessiz kalmakla eleştirilen Abdullah Gül’ün bu röportajı vermesini siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Abdullah Gül’ün sessizliği hem siyasi duruşuyla hem de siyasi kişiliği ile ilgili. Bu çok yeni bir durum değil. Bir dönem Abdullah Gül cumhurbaşkanlığı adaylığına sıcak baktı. İYİ Parti itiraz etmeseydi Saadet Partisi ve CHP’nin liderlerinin girişimiyle Erdoğan’ın karşısına bir alternatif lider olarak çıkma ihtimali vardı. Bu başarılı olmadı, olmadığı andan itibaren de Abdullah Gül’ün siyasi aktör olarak önde olma ihtimali her geçen gün azalmaya başladı. Bir neden bu. Sessizliğin bir nedeni bu. Diğer taraftan Abdullah Gül, cumhurbaşkanı olduğu andan itibaren daha geride duran, daha ‘bilge’ siyasetçi konumunu tercih eden bir lider oldu. Hatta cumhurbaşkanı adaylığı söz konusu olduğunda bile ilk anda ortaya çıkıp açıklama yapmadı, ‘İnsanlar bana gelsinler, ortak olarak beni seçsinler, ben de o talep üzerine ortaya çıkarım’ dedi.

Peki şimdi neden konuştu? Bu soruya cevaben iki şeyin altını çizmek isterim. İlki, bazen öyle şeyler oluyor ki, ekonomide olduğu gibi, böyle durumlarda benimsenen sessizlik, o tutumu benimseyen kişilere zarar verebilecek bir duruma gelebiliyor. Ağır bir ekonomik kriz karşısında ya da bir devlet krizi karşısında hiç konuşmamak ya da çok kritik bir hadise hakkında hiçbir açıklama yapmamak gibi tutumların tersten bir siyasi anlamı olacağı için Abdullah Gül zaman zaman konuşuyor. Sonuncu konuşmasında nitekim ekonomik kriz oldukça vurgulu bir şekilde karşımıza çıkıyor. İkinci bir neden ise artık bu yaz bittiğinde, kışla beraber önümüzdeki Haziran’a doğru son düzlüğe çıkmış olacak Türkiye seçimler açısından. Anket sonuçları geliyor, dengeler çok değişmiyor. Abdullah Gül’ün bunu da görerek belki kendisi adına değil ama alternatif siyasi hareketler çerçevesinde (Gelecek Partisi, DEVA Partisi vb.) ağırlık koymayı amaçlayan bir kişisel eleştiri çıkışı olabilir.

Röportajın içeriğinde iki ana başlık dikkat çekiyor. Birincisi Abdullah Gül’ün siyaset-din ilişkisiyle ilgili söyledikleri, ikincisi ise ekonomik kriz ile ilgili söyledikleri…  

Ekonomi ağırlıklı olarak eleştiriler var bu röportajda senin de söylediğin gibi. Aslında kaçınılmaz bu, çünkü şu anda içerisinde bulunduğumuz ekonomik kriz tablosu kadar önemli olan bu krize karşı tedbir almayan, bir serbest salınım politikası izleyen, küçük çarşı-pazar tedbirleri ile krizi dindirebileceğini düşünen bir iktidar tutumu. O zaman bundan söz etmemek mümkün değil. Abdullah Gül’ün ekonomi ile ilgili söyledikleri aynı zamanda krizin sebebiyle ilgili bir analiz de içeriyor. Elbette pandemi koşulları var, elbette dünyada büyüme krizi var, elbette çıkan savaşın etkileri var. Tüm bunlar dünyadaki devletlere baskı oluşturuyor ama bununla birlikte içinde bulunduğumuz krizin bu denli büyük olmasının ana nedeni yönetim hataları. Gül açıkçası bir yönüyle buna değiniyor. Rasyonel bir yönetimin, liberal pazar ilkelerinin öneminin altını çiziyor ve çizdiği oranda da bunların sahiplenildiği alternatif imkânından söz ediyor da diyebiliriz. Dikkat ederseniz Merkez Bankası’nın bağımsızlığı, liyakat gibi konuların altını çiziyor. Kaldı ki Abdullah Gül gerek bakanlık gerek de cumhurbaşkanlığı döneminde liyakat meselesini ideolojik bazı eğilimleri ile iç içe sokabilmiş bir liderdi. Evet, liyakat sahibi ama kendi görüşünden çok uzak insanları kritik görevlere getirmezdi. Yine de kendi dünyasından insanları seçse bile kritik yerlerdeki atamalarda liyakatı önemsiyordu. Örneğin rektörler, yargıçlar vs. Dolayısıyla bunun altını çizmesi de önemli. ‘Ben olsam ne yapardım’ şeklinde bir bölüm var röportajda, orada ‘İşin ehli, liyakat sahibi adamları bir araya getirir, derhal bir kriz masası kurar ve bu sorunun üzerine giderdim’ diyor. ‘Siyasetin iki tarzı vardır, bunlardan biri bir konuyu ilgililere verip araştırmalarını ve alternatiflerle karar vericilerin önüne gelmelerini sağlamak ve karar vericinin bu alternatifleri görerek karar vermesidir’ diyor ve kendisinin bunu yaptığını iddia ediyor. Buna karşılık Erdoğan’a atfettiği karar verme biçimi de bu alternatiflere hiç bakmadan liderin kafasındaki bir gerçekliği dayatması ve etrafındaki insanların da buna uyum sağlamaya gayret göstermesi. İşte bu ikinci ayakla birinci ayak arasındaki büyük fark, rasyonel bir yönetimle irrasyonel bir yönetimin farkı olarak karşımıza çıkıyor. Röportajın bu açıdan ana hattı bu.

