‘12 Eylül öncesi sol mücadele’nin mahiyetini gösteren üç kişisel hatıra

12 Eylül öncesinin kanlı kavgasının darbenin neredeyse ertesi günü bitmesini, kaos ortamını darbecilerin bilinçli olarak yarattığının delili olarak yorumlamak rahatlatıcı olabilir. Fakat ben darbenin kırkıncı yılında rahatsız edici bir tez öne süreceğim: Sol örgütler, evet, darbenin ertesi günü dağıldı, çünkü mücadeleleri gerçekte kapsayıcı ülke iktidarını değil, ‘sol içi’ sınırlı iktidarı hedefliyordu. Darbeyle birlikte ‘sol’ kalmayınca ‘iktidar’ mücadelesi için motivasyon da kalmadı ve oyun bitti.

12 Eylül darbesinin lideri Kenan Evren, darbe sonrasında düzenlediği mitinglerde kendisini dinleyenleri “12 Eylül öncesine dönmek ister misiniz” sorusuyla korkuturdu.

Mitingi izleyenlerden gelen gür “istemeyiz” cevabı, hayır, “diktatörün adamları içimizdedir şimdi, bağırmasam mimlenirim” korkusundan kaynaklanmıyordu. İzleyenlerin samimi cevabıydı bu. 12 Eylül öncesine dönmek istemiyorlardı ve bunda sonuna kadar haklıydılar.

Kaos ortamını bilinçli olarak yaratanlar vardı ama bu da vardı

12 Eylül öncesinin kanlı kavgasının, darbenin neredeyse ertesi günü bitmesini, kaos ortamını  darbecilerin bilinçli olarak yarattığının delili olarak yorumlamak rahatlatıcı olabilir. Fakat ben darbenin kırkıncı yılında rahatsız edici bir tez öne süreceğim: Sol örgütler, evet, darbenin ertesi günü dağıldı, çünkü mücadeleleri gerçekte kapsayıcı ülke iktidarını değil, ‘sol içi’ sınırlı iktidarı hedefliyordu. ‘Sol’ kalmayınca iktidar mücadelesi için motivasyon da kalmadı ve oyun bitti.

Aklımdan hiç çıkmayan üç hatırayla 12 Eylül öncesi solunun giriştiği iktidar mücadelesinin gerçek mahiyetinin böyle olduğunu anlatmaya çalışacağım.

Çocukluğumun bir bölümünün ve gençliğimin geçtiği Alibeyköy’den (1961 – 1982) İstanbul merkeze gitmek için kullanabildiğimiz dört güzergâhtan ikisi çok tehlikeliydi: Taksim’e gitmek için Mecidiyeköy’den, Beyazıt’a gitmek için Edirnekapı’dan geçmek zorundaydınız. Ne var ki buralar ülkücülerin kalesiydi ve Edirnekapı Yurdu’nun önünden ya da Mecidiyeköy durağından ürpermeden geçemezdiniz. Tabii sağcıların da ürpermeden geçemeyecekleri bölgeler vardı; bütün cürümler karşılıklıydı, fakat sorsanız, iki taraf da yalnız “faşist saldırılar”dan ya da “komünist saldırılar”dan söz ederdi.

Dışarıdan bakınca görünen buydu, zaten adı da “sağ-sol kavgası”ydı. Ne var ki, bir sol grubun en büyük nefreti zannedildiği gibi ‘faşistler’e değil, kanlısı olduğu başka bir sol gruba yönelikti.

En çok bunun kaynağını bulmakta zorlanmıştım. Beni tatmin eden cevabı bulduğumda 12 Eylül’cüler kılıçlarını çoktan atmışlardı. Nefretin yönü böyleydi, çünkü her sol grup esasen kendi sol-içi küçük iktidarının peşindeydi; ‘faşistler’ bu iktidar mücadelesinin önünde bir engel teşkil etmiyordu.

