Mustafa Yeneroglu

Siyasetçi kalmak zorunda mıyız?

Bazen şu soruyu kendimize sormalıyız: Siyasetçi kalmak zorunda mıyız? Bu soru, “siyaseti terk edelim” çağrısı değil, siyasetin ölçüsünü hatırlatma çabasıdır. Çünkü siyaset, ahlaki bir imkan olmaktan çıkıp bir “varoluş garantisi”ne dönüştüğünde; insan, siyasetin içinde kaldığı için değil, siyasetin içinde kaldığını sandığı için kendini kaybeder.

3000 Gün: Adaletin bekleme odasında bir ömür

Osman Kavala 3000 gündür hapiste... Ölüm döşeğindeki annesine hasret geçen, sevdiklerine dokunamadığı, mevsimlerin kokusunu alamadığı 3000 gün. Ama tarih bize şunu öğretiyor: Duvarlar ne kadar yüksek, süreler ne kadar uzun olursa olsun; "haysiyet" her zaman zorbalığı yener. 3000 gün… Bu sayı, Kavala’nın sabrının değil yalnız; bizim utancımızın, suskunluğumuzun, "bana dokunmayan yılan" kolaycılığımızın da ölçüsüdür. Çünkü bir ülkede bir insanın hayatı, "örnek olsun" diye rehin alınabiliyorsa; aslında herkesin hayatına bir gölge düşmüştür.

Kırık bir ayna ve kaybolan suret: Dindarlık ve iyilik üzerine bir yüzleşme

Cumhurbaşkanı’nın oğlu Bilal Erdoğan’ın "Yeniden bu toplumda ‘Dindar olan insan iyidir’ yargısını güçlendirmek zorundayız" ifadesi, basit bir siyasi temenni olarak okunup geçilemez. Bu cümle, aslında derin bir yarılmanın, farkında olunsun ya da olunmasın, toplumsal bilinçaltına sızmış bir çöküşün itirafıdır. Bu çıkışı yargılamak yerine kıymetli bulmak gerekir. Zira en koyu karanlıkta bile birinin "ışık sönüyor" demesi, gerçekliğe olan bağın henüz tamamen kopmadığını, vicdan kırıntılarının hala bir yerlerde titreştiğini gösterir.

Sözün hükmü, gücün cazibesi

Dün şahit olduğumuz, muhalefet saflarından iktidar bloğuna dahil olma seremonisinde büyük bir vuslata ermişçesine sahnelenen davranışlar ve kurulan cümleler, basit bir siyasi yer değiştirmeden çok, derin bir sosyolojik ve kültürel "ruh halini" ifşa etmektedir.

Cübbeli Bürokratın “Düşüncesizliği”: Hukuk Neyi Korur?

Anayasa Mahkemesi HAGB kararında, ilk bakışta son derece sade ama etkisi atomik bir tespit yapıyor: “Kamu görevlileri tarafından işlenen işkence ve eziyet suçlarında, sanık hakkında Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması kararı verilemez.” O hâlde insan şu soruyu sormadan edemiyor: Anayasa Mahkemesi neden 2026 yılında, bu kadar "apaçık", bu kadar temel bir ilkeyi yeniden hatırlatma, adeta heceleme ihtiyacı duydu?

Türkiye’de suç patlaması ve infaz rejiminin yapısal iflası

Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, yeni ranzalar veya anayasal usulleri dolanan örtülü aflar değil; hukuki öngörülebilirliğin, ekonomik adaletin ve sosyal devletin yeniden inşasıdır. Siyasetin asli görevi, cezaevi kapılarını periyodik olarak açıp kapatan bir gardiyanlık değil; o kapılara mümkün mertebe çok az insanın düştüğü, hukukun üstünlüğünün ve fırsat eşitliğinin herkes için güvence altına alındığı adil bir düzeni süreklileştirmektir. Suçla mücadelenin başarı kriteri cezaevlerinin doluluğu değil, sokaktaki güvenin, okuldaki adaletin ve mutfaktaki huzurun kalıcı hale gelmesidir. Gerçeklerle yüzleşmeden ve bu yapısal bataklığı kurutmadan, toplumsal barışı tesis etmek mümkün olmayacaktır.

