Ana SayfaManşetAbidin Dino

Abidin Dino

Abidin paylaşmayı seven bir sanatçıydı. İnanmış bir adamdı. İnanmış bir “muhalif.” Özgürlük, kardeşlik, eşitlik ve toplumsal dayanışma militanı. Yaşamın bütün belalarını tattı, yaşamın güzelliklerini es geçmeden. Hiçbir şeyi ihmal etmedi. Güzel yaşadı Abidin. Hiç ölmeyecekmiş gibi. “Ölüm mü? Ne buluş!”

Dünyaca ünlü ressam Abidin Dino’yu 27 yıl önce, 7 Aralık 1993’te Paris’te yitirdik.

Abidin Dino, çok yönlü bir kültür adamı ve çağdaş Türk resminin öncülerindendi. Türkiye’nin yanı sıra Fransa, Cezayir, ABD gibi ülkelerde sergiler açtı; Fransa Plastik Sanatçılar Birliği Onursal Başkanlığı, New York Dünya Sanat Sergisi Danışmanlığı” gibi görevler üstlendi.

Dino, siyasi düşünceleri nedeniyle Eylül 1942’den 1948’de sıkıyönetimin kaldırılmasına kadar Mecitözü, Adana ve Ankara’da «ikamete memur» yani iç sürgün olarak yaşadı. Ocak 1952’de yurt dışına çıkmasına izin verildi. Önce dokuz ay kadar Roma’da kaldı; Sonbahar 1952’den itibaren yaşamını Paris’te sürdürdü. Abidin Dino’nun yakın dostlarından, Dino üzerine dört kitap ve iki ekitap yayınlayan Prof. Dr. M. Şehmus Güzel, Dino’yu anmak ve anımsatmak umuduyla, Serbestiyet’e anlattı.

İkiletmezdi. Kapıyı çalar çalmaz açardı Abidin. Daha açmadan “geldim, geldim!” sesleri duyulurdu. Beklendiğinizi anlatmak için. Girerken, ilk kez gördükleri de dahil, herkesi kırk yıllık arkadaşı gibi karşılardı. Hemen eşitlik sağlansın, aradaki buz dağları, olası buz dağları, bir anda eriyip gitsin diye.

Ev-atölyeye girer girmez, salonumsu bölümde, sizi bir koltuğa oturtur, kendisi de masası başındaki yerini alırdı. Eğer başlanmış bir işi, ya da son anda telefonla anımsatılan ve o an acele halledilmesi gereken bir işi varsa, onu bitirirdi önce. Bu öyle çok fazla sürmezdi. Abidin’in en önemli özelliği çok hızlı çalışmasıydı, çok hızlı iş bitirmesiydi.

Oturdunuz mu koltuğa? Abidin de acil işini bitirdi mi? Artık sohbeti koyulaştırma, derinleştirme aşamasındasınız demektir. Önce sizi bir güzel dinlerdi. Sonra karşılıklı söyleşmeler, atışmalar, tartışmalar faslı başlardı, bazen kıran kırana, bunlara eşi Güzin de katılırdı, maksat şamata olsun. Bazen katıla katıla gülerdik, bazen bir melankoli bulutu geçerdi, “nutkumuz tutulurdu,” hele Münevver’den söz edince.

Her ikisi de her zaman her şeye ve her konuya meraklıydı: Cazdan, futbola. “Memleket meselelerini”, resmi, sinemayı, televizyondaki son “büyük olayı” hiç unutmadan… Abidin gençliğinde kalecilik yapmıştı. Güzin ise çocukluğunda mahalle maçlarında kafayla pek çok gol atmıştı. Paris’te ev-atölye girişinde futbol oynayan çocuklara da birkaç çalım.

Abidin, ülkeden gelenleri hele, bir başka merak ve zevkle karşılardı. Ailecek gelenleri, arkadaşlar(ın)dan selam getirenleri uzun uzun dinlerdi. Ülkeden gelenler ayrılırken, Abidin onlara mutlaka bir armağan sunardı. Bir resim, bir desen. Bir şey mutlaka. Eli boş çıkmadı kimse Abidin’in ev-atölyesinden.

Abidin’le dostluğumuz, 1982’nin son aylarından başlayarak, haftada bir, on beş günde bir, ev-atölyesinde ziyaretlerimle, düzenli bir biçim aldı. İlk karşılaşmamız ise 1975’te, doktoramı bitirmek üzere olduğum Aix-en-Provence kentinde, bir yaz gecesine rastlar. Türkiye’den Karadeniz Bölgesi folklor ekibinin açık hava gösterisinde, Güzin fotoğraf çekerken, Abidin hemen önümüzdeki sırada oturuyordu. Abidin’ler o günlerde Aix yakınında yaz dinlencesindeydiler. Yanımdaki “Karadeniz Uşakları,” Nice otoyolu yapımında çalışan “Uzun” Ali, Haspi ve diğerleriyle çok sevinmiştik bu karşılaşmaya…

Parisli yıllarımızda, eve dönüşümde, arada bir not bulurdum bazı akşamlar: “Güzin telefon etti. Seni yarın saat 17’de bekliyorlar.” Veya şöyle bir not: “Cuma akşamı, üç valiz dolusu kitap ve dergi yolunu gözlüyor, hazırlıklı gel. Önce bir telefon edip geleceğini doğrulat.” Görüşmeler için cuma akşamları veya hafta sonları en idealiydi. Böylece bütün haftanın yorumunu, değerlendirmesini yapma olanağı buluyorduk.

