Mustafa Yeneroglu

Türkiye’de suç patlaması ve infaz rejiminin yapısal iflası

Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, yeni ranzalar veya anayasal usulleri dolanan örtülü aflar değil; hukuki öngörülebilirliğin, ekonomik adaletin ve sosyal devletin yeniden inşasıdır. Siyasetin asli görevi, cezaevi kapılarını periyodik olarak açıp kapatan bir gardiyanlık değil; o kapılara mümkün mertebe çok az insanın düştüğü, hukukun üstünlüğünün ve fırsat eşitliğinin herkes için güvence altına alındığı adil bir düzeni süreklileştirmektir. Suçla mücadelenin başarı kriteri cezaevlerinin doluluğu değil, sokaktaki güvenin, okuldaki adaletin ve mutfaktaki huzurun kalıcı hale gelmesidir. Gerçeklerle yüzleşmeden ve bu yapısal bataklığı kurutmadan, toplumsal barışı tesis etmek mümkün olmayacaktır.

Büyük gerileme çağında göç, hukuk ve gelecek

Bugün İstanbul'un arka sokaklarında, Ankara'nın Önder Mahallesi'nde, Gaziantep'in atölyelerinde gördüğüm Suriyeli veya Afgan çocukların gözlerinde, 40 yıl önce Köln'de, Berlin'de veya Hamburg'da "Ausländer" (yabancı) damgası yiyen, dışlanan, hor görülen bizlerin psikolojilerinden çok daha ağır bir tablo görüyorum. Biz Almanya'da gettolaşmaya, paralel toplumlar kurmaya itildik çünkü devlet göçmenlere "Siz geçicisiniz, bavulunuzu hazır tutun" diyordu. Bugün aynı tarihsel hatayı Türkiye yapıyor. Burada doğan, anadillerinden daha ileri düzeyde Türkçe konuşan, bu ülkenin okullarına giden o çocuklara "Siz misafirsiniz, bir gün mutlaka gideceksiniz" dedikçe, onları bu topluma aidiyet duymayan, öfkeli, marjinal ve kayıp bir kuşak haline getiriyoruz.

SAÇMALAMAK SUÇ DEĞİLDİR: Hukukun üstünlüğü ve “Öteki”nin özgürlüğü üzerine bir deneme

Mesele Enver Aysever değildir; mesele, Türkiye’de yargının, kanunları kılık olarak araçsallaştırarak sevmediğimiz fikirler karşısında takındığı tavırdır. İster istemez şu soruyu sormak zorundayız: Özgürlük, gerçekten bu kadar savunmasız mı? Bir insan sırf “yanlış”, “rahatsız edici”, “tahrik edici” ya da açıkça “saçma” konuştu diye özgürlüğünden mahrum edilebilir mi? Hukuk devleti iddiasını ciddiye alan herkes için bu sorunun cevabı nettir: Hayır.

Dortmund’daki ‘Vatan Haini Köpekler’ ve Fatih Altaylı’nın hukukunu savunmak

Ben, 1997’de Dortmund’da o stadyumu dolduran 50 bin kişinin izzetini ve onurunu, bugün Fatih Altaylı’nın hukukunu savunarak koruduğuma inanıyorum. Çünkü biz, “bize taş atana gül atan” bir medeniyet iddiasıyla yola çıkıp, eline güç geçince o gücü kaybetmeme uğruna her kötülüğü meşru görüp herkese taş atanlardan olamayız.

84 yaşındaki Raşid Gannuşi’nin açlık grevi: İslâm dünyasının hazin halinin de özeti 

Bugün 84 yaşındaki Gannuşi’nin bedeni zayıflıyor ama düşünceleri hâlâ güçlü: “İslam, insanı özgürleştirmek için geldi. Diktatörlük, İslam’ın en büyük düşmanıdır.” Bu sözü, yıllar önce söylediğinde kimse bunun bir gün kendi hayatını özetleyeceğini tahmin etmiyordu. Şimdi o sözüyle yaşıyor, o söz uğruna özgürlüğünün gaspına açlıkla direniyor.