Büyük gerileme çağında göç, hukuk ve gelecek

Bugün İstanbul'un arka sokaklarında, Ankara'nın Önder Mahallesi'nde, Gaziantep'in atölyelerinde gördüğüm Suriyeli veya Afgan çocukların gözlerinde, 40 yıl önce Köln'de, Berlin'de veya Hamburg'da "Ausländer" (yabancı) damgası yiyen, dışlanan, hor görülen bizlerin psikolojilerinden çok daha ağır bir tablo görüyorum. Biz Almanya'da gettolaşmaya, paralel toplumlar kurmaya itildik çünkü devlet göçmenlere "Siz geçicisiniz, bavulunuzu hazır tutun" diyordu. Bugün aynı tarihsel hatayı Türkiye yapıyor. Burada doğan, anadillerinden daha ileri düzeyde Türkçe konuşan, bu ülkenin okullarına giden o çocuklara "Siz misafirsiniz, bir gün mutlaka gideceksiniz" dedikçe, onları bu topluma aidiyet duymayan, öfkeli, marjinal ve kayıp bir kuşak haline getiriyoruz.

SAÇMALAMAK SUÇ DEĞİLDİR: Hukukun üstünlüğü ve “Öteki”nin özgürlüğü üzerine bir deneme

Mesele Enver Aysever değildir; mesele, Türkiye’de yargının, kanunları kılık olarak araçsallaştırarak sevmediğimiz fikirler karşısında takındığı tavırdır. İster istemez şu soruyu sormak zorundayız: Özgürlük, gerçekten bu kadar savunmasız mı? Bir insan sırf “yanlış”, “rahatsız edici”, “tahrik edici” ya da açıkça “saçma” konuştu diye özgürlüğünden mahrum edilebilir mi? Hukuk devleti iddiasını ciddiye alan herkes için bu sorunun cevabı nettir: Hayır.

Dortmund’daki ‘Vatan Haini Köpekler’ ve Fatih Altaylı’nın hukukunu savunmak

Ben, 1997’de Dortmund’da o stadyumu dolduran 50 bin kişinin izzetini ve onurunu, bugün Fatih Altaylı’nın hukukunu savunarak koruduğuma inanıyorum. Çünkü biz, “bize taş atana gül atan” bir medeniyet iddiasıyla yola çıkıp, eline güç geçince o gücü kaybetmeme uğruna her kötülüğü meşru görüp herkese taş atanlardan olamayız.

84 yaşındaki Raşid Gannuşi’nin açlık grevi: İslâm dünyasının hazin halinin de özeti 

Bugün 84 yaşındaki Gannuşi’nin bedeni zayıflıyor ama düşünceleri hâlâ güçlü: “İslam, insanı özgürleştirmek için geldi. Diktatörlük, İslam’ın en büyük düşmanıdır.” Bu sözü, yıllar önce söylediğinde kimse bunun bir gün kendi hayatını özetleyeceğini tahmin etmiyordu. Şimdi o sözüyle yaşıyor, o söz uğruna özgürlüğünün gaspına açlıkla direniyor.

Tek tip yurttaş hayalinden korkuları aşan üniterlik perspektifine

Resmi tez, 66. maddedeki “Türklük”ün etnik değil, kapsayıcı bir “üst kimlik” olduğu yönündedir. Ancak ne metnin lafzı, ne yüz yıllık birikimle şekillenmiş söylemler, kurumlar ve ritüeller bu savunmayı destekler. Almanya’da “Alman” olmanın anlamı, güçlü bir temel haklar rejimi, eşitlik ilkesi ve tarafsız bürokrasiyle tanımlanır. Vatandaşlık, devletle kişi arasındaki soyut bir hukuki bağdır; etnik-kültürel içerik kamusal alanda nötrleştirilir. Yani aynı kelime, farklı tarihsel-toplumsal bağlamlarda farklı sonuç üretir: Türkiye’de “Türk” adı tarih boyunca tekillik ve kült yüküyle okunmuş; Almanya’da “Alman” lafzı, telafi işlevli bir statü kurgusuna yaslanmıştır. O yüzden benzetme yapılacaksa, lafza değil, işlev ve bağlama bakmak gerekir.

