Ana SayfaAli Bayramoğlu'yla Bugünler“Muhalefetin suç ve sorumluluk üzerinden yürüttüğü siyaset yeniden inşa söylemiyle güçlendirilmeli”

“Muhalefetin suç ve sorumluluk üzerinden yürüttüğü siyaset yeniden inşa söylemiyle güçlendirilmeli”

“Kılıçdaroğlu afet karşısında başından itibaren çok sert bir şekilde meselenin yıkım tarafına, suç tarafına yüklenmeye karar verdi. Bunun yanlış olmadığını düşünüyorum ama yeterli değil. Bu stratejinin, özellikle AK Parti'nin geliştirmeye çalıştığı stratejiyi ve toplumun yakında geleceği duyguyu da dikkate alarak diriliş, yeniden kurma, yeniden yapabilme, bunu yapabilecek güçte olduğunu ortaya koyma, bu anlamda devleti güçlü kılma iddiasını dile getirme gibi söylemsel bazı hamlelere ihtiyacı var.”

Programın tamamını izlemek için:

Türkiye, büyük depremi ve etkilerini konuşmaya devam ediyor. Deprem çerçevesinde geçtiğimiz hafta en çok konuşulan konulardan biri seçimlerin ertelenmesi ile ilgili görüşlerdi. Eski TBMM başkanı Bülent Arınç bu konuda bir görüş dile getirdi ve tartışmayı başlattı. Siz bu tartışmayı ve muhalefetin tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?


Bu afet o kadar büyüktü ki, Türkiye’nin önemli bir seçim silsilesinin, çifte seçiminin nasıl yapılacağı sorusu kaçınılmaz olarak sorulan bir soru oldu. Afetin büyüklüğünü gördüğümüz zaman o bölgelerde, o on ilde sağlıklı bir seçim nasıl yapılacak sorusu, o bölgelerin seçimlere kadar seçime uygun bir hale kavuşup kavuşmayacağı ya da göç etmiş insanların gittikleri yerlerde kendi illeri, ilçeleri çerçevesinde oy kullanıp kullanamayacakları gibi devasa bir dizi sorun göz önüne alınınca herkesin aklına tabii seçimlerin ertelenmesi meselesi geldi.

Bu ertelenme meselesi, Türkiye daha normal, demokratik açıdan, hukuk devleti uygulamaları bakımından daha normal bir ülke olsa muhtemelen çok daha kuvvetli dile getirilebilirdi. Türkiye mesela bir İzlanda, Lüksemburg, Belçika olsaydı evet seçimi ertelemek hepimizin savunacağı bir görüş olabilirdi. Fakat Türkiye’ye baktığımız zaman böyle bir zemin yok. Böyle bir zemin olmadığı gibi seçimlerin ertelenmesi bir anda bazı siyasi partiler tarafından değerlendirilecek, kullanılacak bir konu haline geliyor. Dolayısıyla depremin ve afetin bizzat araçsallaşması gibi bir durumu devreye sokuyor. Bu ne ahlaken ne etik olarak ne politik olarak doğru. Bu durumda tabii seçimlerin zamanında yapılması en ideal durum. Şahsi görüşüm bu.


Diğer yandan Bülent Arınç bu tür çıkışlar yapar. Herhangi bir yere bağlı konuştuğunu sanmıyorum. Bir şahsi akıl yürütmeyle bir hükme vardığını düşünüyorum. Bir öneri getirdi. Seçimlerin ertelenmesi ve bunun anayasa bakımından önce mümkün olduğunu söyledi. Anayasanın seksen yedinci maddesine yani Yüksek Seçim Kurulu’nun yetkilerine işaret ederek Yüksek Seçim Kurulu bunu belirleyebilir dedi bir programda. Ama daha sonra ‘anayasa ayeti kerime değil’ dedi. Yani anayasaya aykırı olsa da gerekliyse bu halledilebilir dedi ve bu tabii bir dizi tartışmayı beraberinde getirdi. Bunun yanında şunu da söylemek lazım ki bu tartışmanın tarafı olmadı siyasi partiler. Bir kere bunu AK Parti gündeme getirmedi. Bugün de kulis bilgilerine baktığımız zaman AK Parti’nin böyle bir niyeti yok. Muhalefetin zaten hiçbir şekilde böyle bir niyeti olmadı. Dolayısıyla böyle bir tartışma gündemden bence otomatik olarak düşmüş bulunuyor.

