DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Türkiye’de yürütülen süreç kapsamında beklenilen gerekli hukuki adımlarıdan PKK’lilerin dönüş takvimine ve Abdullah Öcalan’ın rolüne, İran savaşının bölgeye etkilerinden Rojava ve Kürtler arası birliğe, Kürdistan Bölgesi’nin rolünden DEM Parti’nin kongre sürecine kadar birçok konuda Rûdaw’a değerlendirmelerde bulundu.
Rûdaw Ankara Temsilcisi Şevket Herki’nin sorularını yanıtlayan Bakırhan, PKK’lilerin Türkiye’ye dönüşü için belirlenen takvime ilişkin, resmi aşamaların eylül sonu veya ekim ayında tamamlanmasını beklediklerini söyledi.
Bakırhan, sürecin sağlıklı ilerlemesi için Abdullah Öcalan’ın aktif biçimde devrede olması gerektiğini belirterek Barış ve Siyasallaşma Kurulu’nun bir an önce kurulması çağrısında bulundu.
“Barışı toplumsallaştırmak yalnız bizim işimiz olamaz”
Bakırhan, sürecin ilerlemesi için yeni yasalardan ziyade mevcut bazı uygulamaların hayata geçirilmesi gerektiğini ifade etti.
Kayyumların görevlerine iade edilebileceğini, medyanın dilinin değişmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının uygulanması gerektiğini belirten Bakırhan, “Barışı toplumsallaştırmak yalnız bizim işimiz olamaz; bizim elimiz her köşeye yetişmiyor. Devletin de ikna etmesi, gitmesi, konuşması gerekir” dedi.
“Kürdün özgürlük talebi de Türkün güvenlik kaygısı da önemli”
Süreçte farklı toplumsal kesimlerin kaygılarının dikkate alınması gerektiğini vurgulayan Bakırhan, Kürtlerin özgürlük talepleri ile Türk toplumunun güvenlik kaygılarının birlikte ele alınması gerektiğini söyledi.
Bakırhan, “Kürdün özgürlük talebi de Türkün güvenlik kaygısı da bu sürecin önemli gündemi. İkisini birden ciddiye almadan bu iş yürümez” ifadelerini kullandı.
Kürdistan Bölgesi’nin rolü
Bakırhan, Kürdistan Bölgesi Hükümeti’nin PKK’lilerin dönüş sürecinde önemli bir rol üstlenmesi gerektiğini belirtti.
Bakırhan, sürecin hukuki, idari, lojistik ve insani boyutlarının Erbil, Süleymaniye ve Ankara’yı ilgilendirdiğini söyledi.
“Suriye’de Kürtlerin hakları Türkiye tarafından da desteklenmeli”
Rojava ve Suriye’deki gelişmelere de değinen Bakırhan, Suriye hükümeti ile Kürtler arasındaki diyaloğun desteklenmesi gerektiğini belirtti.
Bakırhan, “Müzakere ve diyalogdan hem Şam kazançlı hem Kürtler kazançlı çıkar” dedi.
Öcalan’ın Kürdistan Bölgesi ve İran için dört başlığı
Bakırhan, Öcalan’ın DEM Parti heyetiyle görüşmelerinde Kürdistan Bölgesi’ne ilişkin aktardığı görüşleri dört başlıkta topladı.
Buna göre Öcalan’ın mesajları; Erbil ve Süleymaniye arasındaki parçalı yapının sona ermesi, Kürdistan Bölgesi’ndeki tüm siyasi güçlerin kurulacak bölgesel hükümette söz sahibi olması, İran’ın Kürdistan Bölgesi’ne yönelik saldırılarını ve idamları durdurması ve İran’ın Kürtlerin haklarını tanıması olarak sıralandı.
DEM Parti kongresi 6 Eylül’de
DEM Parti’nin 6 Eylül’de gerçekleştireceği kongreye ilişkin de konuşan Bakırhan, kongrenin yeni döneme uygun kadro ve yapının ortaya çıkarılması açısından önemli olduğunu söyledi.
