Yaşar Sökmensüer

“Çocuklar öldürülmesin, şeker de yiyebilsinler“

Filistin’deki bebekler, çocuklar bildiğimiz anlamda büyümüyor, yetişmiyor. Onlar ruhuyla, bedeniyle, sağlığı, beslenmesi, yaşadıkları ağır travmalarla “ölü çocuklar”. Nâzım Hikmet’ten mülhem “büyümez ölü çocuklar”. Oradaki insani yardım teşkilatlarının yetkilileri, medya aynı cümlede buluşuyor: “Çocukları savaş öldürmezse açlık öldürür.”

Oysa yaşıyoruz hepimiz

Fotoğraflar anların kareleri, dizileri, albümleri… Bir araya geldiklerinde hayatın kabataslak, atlaya zıplaya özeti sanıyorsun. Oysa zaman o karede dursa (donsa) da, çabuk öğreniyor insan mutluluğun bir durak değil uğrak noktası, ânı olduğunu… Tebessümün uçuculuğunu, konmasının/kondurulmasının zorluğunu da biliyor. O nedenle fotoğraflar da, “fotoğraf insanları” da yaman mesele. Durduk yere ölümü de hatırlatabiliıyor.

Okunuşuyla fenomen: Fena-mena…

Lisede lisandan çok telaffuzu belletmeyi seven hocamızın “fena-mena” nağmesiyle okuduğu “phenomenon”, melodisi, şamatasıyla mahallenin diline de anında yerleşmişti. Enteresan, komik, şifreli, ince bir durum mu oldu… Aynen hocanın telaffuzuyla “fena-mena”. Bugünler için de tam isabet. Türkçe'de de o kelime dümdüz değil aynen öyle, aslı astarıyla okunmalı bence. Kelimelerin, hatta meselelerin “yazıldığı gibi okunması” her zaman hayırlara vesile değil. Resmi Tarih, ondan resmi olmasın medya misal.

Adaletin kapıları: “Altı kapı”ya alınmak

Adam derdini anlatmak için “kanunun dev kapısı”nın önünde yıllarca bekler. Sonra aklına onca yıl hiç gelmeyen bir soruyu yöneltir “kapıcı”ya: “Herkes bu kapıdan içeri girmek ister. Öyleyken bunca yıl neden bu kapıdan girmek isteyen benden başka kimse olmadı?” Kapıcı artık kulakları da duymayan adama bağırır: “Senden başka kimse bu kapıdan giremezdi. Çünkü bu kapı sadece senin içindi, gideyim de kapatayım bari.”

Dağların arasındaki yankı vadisi

Aklıselimle zevkiselim farklı iki kelime… İşleyişi de öyle. Zevkiselimin temelleri daha belirgin, “Aklın yolu bir!” görünen aklıselimden daha karışık işlediği söylenebilir. Ona dayalı değerlendirmeler, “zevk sahibi”ni, beğenilerini -daha doğrudan- akla getiriyor sanki. Özellikle müzik, rüştünü ille de zevkiselim nezdinde kanıtlaması gerekmeyen, o yüksek katta hakkının da yendiğini düşündüğüm bir mesele. “Marş” kadrosuna atanan, etiketlenen şarkılar, türküler de öyle bazen.

“Bu genç kız artist olmak istiyor”

Öyle filmlerin finali hep, son karesinde, eğreti kadrajında sallanan/titreyen solgun bir “SON” yazısı yerine, Attilâ İlhan’ın o “vahim” şiiriyle geliyor sanki: “korkular su mudur süzülür parmaklarından /camlarda buğulanır soğuktan yalnızlığı /içinde bir ürperme eski yanılgılardan /aynı filmin ısrarla aynı yerden başladığı /kimliğini öğreniyor her defa başkasından”…

“Yıldızların Altında” öteki olmak

Hepsini değil ama onu seviyoruz. “Madam” istediğimiz şarkıları söylüyor zira. Esnaf kovalamadıysa çağır gelsin masana… Sana o hoş edası-sedasıyla “Yıldızların Altında” sarhoş hayaller armağan etsin. O asırlık şarkıda öyle bir tarih var zaten. Seyyan Hanım’ın dilinde “Benim ‘göynüm’ sarhoştur” olan -koşar adım- güftesinde var: “Yanmam gönlüm yansa da...” Seyyan “eşit(lik)” demekmiş, o da zaten “gölgede bir salıncak”.

Sokağı(n) bağrına basan tuşlar

“Sokağın sesi” deyince mevzu kalabalık… Hoşundan nahoşuna, kızdıranından gönlünü diyar diyar sürükleyenine kadar envâi türlü. Trafiği, klaksonu, kalabalığı, gürültüsüyle “Street Sounds” sitelerinin bile milyonlarca abonesi var. Sokak müziği, “sokak çalgıcıları” ise dünya harikası. Sokakları ciğerinden gelen nefesiyle dolaşan akordeon da… Peki ya Ciguli?