Üniter devletin geleceği: Korkuları aşmak, toplumsal barışı ve stratejik fırsatları yakalamak

Anayasa, Türkçeyi "devletin resmi dili ve ortak iletişim dili" olarak korumaya devam etmelidir. Ancak bunun yanında “vatandaşların anadillerinde eğitim ve öğretim görebilme hakkını tanıyan” bir güvence hükmü eklenmesi mümkün ve gereklidir. Anayasa Uzlaşma Komisyonu sürecinde rahmetli Sırrı Süreyya Önder’in önerdiği Bulgaristan Anayasası modeli, bu dengeye iyi bir örnektir: “Bulgar dilinin öğrenilmesi ve kullanılması, her Bulgar vatandaşı için bir hak ve yükümlülüktür. Anadili Bulgar dili olmayan vatandaşlar, zorunlu Bulgarca öğrenimi yanısıra kendi dillerini öğrenme ve kullanma hakkına sahiptirler. Resmi dilin kullanılacağı haller kanunla belirlenir.” Bu formül, resmi dili korurken anadilin kullanılması ve öğrenilmesi hakkını da güvence altına almaktadır.

Srebrenica: Unutulmayan acı, bitmeyen sorumluluk

Dün, 11 Temmuz, insanlık tarihinin en karanlık sayfalarından birinin, Srebrenica Soykırımı’nın 30. yıl dönümü. Defalarca ziyaret ettiğim Potočari'nin sessiz ve vakur mezarlığında yatan 8.372 masumun aziz hatırası önünde bir kez daha saygıyla eğiliyorum. Srebrenica, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan ‘Bir daha asla’ ilkesinin, uluslararası toplumun gözleri önünde Avrupa’nın kalbinde nasıl paramparça edildiğinin acı bir sembolüdür. Ne yazık ki dünya ne Holokost’tan, ne Ruanda’dan ne de Srebrenica’dan ders çıkardı. Bugün Gazze’de yaşanan soykırım, bu korkunç gerçeği bir kez daha yüzümüze vurmaktadır.

Ortak acıdan ortak sorumluluğa: Madımak Katliamının düşündürdükleri

Sivas'ta tanık olduğumuz linç kültürü, köklerini derin bir korku ve önyargı ikliminden alıyor. Toplumun bir kesimi sistematik olarak 'öteki' diye kodlandığında ve bir güvensizlik iklimi yaratıldığında, adalet ve merhamet gibi temel değerler belirli bir kimliğin sınırlarına ve dayanışmasına hapsedilir ve 'öteki' ile eşitsiz ilişki zamanla hınca ve nefrete dönüşebilir. Bu yabancılaşmayı aşmanın yolu, farklılıkları bir ‘öteki’ ve tehdit değil, toplumsal bir zenginlik olarak gören çoğulcu bir toplumsal düzen anlayışını hayata geçirmekten geçer. Bu, her bir bireyin "birinci sınıf vatandaş" olarak görüldüğü, kimliğinin, inancının veya düşüncesinin aşağılanmadığı, hor görülmediği bir düzeni tesis etmeyi gerektirir.

“İç Cephe” kavramının günümüz Türkiye’sinde kullanımı ve sakıncaları

Toplumsal sorunları ve farklılıkları ifade etmek için "iç cephe" gibi savaş terminolojisi içeren kavramlardan uzak durulması, sağlıklı bir demokrasi ve geleceğe yönelik ortak bir vizyon için hayati önem taşımaktadır. Aşırı kutuplaşma hali üzerine düşünmek ve çözüm yolları aramak başka bir şeydir; toplumu "cepheler" üzerinden tanımlamayı doğal kabul etmek ise bambaşka bir şey.

“AB ile savunma işbirliği: Stratejik bir adım ancak demokratik hukuk devleti olmadan yetersiz”

Türkiye'nin vizyonu, mülteci mutabakatı gibi günübirlik pazarlıklara, güvenlik işbirliği gibi dar çerçevelere veya uzun yıllar boyunca haklı olarak reddettiğimiz, bugün ise ne yazık ki asgari koşullarından dahi uzaklaştığımız ‘imtiyazlı ortaklık’ gibi statüsü belirsiz ve ikinci sınıf ara formüllere hapsetmek olmamalıdır. Türkiye’nin pusulası, Kopenhag Kriterleri’ni eksiksiz bir şekilde içselleştirmiş, tam demokratik bir hukuk devleti olarak Avrupa Birliği’ne tam üyelik hedefi olmalıdır.