Depremin ilk anından itibaren iktidar ve muhalefetin siyaset tarzı ve üslubu arasında bir farklılık ortaya çıktı. Cumhur İttifakı yani başta Erdoğan ve Bahçeli daha sert, suçlayıcı, tehditvari açıklamalar yaparken muhalefette birden farklı tutum ve üslup söz konusu. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ilk andan itibaren daha atak bir siyaset izlerken, İYİ Parti nispeten daha pasif bir siyaset geliştiriyor. İktidarın ve muhalefetin bu stratejilerini nasıl değerlendirmek gerekir? Muhalefet açısından hangisi doğru?

Doğruyu, yanlışı tespit etmekten çok belki bir genel değerlendirme yapmak daha yerinde olur. Şimdi deprem o kadar büyük ki, bütün siyasal sisteme ya da sosyal, siyasal sistemin tüm unsurlarına o kadar büyük bir sorumluluk ve yük getiriyor ki önümüzdeki dönem siyasetinin, deprem, depreme yönelik tedbirler, deprem anındaki zaaflar gibi temel konuları dikkate almadan yapılması mümkün değil. Şunu söylemek o zaman doğru; seçim kampanyasının en azından yarısı deprem meselesi üstünden yürüyecek. Siyasi partilerin reaksiyonları açıkçası bu çerçevede karşımıza çıkıyor.


Depremin ilk anından itibaren iki şey yapabilirdi siyasi partiler. Bir, suçluya sorumluya yüklenen yüksek bir ses çıkartmak; iki, böyle bir afet gününde bu siyasallaştırmayı ertelemek. Birlik, bütünlük, yaraları sarma pozisyonu içerisinde olmak. Evet, Cumhuriyet Halk Partisi’nin tavrı daha agresif bir tavırdı. Daha çok sorumluluğa, işin siyasi boyutuna vurgu yapan bir tavırdı. Diğer siyasi partiler, daha merkez sağa yakın siyasi partiler biraz daha temkinli bir tavır aldılar, daha insana değmek, yara sarmak, bir anda bu işi siyasallaştırma tuzağına düşmemek gibi. İki tutumun da doğru tarafları var. İkisinde de aşırıya kaçtığı takdirde meselenin diğer yüzünü örtme riski doğar.


O zaman değerlendirmeyi şöyle yapabiliriz: Bu tür büyük afetler toplumsal algı ve toplumsal hal açısından iki şey ifade eder. Bir tanesi yıkım ve yıkımın sorumluluğu, buna dair suçlar, buna dair yetersiz önlemlerdir. Bu, bir büyük temadır ve özellikle afetlerin ilk evresinde çok ön plana çıkar. İnsanların can kayıpları, mal kayıpları, ülkede yaşanan duygusal çöküntü herkesin en yakın sorumluya yönelmesine, bir öfke seline kapılmasına yol açar. Böyle de oluyor Türkiye’de. İşte bütün müteahhitler adeta suçlu, bütün siyasiler suçlu, bütün belediyeler suçlu… Herkes en yakındaki, en tutabildiği aktöre saldırarak bir tepki gösteriyor. Bu yıkım iklimi içerisinde tabii sorumluluk ve suç kısmı çok önemli. Bunun bir siyasi sorumluluğu elbette var ve bu siyasi sorumluluk elbette siyasi iktidara doğrudan gönderme yapar.


İşin bir de ikinci boyutu var. İkinci boyutu dediğiniz de şudur. 13 milyon insanın yaşadığı on tane il yerle bir oldu. Antakya’nın yüzde yetmişi yıkılmış durumda. Bu ne demek? Bu yeni bir ihtiyacın varlığı demek. Bu şehirler yeniden nasıl ayaklanacak? Bu insanlar nasıl yeniden yerleştirilecek? Yaraları -maddi olarak en azından- nasıl sarılacak? Bu mesele, bir yeniden diriliş, bir ayağa kalkma evresini de içerir. Ve afetlerin ikinci evrelerinde bunlar daha çok konuşulmaya başlar.