Nefretin yönünün soldan sağa olmaktan çok soldan sola olduğunu ilk hissettiğimde şaşkınlıktan ne yapacağımı bilememiştim. Bu zaten anlatacağımı söylediğim üç hatıradan birincisiydi…  

Birinci hatıra: Duvar yazısında tercih sorunu

Duvar yazısı-afiş pratiğine yeni yeni dahil olduğum günlerdi…. Bütün solcuların ‘kardeş’ olduğuna dair naif inancım, şahit olduklarımla birlikte yavaş yavaş törpülenmeye başlamıştı ama 1976’nın soğuk bir kış gecesi çıktığımız “yazılama”da yaşadığım tecrübe, meselenin boyutlarının benim görebildiklerimin çok ötesinde olduğunu anlatıverdi bana.

Gözümüzü Eyüp’ün sırtlarındaki uzun bir fabrika duvarına kestirmiştik. Yaklaştığımızda, hem ‘faşistlerin’ hem başka bir sol grubun sloganlarının duvara nakşedildiğini gördük. Vaktimiz azdı, polis devriyesi gelebilirdi, o nedenle sloganlarımızı hangi sloganların üzerine yazacağımıza hızla karar vermeliydik. Benim kafamda herhangi bir istifham yoktu, fakat grubun militan abisi tam tersi yönde verdi talimatını.

Neredeyse travma yoğunluğundaydı yaşadığım duygu, anlayamamıştım, çok uzun bir süre de  anlayamayacaktım.

Bu birinciden tahminen iki yıl sonra (yine Aralık, fakat bu defa 1978) yaşadığım ikinci hatıraya gelince… Bu, birinciyle kıyaslanamayacak kadar dramatikti ve aslında 12 Eylül öncesi siyasi mücadelenin mahiyetini hiçbir tereddüte yer vermeyecek bir açıklıkla gösteriyordu:

İkinci hatıra: Maraş’ın yaşandığı gece iki solcu grubun cinayete ramak kalmış cengi

Yıllar önce anlatmıştım bunu, fakat hiç bu kadar yeri gelmemişti:

24 Aralık 1978’di, Kahramanmaraş’ta beş gündür devam eden olaylar kanlı bir zirveyle sona ermişti.

O zamanlar üyesi olduğum Türkiye İşçi Köylü Partisi’nin (TİKP) yayın organı günlük Aydınlık gazetesi akşam saatlerinde ikinci baskı yapmış, “Maraş’ta 500 ölü” manşetiyle çıkmıştı. O gün tahmini 100 kişilik bir grupla gazeteleri Alibeyköy’de satmak üzere yola çıktık.

O zamanlar, 1960’tan beri yaşadığım Alibeyköy’ün merkezinde bir binanın ikinci katında çalıştırılan, çok dik merdivenlerle çıkılabilen bir kahve vardı. Ben ve dört-beş arkadaşım yukarı çıktık, masaların arasında dolaşarak, tahmin edebileceğiniz sloganların eşliğinde gazete satmaya başladık. Biraz sonra fark ettik: İçerde, bir bölümü eski mahalle arkadaşlarımız olan, fakat yıllardır selamı sabahı kestiğimiz 15-20 kişilik bir Dev-Sol grubu vardı.

Aşağıdaki yüze yakın insanın varlığından habersiz, bizim hepi topu beş-altı kişi olduğumuzu düşünen grup bir anda çullandı üzerimize. Biz kendimizi korumaya çalışarak merdivenlerden aşağı koşmaya başladık, o arada kafamıza epeyce sandalye de yedik. Grup, bizi izleyerek aşağıya, binanın dışına kadar geldi ve orada yüz kişinin arasına düşüverdi.

Bir kişi hariç, grubun tamamı o ilk şaşkınlık anından yararlanıp kaçtı. Kalan bir kişi öfkeden deliye dönmüş kalabalığın içinde kalıverdi. Demir çubuklar birbiri peşi sıra yerde yatan ve bütün gücünü kafasına darbe almamaya harcayan o tek kişinin üzerine inmeye başladı.