7 ayda bir çıkarılan yargı paketinde adalet aramak

İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, bugün Meclis’e gelecek 10. Yargı Paketi’nde olanları ve olması gerekenleri Serbestiyet için yazdı: “Bu paket cezaevi nüfusumuzun 410 bini geçerek kapasiteyi 110 bin aşmış olduğunu, benzer nüfusa sahip Almanya’dan neredeyse on misli daha fazla tutuklu ve hükümlüye sahip olarak dünyada en fazla mahpus olan ülkelerin başlarında geldiğimizi görüyor mu?”

10. Yargı Paketi’nde olması gereken acil düzenlemeler

Unutulmamalıdır ki infaz hukuku, adalet sisteminin yalnızca bir boyutudur. Sorunlarımızın temel kaynağı hukuk devletinden çok uzaklaşılmış olmasıdır: Anayasa’nın, kanunların, AİHM ve AYM içtihatlarının dikkate alınmaması, adil yargılama kriterlerinin sistematik biçimde ihlal edilmesi, yargının siyasi taleplere göre karar vermesi, yargılama süreçlerindeki keyfilik, çifte standartlar gibi geçiştirilen sorunlar infaz sistemine de uzanmaktadır. Bu nedenle temel sorunlar üzerinde durmadan infaz sisteminde yapılan düzenlemeler pansuman tedbirden öte geçemez.

‘Suçlusunuz çünkü yanlış yerdesiniz!’ Fiil ceza hukukundan fail ceza hukukuna, koşar adımlarla

Birgün gazetesi muhabirleri suç işledikleri için değil ‘yanlış gazetede’ gazetecilik yapmaya çalıştıkları için gözaltına alındı. İnsanların tercihlerinin ve düşüncelerinin ‘yanlış’ ve dolayısıyla ‘sakıncalı’ ve dolayısıyla ‘suç’ olduğu vehmiyle hareket eden bir iktidar ve tüm bağımsızlığını bir yana koyarak o iktidara tüm enstrümanlarıyla destek veren bir yargı. Yaşadığımız karabasanın özeti kısaca bu maalesef.

Bir Yargı Reformu önerisi: Hukuka uymak

Peki, bu vahim tablo karşısında yeni belge ne vaat ediyor? Başlıklara baktığımızda hak ve özgürlükler, Avrupa Birliğine uyum, adalet sisteminin işleyişi ile ilgili amaç ve hedefler kulağa hoş gelse de bu başlıklarla ilgili ciddi ve somut bir iyileştirme adına 85 sayfalık belgede kayda değer hiçbir şey yok. Nitelikli bir reformdan ziyade bazı iyileştirmeleri içeren ‚yapılacak işler‘ listesiyle karşı karşıyayız. Görünen o ki iktidar, mimarı olduğu yargının mevcut durumundan memnun ve reform yapılmasını istemiyor. Kamuoyunun da bir beklenti içerisinde olmadığı açık; zira açıklanan belge hakkında neredeyse hiçbir yorum yapılmamış durumda.

Bir Cezaevi ziyareti: ‘’Beni buraya getirdilerse Türkiye’de herkesi buraya getirebilirler.’’

İki görevlinin ittirdiği tekerlekli sandalyesinde 79 yaşındaki Melek İpek Hanım kapıdan göründü. Ayağa kalktım, yanıma yaklaştığında bana tutunarak ayağa kalkmaya çalıştı. Eskiden Melek Anne diye eline sarılanların bugün köşe bucak kaçtığı bu kişinin kim olduğunu düşünüyordum. Melek Hanım’ın elinden hiç menemen yememiştim. Ne Ankara’daki çiftliklerinin müdavimiydim ne de İpek ailesine ait olan Türkiye’nin en pahalı otelinde -üstelik ücretsiz- kalmışlığım vardı! Melek Hanım’ın oğlu bildiği başbakanlar, bakanlar, belediye başkanları ve milletvekillerinden biri değildim.