Tek tip yurttaş hayalinden korkuları aşan üniterlik perspektifine

Resmi tez, 66. maddedeki “Türklük”ün etnik değil, kapsayıcı bir “üst kimlik” olduğu yönündedir. Ancak ne metnin lafzı, ne yüz yıllık birikimle şekillenmiş söylemler, kurumlar ve ritüeller bu savunmayı destekler. Almanya’da “Alman” olmanın anlamı, güçlü bir temel haklar rejimi, eşitlik ilkesi ve tarafsız bürokrasiyle tanımlanır. Vatandaşlık, devletle kişi arasındaki soyut bir hukuki bağdır; etnik-kültürel içerik kamusal alanda nötrleştirilir. Yani aynı kelime, farklı tarihsel-toplumsal bağlamlarda farklı sonuç üretir: Türkiye’de “Türk” adı tarih boyunca tekillik ve kült yüküyle okunmuş; Almanya’da “Alman” lafzı, telafi işlevli bir statü kurgusuna yaslanmıştır. O yüzden benzetme yapılacaksa, lafza değil, işlev ve bağlama bakmak gerekir.

Üniter devletin geleceği: Korkuları aşmak, toplumsal barışı ve stratejik fırsatları yakalamak

Anayasa, Türkçeyi "devletin resmi dili ve ortak iletişim dili" olarak korumaya devam etmelidir. Ancak bunun yanında “vatandaşların anadillerinde eğitim ve öğretim görebilme hakkını tanıyan” bir güvence hükmü eklenmesi mümkün ve gereklidir. Anayasa Uzlaşma Komisyonu sürecinde rahmetli Sırrı Süreyya Önder’in önerdiği Bulgaristan Anayasası modeli, bu dengeye iyi bir örnektir: “Bulgar dilinin öğrenilmesi ve kullanılması, her Bulgar vatandaşı için bir hak ve yükümlülüktür. Anadili Bulgar dili olmayan vatandaşlar, zorunlu Bulgarca öğrenimi yanısıra kendi dillerini öğrenme ve kullanma hakkına sahiptirler. Resmi dilin kullanılacağı haller kanunla belirlenir.” Bu formül, resmi dili korurken anadilin kullanılması ve öğrenilmesi hakkını da güvence altına almaktadır.

Srebrenica: Unutulmayan acı, bitmeyen sorumluluk

Dün, 11 Temmuz, insanlık tarihinin en karanlık sayfalarından birinin, Srebrenica Soykırımı’nın 30. yıl dönümü. Defalarca ziyaret ettiğim Potočari'nin sessiz ve vakur mezarlığında yatan 8.372 masumun aziz hatırası önünde bir kez daha saygıyla eğiliyorum. Srebrenica, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan ‘Bir daha asla’ ilkesinin, uluslararası toplumun gözleri önünde Avrupa’nın kalbinde nasıl paramparça edildiğinin acı bir sembolüdür. Ne yazık ki dünya ne Holokost’tan, ne Ruanda’dan ne de Srebrenica’dan ders çıkardı. Bugün Gazze’de yaşanan soykırım, bu korkunç gerçeği bir kez daha yüzümüze vurmaktadır.

Ortak acıdan ortak sorumluluğa: Madımak Katliamının düşündürdükleri

Sivas'ta tanık olduğumuz linç kültürü, köklerini derin bir korku ve önyargı ikliminden alıyor. Toplumun bir kesimi sistematik olarak 'öteki' diye kodlandığında ve bir güvensizlik iklimi yaratıldığında, adalet ve merhamet gibi temel değerler belirli bir kimliğin sınırlarına ve dayanışmasına hapsedilir ve 'öteki' ile eşitsiz ilişki zamanla hınca ve nefrete dönüşebilir. Bu yabancılaşmayı aşmanın yolu, farklılıkları bir ‘öteki’ ve tehdit değil, toplumsal bir zenginlik olarak gören çoğulcu bir toplumsal düzen anlayışını hayata geçirmekten geçer. Bu, her bir bireyin "birinci sınıf vatandaş" olarak görüldüğü, kimliğinin, inancının veya düşüncesinin aşağılanmadığı, hor görülmediği bir düzeni tesis etmeyi gerektirir.