Çerçeve yasanın uygulanmasıyla birlikte Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve çok sayıda siyasetçinin yeniden siyasi hayata katılacağını belirten Bakırhan, sürgünden dönecek isimler ve farklı mücadele alanlarından kişilerin de sürece dahil olacağını ifade etti.
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın Rûdaw Ankara Temsilcisi Şevket Herki’ye verdiği özel röportajın tamamı şöyle:
Rûdaw: Türkiye’de Kürt meselesinin çözümüne ilişkin süreç ile ilgili hazırlanan yasanın uygulanması konusunda nasıl bir takvim öngörülüyor? Kamuoyunun en çok merak ettiği konulardan biri PKK’lilerin geri dönüşü; süreç bu şekilde ilerlerse muhtemel ilk dönüşler ne zaman başlar?
Tuncer Bakırhan: Süreç artık resmi bir çerçevede ilerliyor. Karar Resmi Gazete’de yayımlandı, yasada öngörülen kurul Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığında kuruldu. Şimdi bir önemli safha daha var: Milli Güvenlik Kurulu’nun “teyit-tespit” kararı. Bu karar Resmi Gazete’de yayımlandığı an yasa tam anlamıyla yürürlüğe girecek.
Dönüşler için şimdiden kesin bir tarih vermek doğru olmaz. Bu kadar hassas bir sürecin takvimini gün vererek konuşmak zor. Ama bütün işaretler bize eylülün sonu ya da ekim ayında bu resmi aşamaların tamamlanacağını, yasanın hayata geçeceğini gösteriyor. Herkesin merak ettiği “ilk dönüşler ne zaman başlar” sorusunun cevabı da bu takvime bağlı.
Burada bir noktanın altını özellikle çizmek istiyorum. Bu sürecin sağlıklı işlemesi, gelişlerin güvenli ve düzenli olması için Sayın Öcalan’ın aktif biçimde devrede olması şart. Bunu sadece biz söylemiyoruz. Feshedilen PKK’nin yöneticileri de aynı gerçeği ısrarla tekrarlıyor: Öcalan devrede olmadan hiçbir arkadaşına “silahı bırak, geri dön” çağrısı yapamayacaklarını söylüyorlar. PKK ile Öcalan arasındaki bağı bilen herkes, bunun laf olsun diye söylenmediğini bilir.
Sorun şu: Sayın Öcalan bugün son derece kısıtlı koşullarda bu rolü oynamaya çalışıyor. Bunun için önerimiz nettir: Sayın Öcalan’ın rolünü oynayabileceği Barış ve Siyasallaşma Kurulu bir an önce kurulmalı. Sayın Öcalan’ın gerçek anlamda devrede olabilmesinin yolu budur. Bu kurul oluştuğu andan itibaren, hem dağdan hem Avrupa’dan gelişlerin başlayabileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Rûdaw: Sürecin sadece siyasi açıklamalarla sınırlı kalmaması ve somut sonuçlar doğurması için hangi adımların atılması gerekiyor? İktidarın bugüne kadar attığı adımları yeterli buluyor musunuz? Özellikle geri dönmesi planlanan PKK’liler için yeterli hukuki zeminin oluştuğunu söyleyebilir miyiz? Yeni yasal düzenlemelere ihtiyaç var mı?
Tuncer Bakırhan: Öncelikle ifade etmek gerekir ki, açıklamalar bir yere kadar anlaşılırdır. Fakat şunu da biliyoruz: açıklamalar ekmek gibidir. Tazeyken tutar, bekletilirse yapısı bozulur ve kimse yemez. Açıklama aşamalarını kısmen geçtiğimizi düşünüyorum. Meclis’te büyük bir oy ile kabul edilen yasa bu yönüyle çok önemli. Artık niyetten pratiğe geçme açısından kıymetli buluyorum.
Atılacak somut adımların çoğu siyasal, hukuki, toplumsal ve psikolojik alanlara yayılıyor ve önemli bir bölümü için tek bir virgül bile yazmaya gerek yok. Mesela kayyımlar iade edilebilir. Medyanın dili değişebilir. AİHM kararları uygulanabilir; rafta duran karar, karar değildir, ertelenmiş bir haksızlıktır ve o rafta yüzlerce arkadaşımızın ismi var. Yine barışı toplumsallaştırmak yalnız bizim işimiz olamaz; bizim elimiz her köşeye yetişmiyor, devletin de ikna etmesi, gitmesi, konuşması gerekir. Bunlar yapılırsa emin olun süreç daha fazla ivme kazanacaktır.