“Menemen Endeksi”nden “Romantik Domates”e

“Hissedilen enflasyonda Menemen Endeksi”, endeksi sarsan “Romantik Domates”ler, “Domates Güzeli”, menemen referandumları, sınıfsal lezzetlerden “Acılı Amele Menemeni”, domates iltisaklı “cambazlar, ahlaksızlar, terbiyesizler”, “Rotten Tomatoes”lar… Kara komedi, fantastik bir film gibi görünse de bu bir ekonomi yazısı. Menemen misali: “Bazen soğanlı, bazen soğansız…”

Gökten üç elma düştü, üçü de…

Elmadaki enflasyona baktım. Verileri Ayarlama Enstitüsü TÜİK’in “veri”leriyle değil hissiyatımla ifade edeyim: “Elma yahu!..” Zira ben elmayı çocukluğumdan, bolluğundan bilirim. Bahçelere daldığımızda itibar etmezdik, kirazın, eriğin, kayısının, parmak kadar dutun yanında. Her yer elma… Misafirlikte Paşabahçe meyvelikte de en sona kalırdı. Muzun kabuğunun altında… Hüsnükabulümüzün çiçek gibi olduğu meyhanede bile masaya ilişmesi için üzerine limon sıkılıp tarçın filan boca edilirdi. Bedava, “müessesenin ikramı”.

“Faşizme Hayır” da, şiddete…

Ankara’da yaklaşık 45 yıl önce katıldığımız ilk “Faşizme Hayır” mitingi ve yürüyüşü net, ayrıntılarıyla aklımda da mesela… “Şiddete Hayır”ı ne zaman, hangi vesileyle ana slogan eyledik, haykırdık -şaşırarak- hatırlamıyorum. “Savaşa Hayır” da benzer. Tedavülden kalkmayan savaş nedeniyle çıkmıyorsun, çıkamıyorsun meydana. Bu devirde Ukrayna’nın işgaline karşı net tavır bile bazen “Hayır dersem belki demek /Belki dersem evet anla” nağmesinde üstelik.

Ey Süper Kahramanlar!

Bugün her yere zıplayan, konan “Süper Kahramanlar” parmakla gösteriliyor çocukluğumuzda. Tedavülünde ömrümüz boyunca “alıcı kuşlar gibi başımızın üstünde dönüp duran” Süpermen etkili. Lâkin “sahici” kahramanların bolluğunda bize hiç hitap etmiyor. Günlük hayatta ezik büzük, süklüm püklüm “Klark Kent” olarak yaşa… Yok geceleri bilmem ne! “Gündüz insan gece hırt” meselesi bile o “dar mânâ”da değil hayatımızda. Hem de dörtgöz; oyunlarda, maçta, kavgada, hatta “bir bakışta kız ayarlama”da “doğal” engel.

Kore Gazisi’nden Tesbihli Rambo’ya…

Kore Savaşı’na askerlerimizi peşin peşin veriyoruz, NATO üyeliği vadeli, iki yıl sonra. O günlerde bazı gazete haberlerinde şehit askerlerimizin cebinden çikolata çıktığı yazıyor. Belki rivayet ama herkesin dilinde... Amerika’nın askerlere dağıttığı “piex” adı verilen kolilerde rengârenk yaldızlı çikolatalar da varmış. Memlekete, çoluk çocuğa götürmek için saklamışlar. Erimiş… Savaş hatıraları da öyle belki. Oda sıcaklığında eriyor.

Bana kahramanını söyle…

Kahramanlıklar tarihi… Çocukluğumda o adla dergisi bile var: “Haftalık Resimli Kahramanlık Dergisi”. Kahraman da Karaoğlan… Lâkin bin türküsünün 999’u “kızlar ve kadınlar”. Derginin “Genç kızlar, çocuklar, delikanlılar, büyükler, KARAOĞLAN okuyunuz” sloganının önceliği de öyle aslında. Genç kızlar “Okuyunuz ve o rol modeli öğreniniz”. Dergimiz de hem okunsun, hem de baktırsın!

Elde var şiddet

Müzikalimiz dans ederek birbirine sustalı çeken delikanlıların, “Batı Yakası’nın Hikâyesi”. Sustalı da enstrüman; ritme uyuyor, şarkı bile söylüyor. Lâkin mahalledeki kahramanlık tartışmalarında “Benim babam seninkini döver” meselesi sınır tanımıyor. Tek dişi kalmış medeni dünyayla “hanım evlâdı” arasındaki bağlantıyı kavramışız. Sinemanın bıçkın yer göstericisi Amerikalı külhan gençleri beşinci kez seyrederken, “Bir kafa atsan devrilir” diyor kulağımıza.