“İç Cephe” kavramının günümüz Türkiye’sinde kullanımı ve sakıncaları

Toplumsal sorunları ve farklılıkları ifade etmek için "iç cephe" gibi savaş terminolojisi içeren kavramlardan uzak durulması, sağlıklı bir demokrasi ve geleceğe yönelik ortak bir vizyon için hayati önem taşımaktadır. Aşırı kutuplaşma hali üzerine düşünmek ve çözüm yolları aramak başka bir şeydir; toplumu "cepheler" üzerinden tanımlamayı doğal kabul etmek ise bambaşka bir şey.

“AB ile savunma işbirliği: Stratejik bir adım ancak demokratik hukuk devleti olmadan yetersiz”

Türkiye'nin vizyonu, mülteci mutabakatı gibi günübirlik pazarlıklara, güvenlik işbirliği gibi dar çerçevelere veya uzun yıllar boyunca haklı olarak reddettiğimiz, bugün ise ne yazık ki asgari koşullarından dahi uzaklaştığımız ‘imtiyazlı ortaklık’ gibi statüsü belirsiz ve ikinci sınıf ara formüllere hapsetmek olmamalıdır. Türkiye’nin pusulası, Kopenhag Kriterleri’ni eksiksiz bir şekilde içselleştirmiş, tam demokratik bir hukuk devleti olarak Avrupa Birliği’ne tam üyelik hedefi olmalıdır.

7 ayda bir çıkarılan yargı paketinde adalet aramak

İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, bugün Meclis’e gelecek 10. Yargı Paketi’nde olanları ve olması gerekenleri Serbestiyet için yazdı: “Bu paket cezaevi nüfusumuzun 410 bini geçerek kapasiteyi 110 bin aşmış olduğunu, benzer nüfusa sahip Almanya’dan neredeyse on misli daha fazla tutuklu ve hükümlüye sahip olarak dünyada en fazla mahpus olan ülkelerin başlarında geldiğimizi görüyor mu?”

10. Yargı Paketi’nde olması gereken acil düzenlemeler

Unutulmamalıdır ki infaz hukuku, adalet sisteminin yalnızca bir boyutudur. Sorunlarımızın temel kaynağı hukuk devletinden çok uzaklaşılmış olmasıdır: Anayasa’nın, kanunların, AİHM ve AYM içtihatlarının dikkate alınmaması, adil yargılama kriterlerinin sistematik biçimde ihlal edilmesi, yargının siyasi taleplere göre karar vermesi, yargılama süreçlerindeki keyfilik, çifte standartlar gibi geçiştirilen sorunlar infaz sistemine de uzanmaktadır. Bu nedenle temel sorunlar üzerinde durmadan infaz sisteminde yapılan düzenlemeler pansuman tedbirden öte geçemez.

‘Suçlusunuz çünkü yanlış yerdesiniz!’ Fiil ceza hukukundan fail ceza hukukuna, koşar adımlarla

Birgün gazetesi muhabirleri suç işledikleri için değil ‘yanlış gazetede’ gazetecilik yapmaya çalıştıkları için gözaltına alındı. İnsanların tercihlerinin ve düşüncelerinin ‘yanlış’ ve dolayısıyla ‘sakıncalı’ ve dolayısıyla ‘suç’ olduğu vehmiyle hareket eden bir iktidar ve tüm bağımsızlığını bir yana koyarak o iktidara tüm enstrümanlarıyla destek veren bir yargı. Yaşadığımız karabasanın özeti kısaca bu maalesef.