Din-siyaset ilişkisi ise 28 Şubat’tan beri çeşitli şekillerde gündemde olan bir mesele. Bu mesele sadece Türkiye’de laik kesim tarafından değil aynı zamanda İslami kesim ve İslami kesimin siyasi hareketi tarafından çok dile getirilen konulardan bir tanesi olmuştur.

Refah Partisi döneminde dönemin başbakanı Erbakan’ın dinin siyasetle çok iç içe girdiği anlamını verecek kimi adımlarının ne tür sonuçlar doğuracağı şeklindeki sorular sorulurdu. Bu soruya verilen yanıtlardan bir tanesi şuydu: ‘Eğer siz din dışında kalarak, siyaseten hata yaparsanız o sizin siyasetinize atfedilir. Ama siz siyaset ile dini çok iç içe sokarak din adına siyaset yapar ve burada hata yaparsanız bu dine zarar verir’. Bu bakış tarzı üzerinden İslami kesim içerisinde laiklik prensibinin çok dolaylı şekilde savunulduğu çerçeve her zaman olmuştur. Bunun en öndeki taşıyıcılarından biri her zaman Abdullah Gül’dü. Bir kez daha dile getirmiş. Bu, daha rasyonel, daha AK Parti’den kopmuş kesimlerde var olan oldukça güçlü bir bakış açısıdır.

Abdullah Gül başta olmak üzere, AK Parti’den kopan ya da şu anda AK Parti içerisinde yer alsa da bu kimliğini kullanmayan siyasetçilerin zaman zaman yaptıkları bu tarz çıkışlar toplumda nasıl karşılık buluyor sizce?

Bu iki eksende ele alınabilir. Birincisi, konuşanlar açısından karşımıza çıkan eksen. Nereden konuşuyorlar ve neden konuşuyorlar? Siyasi olarak organize edici, davet edici, itiraz edici bir tavır içindeler mi, yoksa daha çok kendi değer sistemleri, kendi bakışlarıyla bireysel bir çıkış mı yapıyorlar? DEVA ve Gelecek partileri örneğin daha örgütlü ve itiraza yönelik konuşurken, Bülent Arınç, Cemil Çiçek gibi isimlerin yaptıkları bireysel; siyaseten çok etkili olmuyor.

İki mahallenin birbiriyle husumet içerisinde olduğunu düşünün, eğer birinden gelip diğerine gider ‘bakın ben oradan geliyorum ama fikrimi değiştirdim, orası ne kadar kötüymüş’ derseniz muhtemelen büyük alkış alır ve bilge muamelesi görürsünüz. Bülent Arınç ve diğerlerinin yaptığı elbette tam bu değil ama karşı taraftan gelen ve sizin hassasiyetlerinizi de ifade eden eleştiriler karşı mahallede değil sizin mahallenizde anlam taşır. Yani ben bu bireysel açıklamaların İslami kesim ya da muhafazakâr kesim üzerinde çok anlam taşıdığını düşünmüyorum. Buna karşılık muhalif kesimlerde bunlara verilen anlam daha büyük. Siyaseten ise büyük karşılığı yok.