Adaletsizliklerin ezip geçtiği sayısız aileden biri: Boydak’lar

Memduh Boydak’ın ve dosyalarını okuduğum Boydak ailesinin fertlerinin terör örgütü veya suç örgütü suçunu oluşturacak eylemleri bulunmamasına rağmen, hukuk devletinin en temel ilkelerinden yoksun bırakılarak mahkûm edilmişler ve milyarlarca dolar malvarlıklarına el konularak devlet gücüyle hayatları çalınmıştır. Bu ülkede Cumhurbaşkanlarının, Başbakanların, Bakanların, üst düzey bürokratların ve milletvekillerinin o zamanki tanımıyla ‘cemaate’ verdikleri desteklerin daha fazlasını vermemiş olmalarına, hatta vaktiyle onların teşvik ve yönlendirmeleriyle ‘cemaate’ destek olmuş olmalarına rağmen bin bir türlü hukuksuzlukla baş başa kalmış durumda Boydak ailesi.

Hayvanları koruma kanununda önerilen değişiklikler neden çözüm değil?

Teklifte öngörülen ötenazi şartlarının uygulamada kötüye kullanılmaması ve söz konusu hassas dengenin bozulmaması için etkili bir denetim ve caydırıcı cezaları esas alan bir sistem kurulmuyor. Toplum sağlığı ve güvenliği ile hayvanların yaşamını ilgilendiren böyle hassas bir konuda yetersiz bir kanun teklifinin oldu bittiye getirilerek Meclis’ten geçirilmesini doğru bulmuyorum. Bu sebeple de kanun teklifine ret oyu vereceğim.

Mustafa Yeneroğlu yazdı: TBMM İnsan Hakları Komisyonu’nda birkaç saat…

2,5 saatten fazla bir vakit sonra; sıramı beklediğim, ikaz ettiğim, sonra adım sıralamada okunmasa bile sabırla beklediğim ama nedense şaşırmadığım cümle geldi: “Bundan sonra söz isteyen vekillere 2 dakika vereceğim.” Bu onur kırıcı davranışlara ve insan haklarına kayıtsız hale daha fazla katlanmamak üzere toplantı salonunu terk ettim.

Beşizlerin annesi ve babası gerçekten terörist mi?

Bu yazıyı, geçtiğimiz aylarda kamuoyuna yansıyan görüntülerde anne ve babası tutuklanmasın diye hıçkırıklara boğulan altı tane çocuğun omuzlarında taşıdığı ağır yükün sorumluluğunu taşımaya mecali yetmeyen bir hukukçu ve bir milletvekili olarak kaleme alıyorum.

Türkiye’nin demokrasi sınavı: Ya tamam ya devam

DEVA Partisi Hukuk ve Adalet Politikaları Başkanı, İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu Serbestiyet için yazdı: “Türkiye ekonomiden sağlığa, eğitimden dış politikaya birçok büyük sorunla karşı karşıyadır. Ve tüm bu sorunların temelinde demokrasi kazanımlarımızın yok sayılması yatmaktadır. Ülkemiz bu karanlık günlerden ancak güç yozlaşması yaşayan tüm iktidarlardan gerekli dersleri çıkartarak ve tüm toplumsal kesimlerin hak ve özgürlüklerinin temin edildiği yeni bir sayfa açarak çıkabilir. Önümüzdeki süreç ve özellikle 2023 seçimleri ülkemiz için bir yol ayırımıdır.”

Kan kanseri Hakan’ın annesi neden yanında değil?

11 yaşındaki Hakan Dağdeviren, “T Hücreli ALL” hastası, yani akut kan kanseri. Halen Eskişehir Osmangazi Üniversitesi hastanesinde yatan ve kemik iliği nakli bekleyen Hakan, ne yazık ki -mevzuata uygun bir yargılama yapılsaydı beraat etmesi gereken fakat şimdi hükümlü olarak cezaevinde olan- annesine en çok ihtiyacı olduğu bir anda yapayalnız. Mesele merhamet değil, sadece ve sadece adalettir.

Mevzuattan kaynaklanmayan sorunlar, mevzuat değişiklikleriyle çözülemez

İhlaller her şeyden önce mevcut hükümetin zihniyetinden kaynaklanmaktadır. Anayasa Mahkemesi Başkan ve üyelerini itham ve tehdit edebilen, AİHM kararı açıklandığında “Karşı hamlemizi yaparız” diyen, “Şüpheli ve suçluların bacaklarını kırın, suçu bana atın” diyen, vatandaşları yerli yersiz terör örgütü üyesi olmakla itham edip farklı düşünenlere nefret diliyle hitap eden iktidar zihniyeti hak ihlallerinin başlıca sorumlusudur.