Dönecekler için belirlenmiş bir hukuki durum var, devletin hazırlığı var; bizim hazırlığımız daha çok siyasal-sosyal zeminde. Ama kâğıt üzerindeki hukuk, yüzmeyi kitaptan öğrenmeye benzer. Suya girmeden yüzme öğrenilebilir mi? Bir köprünün taşıyıp taşımadığı, çizimine bakılarak değil, üzerinden ilk kafile geçtiğinde anlaşılır. Uygulama aşaması başladığında bugünkü belirsizliklerin çoğu kendiliğinden dağılacak; kalanlar da masada konuşulacak. Demek istediğim, insanlar dönmeye başladığında hangi hükmün işlediğini, nerede aksama bulunduğunu daha açık göreceğiz. Gerektiğinde bazı maddeler değişecek, bazı boşluklar yeni düzenlemelerle giderilecektir.
Yine sorunuz çerçevesinde, tabii ki yeni düzenlemelere her koşulda ihtiyaç olacak. Süreç yürüdükçe ihtiyaçlar kendini gösterir, zamanla giderilir. Aslolan yürümektir; iyi niyetle ve bunun gerçekten ülkenin hayrına olduğunu bilerek yürümekten bahsediyorum. Gerisi gelir.
Rûdaw: Çerçeve yasa görüşmelerinde özellikle Yeni Parti ve CHP’nin yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce muhalefet bu süreci yeterince sahiplenmiş görünüyor mu?
Tuncer Bakırhan: Muhalefetin büyük bir kısmı süreci ve yasayı destekliyor. Bu durum yasal düzenlemelerin geniş konsensüsle gerçekleştirilmesi, barışın toplumsallaşması gibi gereklilikler için önemli zemin sunuyor. CHP’nin yasa teklifine imza vermesi ve genel kurulda büyük oranda evet oyu vererek desteklemesi kıymetlidir. Yeni Parti’nin genel başkan düzeyinde yasa teklifine destek vermesi önemli ve altı çizilmesi gereken bir destektir. Fakat Yeni Parti milletvekillerinin hem hayır oyu sayısı hem de hayır demeyi meşrulaştırma biçimi bir siyasetsizliğe işaret etti. Vekili olduğu kenti gerekçe göstererek hayır oyuna gitmek hem kente hem ülkeye haksızlık etmektir. Türkiye’de barışı istemeyen, “insanlar ölmesin” sözüne karşı çıkan tek bir kent, tek bir sokak bile bulamazlar. Bu olumsuz tabloya rağmen yine de Yeni Parti’nin merkezi düzeydeki tutumu ve yasaya evet oyuna katkı sunması gelecek adına umut vericidir. Fakat Özgür Özel’in savunduğu çizgi kurumsal ve siyasal bir akla kavuşmadığı müddetçe savrulmalar olur. Türkiye’nin temel meselesinin çözümünde ortadan ikiye ayrılan bir muhalefet partisinin her şeyden önce ülkeyi yönetme iddiası da kanımca zarar gördü.

Rûdaw: Önümüzdeki bir yıl açısından baktığınızda, sürecin başarıya ulaşması için en kritik eşik sizce nedir? Sürecin başarısızlığa uğramaması için iktidara, muhalefete ve DEM Parti’ye düşen temel sorumluluklar nelerdir?
Tuncer Bakırhan: Bu sürecin en kritik eşiği, toplumsal psikolojinin doğru yönetilmesi. Türkiye’de bu meselenin kırk yılı aşkın bir acı tarihi var; bu tarih ülkenin iki yakasında da derin izler bıraktı. Bugün hâlâ evladını kaybetmiş bir asker ailesi de var, dağda evladını kaybeden ya da dağda, cezaevinde, sürgünde evladını bekleyen aileler var.