Her seferinde akşam üzeri varırdım Abidin’lere. Çay saatinde. Biraz gecikirsem ve çay içilmişse eğer, artık bir bardak bir şey “alınırdı” o zaman. Bazen rakı, bazen başka bir içki. Rakı ülkeden gönderilmiştir mutlaka. Belki Mustafa Ekmekçi’den. Belki İlhan Selçuk’tan. Belki Şakir Eczacıbaşı’ndan… Yüzde yüz Kulüp Rakısı’dır.

Abidin’le dünya kadar şey konuştum. Gününe, tarihine, anına göre; 1789 Fransa Burjuva Devrimi’nden Paris metrosuna; işçi grevlerinden Türkiye’den en son haberlere; yakında yapacağı resim sergisinden yeni çıkan kitaplara, her konuda, her alanda… Hiç kimseyi kötülemeden.

Arkadaşlar, anılardaki arkadaşlar, eksik olmazlardı. En başta ve elbette Nâzım Hikmet, yaptıkları ve Paris’e gelişlerinde yaşadıkları. Arif Dino: Abidin’in abisi, çok sevdiği “ustası”, dev cüssesi, eksik olmaz rakısı (cebinde şişesiyle), minik-minnacık resim ve şiirleriyle. Yaşar Kemal: Adanalı yıllardan İstanbul’a, oradan Parislere uzanan otuz iki kısım tekmili birden maceralarıyla. Sevdiklerimizin tümü. Tarihî ve düş kuran yüzlerin tamamı. Ütopyamız capcanlı.

Abidin’lerde birçok insanla karşılaşmak da olasıydı. Fransalı arkadaşları, Amerikalı ressamlar, Türkiye’den gelenler…

Osmanlı’ya, Türkiye’nin 1930’lu yıllarına “uzanmalar,” “dönüşler” (Abidin açısından) hiç eksik olmazdı. O zaman “davetliler” arasında Pierre Loti’yi, Fikret Adil’i, Ostrorog ailesinin bütün fertlerini, “misafirlerini”, Georges Simenon’u, Fikret Muallâ’yı ve diğerlerini bulabilirdik: Arkadaşları anmak için.

Abidin ve Güzin, kendi kitapları yanında, işime yarayacağını umdukları kitapları da bana ayırırdılar. Her gidişimde en az birkaç, bazen çantalar dolusu kitapla eve dönerdim. Ayrıca ülkeden gönderilen son günlerin gazeteleri ve dergileriyle.

Abidin paylaşmayı seven bir sanatçıydı. İnanmış bir adamdı. İnanmış bir “muhalif”. Özgürlük, kardeşlik, eşitlik ve toplumsal dayanışma militanı.

Yaşamın bütün belalarını tattı, yaşamın güzelliklerini es geçmeden. Hiçbir şeyi ihmal etmedi. Güzel yaşadı Abidin. Hiç ölmeyecekmiş gibi. “Ölüm mü? Ne buluş!”

Çok insan tanıdı. Geçen yüzyılın tarihine imza atan çok insanla arkadaşlık, kimi zaman yoldaşlık etti. Hem sanat tarihine, hem de siyasi tarihe imza atanlarla dolaştı. Yüzyılın tarihini bir baştan bir başa yaşadı. Tarihi “lokum gibi yuttu.”

İnsanoğlunun, bu garip ve tuhaf yaratığın, değişik durumlarda değişik konumlara girmesine tanık oldu.

Üzülerek saptadı: Tarihin “geri dönüşlerini”.

Nâzım’ın cesaretine hayran oldu. Meşaleyi Nâzım’dan aldı, 1960’lara ve sonrasına taşıdı. 1960’ların gençlik eylemlerini çok büyük bir heyecanla karşıladı. Mayıs 1968’i Paris’te günü gününe izledi ve resimledi. Türkiye’deki genç devrimcilerin mücadelesi, Mahir, Deniz, İbrahim ve diğerleri ilgisini çekti birinci derecede. Onlarlaydı: Başından sonuna kadar.

“Duvar” düştükten, SSCB “dağıtıldıktan” sonra “tarih sona erdi,” “Marksizm öldü” diyenleri asla es geçmedi: “Marksizm öldü diyerek önümüze bir tabut koydunuz. Açtık baktık ki tabut boş” dedi. Abidin komünizme inandı hep. Ve bir komünist olarak “göç etti.” O nedenle cenaze töreninin Enternasyonal Marşı ile noktalanması tarihin ve hakiki yoldaşlarının vefa borcudur. Cenaze töreninde korkup kaçanlara, Güzin, “Ayol ne var bunda, adam komünistti” deyiverdi, biraz alaycı, biraz paylayıcı bir havada. Güzin’den daha iyi kim bilebilirdi? Belki bir de “Parmaksız” Hamdi.

Abidin’den çok şey öğrendim. Evet Abidin biraz da hepimizin öğretmenidir.

O’nunla dünya kadar sohbetimden, söyleşilerimden, izlenimlerimden ve değişik kaynaklardan, Abidin Dino için yazılanlardan, oluşturduklarımı paylaşım alışkanlığımı sürdürüyorum. Hem Abidin’i bir kez daha ve hep beraber anabilmek için, hem de O’na bir arkadaşlık armağanı sunabilmek arzusuyla. Anılara saygı gerek çünkü. Anılar uçup gitmesinler. Uçup gitmeden önce iz bıraksınlar bir yere: İşte buraya.

M. ŞEHMUS GÜZEL: ABİDİN DİNO ADANA’DA, ŞUBAT 1943-MAYIS 1945, ekitap, 4 Aralık 2020’den itibaren ekitap.ayorum.com sitesinde.

- Advertisment -