Kılıçla kazanılan kıraathane

“Karaca” kıraathaneyi sahibinden kumarla, iskambilde Kılıç Oyunu’yla kazanmış. “Kılıçla kazanmış” tabiri her anlamıyla üzerine oturuyor. Elbette rakibin kazanma ihtimalinin olduğu bir oyun canlanmıyor gözümüzde. Kâğıtta, Okey’de, kumarda “araya alma” deyimini biliyoruz. Argomuzda henüz “çökme” yok ama onun da anlamına vakıfız.

Babalar ve oğulları

“Devlet Baba”, Ağababa, Paşababa, “Süleyman (Demirel) Baba” var, “İnci Baba” niye olmasın! Huşûyla izlenen “The Godfather”ın kısa, yerli tercümesi de öyle zaten. Adamlar yapmış… Biz de deniyoruz elbet. “Baba”yı cümle içinde kullanınca klasik örnek de, “Kurtar bizi Baba”. Kurtarılmamız gereken batasıca kahır dünyası, en baba müziğini de getiriyor: “Müslüm Baba”… Ona ibadet de jiletle kendini keserek oluyor tabii. Konserde kan kardeşliği.

“Mahalle”de şiddet romantizmi

Çocukluğumun huzurlu mahallesinde sokaktaki kavgaların bile “nezih, âdil müsabakalar” olarak anıldığı dönemler. Ev içi şiddet de o muhitte -öyle anlatılanı/nostaljisiyle- “anne terliği”, kırk yılda bir baba tokadı (o sıradan deyimiyle “iki tokat”) sanki. Kadına fiziksel şiddet de bizim mahallede sokağa dökülen bir manzara değil pek. Mahallede hissettiğimiz filtresi kalın, böyle bir “huzur”.

Kısaslı-kıyaslı şiddet döngüsü

Ortalığı saran cinayetler, silahlı yaralamalar, baskınlar, çatışmalar serisinde, bu dehşetin sosyal medyada patlamasında, büfenin içindeki kamera kaydının etkisi büyük. İki açıdan çekmiş kamera. İkisi de sosyal medyada. O sahneleri “polisiye film”de, kurguda izlemeyi bile kaldıramaz çoğu insan. Gözümün önünden gitmiyor.

Şiddetle duygusal mücadele

Şiddet “iliklerine işle(n)miş”se… Şiddete “ama”sız, koşulsuz karşı olmak duygusal bir mücadele. Duygusal yüzleşmeyi de gerektiriyor. Kaba “şiddet romantizmi” kol geziyorsa, içinle-dışınla ona karşı durmak için duygusal incelik, derinlik, duygusal zekâ, “romantik” direniş de şart. Efsanelerle, destanlarla, “kültürümüzde var”la mücadele. Bu, gözümüzü yaşartan, göğsümüzü kabartan Eşkıya Şener Şen’le bile mesafe gerektiren bir duygu terbiyesi.

Şarkılar(l)a inanmak-inanmamak

İnsanların müzikli biyografileri, nedenleri, nasılları, ne zamanlarıyla şarkılarının hikâyeleri olsaydı… Bazı tercihlerin -en azından bir dönem- “inanma”yla bir tür ilişkisi olurdu sanıyorum. Mesela bizim “mahalle”deki Rock, Blues fırtınası, Beatles markasını limanına almamıştı. “Beatlemania” yıllarında çocuktuk. Ama asıl nedeni gençliğimizde eskimiş “asi”liklerinin, aykırılıklarının, sahnede en efendi haliyle “Beatles kesimi uzun saç” modasının sahici/samimi gelmemesiydi belki. “İnanç” meselesi.

Bulunur mu biri?

“Eski bir sandık, /Ki açmamış yıllardır /Hiçbir anahtar kilidini, /(…) Birini bulurum mutlaka, /Yangınımı körükleyen birini. /Biri mutlaka vardır /Zonguldak’ta, Sivas’ta, /Yakında ya da uzakta, /Binlerce baca arasında /Dumanı lekesiz biri.” Metin Altıok’un Sivas’ta yakılmadan önce yazdığı bu dizelerdeki gibi… Katliamdan 30 yıl sonra sandığı açacak biri bulunur mu acaba? “Dumanı lekesiz biri”…

Ölümünü yazan şairin kitâbesi

“İbret için yakılması gereken” Metin Altıok’un ölüm şiirleri, dizeleri, üzerinde denediği acıları, sanki öldürülmeden yazdığı “Madımak Yazıtları”. Kurtulsaydı ve bir şairin bizzat tanıklığında sıralasaydı o dizelerini, kitâbesi olurdu Sivas katliamının. O gözle okuyorum, hatırlıyorum artık çoğunu: “Duman alevi boğuyor. /Rüzgâr suskun bu gece. /Uzun uzun uluyor /Bir çakal paslı sesiyle…” Madımak’ta öldürülen 12, 15, 16 yaşındaki çocukları, “Çocukların gül dudağında /Zift gibi yapışkan kara sakızlar” dizesi nasıl hatırlatmasın?