Bu iki boyutun ikisi de siyasidir temel olarak. Dolayısıyla siyasi partiler bu iki boyuttan da uzak duramazlar.


Açık olarak şu anda yaptığı iktidarın, yıkım boyutunu doğal afete havale etmek. Daha doğrusu afetin çok büyük olması üzerinden ona karşı tedbir alınamayacağı algısını yaygınlaştırmak.. Cumhurbaşkanı her konuşmasında bunu yapıyor.


‘Asrın Felaketi’ diye de ortaklaşa kullanılması telkin edilen bir tanım geliştirdiler bu amaçla.


Asrın felaketi gibi vurgularla yıkım meselesinin aslında kimsenin sorumluluğunda olmadığını, bunun bir doğal afet olduğunu söyleyerek geçiştirmeye çalışıyor iktidar. Daha doğrusu afetin arkasına saklanmaya çalışıyor. İkinci yapmış olduğu şey de suçlanacak kişiler varsa onların da siyasi iktidardan mümkün olduğu kadar uzak, dış çember olarak tanımlanması gibi bir politika izliyor. Bunlar genel olarak müteahhitler. Yüzlerce tutuklama var. Bunların büyük bir kısmında daha müteahhitlerin binalarıyla ilgili yapılmış inceleme bile yok. Yani hangisinin binası sağlam, hangisinin binası sağlam değil, hangisi kusurlu, hangisi değil, belirsiz. Buna bile bakmadan şu anda suç öznesi olarak bir meslek grubunu tanımlayan bir politika izleniyor.


Öte yandan Erdoğan bütün konuşmalarında, en son Hatay’da ve Kahramanmaraş’ta yaptığı konuşmalarda işin yeniden inşa kısmını çok kuvvetli vurgulamaya başladı. Burada da iki yoldan hareket ediyor. Birinci yol ortada kalanların nasıl kucaklandığını bir rakamsal propaganda halinde topluma ve kendi toplumsal kesimine anlatıyor. Diğer taraftan da dirilme istikametinde bir güç gösterisi yapıyor. Mart’ta inşaatların başlayacağını ve bu kentlerin eskisinden çok daha güçlü yapılacağını, bunu da yapabilecek gücün ve mercinin güçlü bir siyasi irade olarak kendisi olduğunu söylüyor.

Bu, Erdoğan’ın refleksif olarak benimsediği bir strateji. Burada kendi kişiliğini, kimliğini, gücünü ön plana sürerek işin teknik tarafından işin şahsi tarafı üzerinden bir siyaset yürütmeye çalışacak.


Peki bu işe yarar mı? Yarayabilir. Ayağa kalkma ve diriliş simgeleri siyasi kullanıma açık hallerdir. Muhalefetin bunu görüp görmediğinden çok emin değilim. Çünkü muhalefetin bir tarafı, İYİ Parti’den, DEVA’dan, Gelecek Partisi’ne kadar giden ayağı daha temkinli davranıyor bu afet karşısında ve net bir strateji geliştirmeden, kendiliğinden akan, eşyanın tabiatı nereye iterse o tarafa doğru giden bir dil ve strateji izliyor. Buna karşılık Cumhuriyet Halk Partisi daha doğrusu Kılıçdaroğlu başından itibaren çok sert bir şekilde meselenin yıkım tarafına, suç tarafına yüklenmeye karar verdi. Bunun yanlış olmadığını düşünüyorum ama yeterli değil. Özellikle AK Parti’nin geliştirmeye çalıştığı stratejiyi ve toplumun yakında geleceği duyguyu da dikkate alarak bu işin diriliş, yeniden kurma, yeniden yapabilme, bunu yapabilecek güçte olduğunu ortaya koyma, bu anlamda devleti güçlü kılma iddiasını dile getirme gibi söylemsel bazı hamlelere ihtiyacı var. Aksi takdirde birçok konuda olduğu gibi bu konuda da alanı AK Parti’ye bırakma riski olduğunu düşünüyorum.

- Advertisment -