“16-17 yaşlarındaki Dev-Solcu genci korumak için kendimi boylu boyunca onun üzerine attım, bir yandan da ‘ne yapıyorsunuz, öldürmek mi istiyorsunuz’ diye bağırıyordum. Bizimkiler, davranışıma bir anlam verememiş, şaşkınlık içinde kalmışlardı. O birkaç saniye içinde yerde yatan gencin üzerinden kalktım, kalkarken de kulağına ‘hemen kaç’ diye fısıldadım. O da fırsatı değerlendirdi ve kaçtı.

Gazete satışı bitti, ilçe merkezine döndük. Amaç, gazete satışı eyleminin bir değerlendirmesini yapmaktı ama kimsenin öyle bir niyeti yoktu. Herkes benim “eylemimin” eleştirisinin derdindeydi. Bir “sosyal faşist”in hak ettiği cezayı almasını engellemiş, küçük burjuva zaafı göstermiştim.

Üçüncü hatıra: Bizim dünyamızın en zarif insanının çıldırdığı an

Üçüncü hatırayı da o delilik yıllarında karşılaştığım nadir sağduyulu solculardan biri olan Halim Spatar’ın ölümü vesilesiyle 2013’te anlatmıştım, konumuza dair bölümünü burada tekrar edeceğim:

İlk kez gözaltına alındığı 1940’ların sonunda, hiç kimsenin ‘abi’ si olamayacak kadar küçüktü, 19 yaşındaydı. TKP davasından tutuklandığında da (1951) öyle sayılır… 1970’lerden sonra ise ben dâhil binlerce solcunun abisi oldu.

Geçtiğimiz hafta 85 yaşında aramızdan ayrılan Halim Spatar, bizim dünyamızın en zarif insanıydı.

(…)

Çok geniş bir dünyası vardı ve bu nedenle 1970’lerin dar siyaset anlayışı içinde adeta boğuluyordu… Boğuluyordu ama nezaketinden açığa vurmuyordu; meğerki çileden çıksın ve sorumluluğu gereği müdahale etmesi gerektiğini düşünsün…

Böyle anlardan birini çok iyi hatırlıyorum. Haziran 1979’da Türk Lirası yüzde 44 oranında devalüe edilmişti ve biz bu dramatik gelişmeyi Aydınlık gazetesinde birinci sayfadan tek sütunluk bir haber olarak görmüştük… Manşette ise Dev-Sol’cularla Aydınlıkçıların bir mahalle kavgası vardı.

Halim Abi, Türkiye İşçi Köylü Partisi’nin İstanbul İl Başkanı olarak ağır bir biçimde eleştirdi gazeteyi. Doğrusu, kös dinlemiş ve hak vermemiştik ona; ülkeye bakışımız o kadar daralmıştı.

Yukarıda, sol örgütlerin mücadelelerinin, görüntünün tersine kapsayıcı ülke iktidarını değil, ‘sol içi’ sınırlı iktidarı hedeflediğini söylemiştim… İşte ispatı: Düşünün, hükümet yeni bir zam furyasıyla çıkagelmiş, enflasyon yüzde yüze yaklaşmış (şaşırmayın, açın bakın, siz de görün), fakat bu tek sütun haber olurken, ‘sosyal faşist’lerin saldırganlığına cevap veren mahalle devrimcileri ise manşete yerleşivermiş!

12 Eylül’ün 40. yılında 12 Eylül zalimliğinin yerine benim de içinde olduğum 12 Eylül öncesi solunun akıl almaz aymazlığının üzerinde durmak, bence sol için de demokrasi için de çok daha yararlı bir tutum olur.

Bu yazıyı bu duyguyla kaleme aldım.

NOT. Dindar-muhafazakâr gençlikteki değişimin ‘büyük’ siyaseti nasıl etkileyeceğini ele aldığım diziye önümüzdeki yazıdan itibaren devam edeceğim.

Önceki İçerikKırk yıl önce
Sonraki İçerikTanıl Bora: 12 Eylül’le hesaplaşma… Bazen, elekle su taşır gibi oluyor