Bu ülkede kimse öbürünün kaygısını hafife alma lüksüne sahip değil. Kürdün özgürlük talebi de Türkün güvenlik kaygısı da bu sürecin önemli gündemi. İkisini birden ciddiye almadan bu iş yürümez. Bu sadece siyasetçilerin işi değil. Medyanın kullandığı dilden köşe yazarlarının kelime seçimine, sosyal medyadaki tartışma üslubundan Meclis’teki tartışmalara kadar geniş bir sorumluluk alanından bahsediyorum. Bu sorumluluk hepimizde.
Bunun ötesinde önümüzdeki bir yılda üç şey yapmamız gerekiyor. Yasanın gerektirdiği adımları zamanında ve eksiksiz atmak. Muhataplar arasındaki diyalog ve müzakere kanallarını gerçek anlamda işler hale getirmek. Ve en önemlisi, Sayın Öcalan’ın bizzat devrede olacağı çalışma ve iletişim koşullarını düzenlemek. Bunu bir önceki soruda detaylı anlattım.
Bu sürecin kendi aşamaları var. Herkesin bu aşamalara ve gerçekliğe uygun bir sabırla, bir sorumlulukla yaklaşması gerekiyor.
Rûdaw: Nedir bu sorumluluklar?
Tuncer Bakırhan: Sorumlulukları özetle şu şekilde tarif edebilirim: İktidara düşen, barışı kalıcı kılacak siyasal iklimi oluşturmak ve üzerine düşen adımları zamanında atmaktır. Muhalefete düşen, barışı ve demokrasiyi birbirinin ön koşulu olarak görmekten vazgeçmektir; bunlar birbirini bekleyen değil, birbirini besleyen iki ana başlık olarak görülmelidir.
Ama asıl konuşmam gereken, DEM Parti’ye düşen sorumluluk. Bizler de artık aktivist bir dille değil, kurucu bir akılla hareket etmek zorundayız. Bir şeyler talep eden, bekleyen taraf olmaktan çıkıp; Kürt meselesinin çözümü için gereken demokratik talepleri örgütleyen, onlara sahip çıkan bir özne olmalıyız.
Burada bir noktanın altını özellikle çizmek isterim. Bizim derdimiz “şunu isteriz, bunu isteriz” diyen, kendini özne olmaktan çıkarmış bir pozisyon değil. Demokratik talepler örgütlendikçe, o taleplerin hukuki karşılığı şu veya bu şekilde ortaya çıkar. Yerel yönetimlerin demokratik bir karaktere kavuşması, anadilinde eğitim ve örgütlenme hakkı gibi konular gökten zembille inmez; bunlar mücadelenin ve inşanın konusudur. Bu konuda esas olarak bize çok görev düşüyor.
Rûdaw: Kürdistan Bölgesi Yönetimi’nin süreçteki rolü sık sık vurgulandı. Bundan sonraki aşamalarda Kürdistan Bölgesi’nden beklentiler nelerdir? Bir dönem kamuoyunda silah bırakan PKK’lilerin bu bölgeye yerleşeceğine dair senaryolar da gündeme gelmişti. Buna ilişkin değerlendirmeniz nedir?
Tuncer Bakırhan: Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin rolü tali değil, çok önemlidir. Bunu sıkça vurguluyoruz. Çünkü Kürdistan Bölgesi de coğrafi konumu, tarihsel ilişkileri, siyasi kanalları ve sahadaki imkânları bakımından böyle bir yerde duruyor.
Şunu söyleyebilirim: geri dönüş sırasında mekanizmaların işlemesi için Bölgesel Yönetim’in hem sürece dahil olması hem de kolaylaştırıcı rol üstlenmesi konusunda bir mutabakat var. Bunun hukuki, idari, lojistik ve insani boyutları olacaktır. Bu boyutların hepsi Erbil’i, Süleymaniye’yi ve Ankara’yı eş zamanlı ilgilendiriyor.