Fotoğraf(tan) çekinmek

Dille ilgili yazılarımda “fotoğraf çektirmek” yerine ulusça monte edilen “fotoğraf çekinmek”e girmek istemiyordum. Bildiğimiz şeyler... Lâkin yaygınlığıyla bildik, “espri”sini yitirmesiyle demode gözükse de, aynı nedenlerle değil. Modayla da açıklanamayacak yaman mesele! Üzerinde epey çalışmayı, “derin tespitler”i gerektiriyor. Üstelik fotoğraf çekmenin de, çektirmenin de mesele olduğu bir dönemin son kurbanları, en azından evlatlarıyız. Bu yönüyle bir dil borcu, ağzımdaki bakla.

“Aynen” nen nen-ni yâr…

“Aynen”in bir süredir alerji yaratması, hatta bir dünya, hayat görüşü arızası sayılması, dildeki koca bir külliyatın “eser”i olmasıyla ilgili. “Aynen ya(w)”dan, “Aynen abi”ye çok kültürlü bir maraz. Kurtlar Vadisi’ne önü ilikli replik de oluyor, pop, rock, rap cafe’ye meze, kadeh tokuşturmada mukabele raconu da… Lâkin “Mukabele sanatı” değil. Çoğu, samimiyetsizliğin en samimi ifadelerinden.

Kubrick’e, Dahl’a vefa, Senai Bilir’e teşekkür

Adolph Knipe dünyaca ünlü dev bir elektronik hesap makinesi şirketinin Tasarım-Üretim Genel Müdürü. Alanında deha… Ama servetine, imtiyazlarına rağmen çok mutsuz. Zira edebiyata, yazmaya sevdalı. Lâkin otomatik yayın piyasası yazdıklarına itibar etmiyor. O da hikâye, biraz geliştirdiğinde roman bile yazan bir makine icat ediyor: “Otomatik gramerleştirici”.

Âdeta haber, âdeta hayat

Siyaset dilinin bugünkü incisi “âdeta”. “Sanki, neredeyse, hemen hemen, az kalsın”a esneyen anlamıyla muğlaklığı bir yana… Kurnazlığa da müsait. “Haber dili”nde bile artık can simidi. Bir şeyi tam ifade edemez, ölçemez, ne olduğuna karar veremezsen oraya bir “âdeta” oturt. Cümlenin, lafının gittiği yerden çekinirsen, muallakta bırakmak istersen de harika. İtiraz gelirse cevap hazır: “Ben öyle(dir) demedim ki, âdeta dedim…”

“Derdimi anlatacak kadar”

Kendi ülkesinde “temel” eğitimini, ötesini “bir şekilde” tamamlayan, kimliğini “Türküm, doğruyum, çalışkanım”la ifade edenlerden birisinin Türkçe’yi “derdini anlatacak kadar”, dilbilgisini de “derdini yazacak kadar” bildiğini söylemesi beni hayretlere garkeder mi, hiç sanmıyorum. Yabancı dil bilme mertebesinin hâlâ “Derdimi anlatacak kadar” kalıbıyla ifadesinin kapsamı da beni şaşırtmıyor. Siyaset dilinin “derdini anlatacak”, daha doğrusu sanal sunal dertleri, tabanının, seçmenin ana derdi kılacak kadar olması da...

“Her şey rağmen”den, “En azından”a, “Bâri”ye…

“Her şeye rağmen” mukayeseli bir ifade… Ötesi “her şey” bile göreli, göze-gönle-hayata göre değişebiliyor, “rağmen”in karşı duruşu, gücü de... Gönlünü “en azından”a indirdiği, öyle bir mırıldanmaya dönüştüğü durumlar farklı mesela. Nağmesi orada iç çekince, talebinin de “Bâri, hiç olmazsa…” makamından seslendirilmesi mümkün. Ki bu sadece gönül indirmek değil umudun pazarlıktan çekildiği, köşeye kıstırıldığı bir hayat tasviri. Hem de bedelini kimin ödeyeceği baştan belli kurban pazarlığında.

“Hayırlı olsun” da nasıl!

Her sonuca, her eyleme, alışverişe “Hayırlı olsun”u eklemek âdetten. Lâkin seçimlerde “Hayırlı olsun” mütekabiliyet de isteyen bir mevzu. En azından dile özen babından o temenninin, nezâketin, olgunluk imasının anlamsız, hatta tuhaf durmaması lâzım. Demokratik mücadelede dile gösterilen dikkatin her kelimeye sinmesi gerekiyor. Ama sindirmeye de uygun olmalı.