Senaryolara gelince: kamuoyu boşluğu sevmez, boşluk varsa hikâyeyle doldurur. “Şuraya yerleşecekler, buraya gönderilecekler” türünden anlatıları biz de okuyoruz. Tam da burada çatışma ve çözüm deneyimleri ışığında bir hatırlatma yapmak isterim: ayrıntılar teknik, mekanizmalar tanımlı, siyaset ise gürültünün üstünde yürümek zorunda. Bu yüzden ben uygulamayı beklemekten yanayım. Uygulama başladıkça bugün belirsiz görünen birçok husus da somutlaşacaktır.
Rûdaw: Rojava’nın geleceği ve Şam yönetimiyle yürütülen görüşmeler Kürtlerin gündemindeki en önemli başlıklardan biri. Suriye’nin yeni yapılanmasında Kürtlerin nasıl bir statüye sahip olması gerektiğini düşünüyorsunuz? Türkiye’deki mevcut sürecin bir yansıması olarak, Türkiye’nin Rojava politikasında bir değişiklik bekliyor musunuz?
Tuncer Bakırhan: Suriye’nin geleceği, demokratik bir rejimle kazanılabilir. Demokratik Suriye’nin inşası Kürtler başta olmak üzere Suriye’deki tüm halkların ve inançların haklarının tanınmasından ve teminat altına alınmasından geçiyor. Bu, Kürtlerin eritilmesi değil; siyasal öznelliklerinin güçlenmesidir. Çok açık şekilde söyleyelim: Kürt halkının elde ettiği haklar diğer halkların haklarından bir şey eksiltmez. Aksine hakların çokluğu herkesin kazanımıdır. Bölge ülkelerinin bu gerçeği böyle okuması gerekir. Kürtlerin Suriye’de hangi mimaride, ne biçimde yer alacağına orada yaşayan Kürtler ve dinamikleri karar verir. Biz ilkesel düzeyde Kürt halkının veya başka bir halkın nasıl yaşayacağına dair tutum belirlemek durumunda değiliz. Fakat şunu vurgulamalıyız: Suriye’de Kürtlerin haklarını kazanması Türkiye tarafından da desteklenmelidir.

Rûdaw: İran savaşı ve bölgede yaşanan gelişmeler Ortadoğu’daki dengeleri yeniden şekillendiriyor. Bu savaşın ve olası bölgesel yayılmanın Kürtler açısından yaratabileceği en büyük riskler nelerdir? Kürtlerin yeniden bölgesel çatışmaların ortasında kalmaması için nasıl bir politika izlenmeli?
Tuncer Bakırhan: İran’daki savaş ve bölgede yaşanan gelişmeler, aslında Ortadoğu’daki dengeleri baştan aşağı değiştiriyor. Bu savaş bölgesel bir çatışmaya dönüşürse en çok kim etkilenir diye sorarsanız, cevabım açık: başta İran, Irak ve Suriye olmak üzere Kürtlerin yaşadığı hemen her yer risk altına girer. Zaten savaşın ilk günlerinden itibaren gördük bunu. İran rejimi ve ona bağlı güçler, kimi zaman doğrudan kendisi, kimi zaman Irak’taki İran yanlısı gruplar eliyle Kürdistan Bölgesel Yönetimi topraklarını hedef aldı. Bütün bunlara rağmen Kürtler bölgesel bir savaşın parçası olmayacaklarını, hiçbir gücün koçbaşı olmayacaklarını ısrarla söylüyor.
Peki her Allah’ın günü saldırılar devam ederse Kürtler ne yapacak? Herhalde kurbanlık koyun gibi sessiz beklemeyecek. Şunu net söyleyeyim: saldırıya uğrayan herkes gibi Kürtlerin de kendini savunma hakkı var, bunda hiçbir Kürt dinamiği tereddüt duymaz. Ama Kürtler bugüne kadar başka güçlerin oyununa gelmedi, diyalogu ve müzakereyi esas aldı, bu çizgiyi de sürdürüyor. İran bence Suriye’yi örnek almalı. Bütün eksikliklerine rağmen Kürtlerle diyaloğu seçen bir Şam hükümeti var. Kürtler Suriye’de merkezi hükümetle meselelerini görüşerek çözmeye çalışıyor. Kürtlerle savaş halinde olan bir Şam mı daha istikrarlı olur, yoksa sorunlarını müzakere yoluyla çözmeye çalışan bir Şam mı? Cevap belli. Müzakere ve diyalogdan hem Şam kazançlı hem Kürtler kazançlı çıkar.
Irak’ta da zaman zaman gerilimler yaşansa da Bağdat ile Erbil arasında birbirini tanıma var, diyalog var. Doğru olan da budur.
İran ise hâlâ Kürtleri baskıyla, idamlarla, zorla susturmaya, tasfiye etmeye çalışıyor. Bu tutumdan bir an önce vazgeçilmeli. İran, kendi topraklarında yaşayan Kürtler başta olmak üzere farklı halkların, farklı inançların demokratik haklarını tanımalı. En hayırlı yol budur. İdamlara ve saldırılara devam ederse, kendisi için büyük bir kırılma yaşanır. Kürtler de kendini savunmaktan geri durmaz. Bu, Kürtlerin kendi tercihi değil, kendilerine dayatılmış zorunlu bir sonuç olur. Bölgenin ihtiyacı yeni bir savaş değil, kalıcı bir barış ve diyalog zeminidir.
Rûdaw: Kürtler arası ilişkiler ve ulusal birlik tartışmaları açısından baktığınızda, Kürt siyasi hareketleri ve farklı siyasi yapılar arasındaki mevcut ayrışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Kürtlerin ortak bir ulusal perspektif etrafında daha fazla yakınlaşması için hangi adımların atılması gerektiğini düşünüyorsunuz?
Tuncer Bakırhan: Kürtler arasında ulusal birlik tartışması hiç bitmedi; ama çoğu zaman bir gündem maddesi gibi tutuldu, bir tarih bilinci gibi değil. Kürtler arasında ulusal birlik tartışması yeni değil; uzun yıllardır zaman zaman güçlenen, zaman zaman geri çekilen bir arayış. Oysa ulusal birliğin zihniyet düzeyinde, siyaset düzeyinde ve tarihsel düzeyde ayrı ayrı anlamları var. Açık söyleyeyim, öneminin tam anlaşıldığı kanaatinde değilim.
Ulusal birlik salt bir duygu değildir. Aynı evi paylaşan kardeşlerin birbirini sevmesi yetmez; kimin kapıyı açacağı, kimin faturayı ödeyeceği, misafir geldiğinde kimin ne söyleyeceği konuşulmadıysa, o ev dağınıktır. Kürtlerde ortak dilin geç kurulması, tarihimizdeki asıl trajedilerden biridir. Her seferinde herkes haklı çıkmıştır, ama kimse kazanmamıştır. Kürt siyaseti de artık yalnız bugünün sorunlarına değil, önümüzdeki elli yılın nasıl kurulacağına bakmalıdır.
Buradan açıkça çağrıda bulunmak istiyorum. Kürt halkının özlemle beklediği ulusal birliğin ilk adımlarından biri KDP ile YNK’nin güçlü bir ortaklaşma iradesi göstermesidir. Yılların tecrübesine, kurumlarına ve toplumsal karşılıklarına sahip iki büyük siyasi güç neden ortak meselelerde daha güçlü bir siyasal hat kuramasın? Neden ortak geleceği birlikte savunamasın? Aralarındaki mesele, bir halkın geleceğinden daha mı büyük? Yeni bir siyaset üretmenin zamanı gelmedi mi? Bulunulan coğrafyada daha güçlü bir siyasal zemin oluşmaz mı? Bugün Kürtlere yönelik saldırıların kolay olmasının nedeni Kürtler arası parçalılıktır.
Bu açık bir çağrıdır. Buyurun, öncülük edin, ilk adımı atın. Bu onurlu adımla Kürtlere bayram yaşatın. Hewler ve Süleymaniye arasında dönem dönem yansıyan gerilimler ve ayrı düşme hali yüreğimizi acıtıyor.
Çünkü ulusal perspektif artık kendini dayatıyor. Dünya değişiyor, Ortadoğu yeniden dizayn ediliyor; sofrada oturmayanın adının menüde olduğu bir dönemdeyiz. Böyle dönemlerde küçük hesaplar büyük kayıplara mal olur.
Birliğe ihtiyaç var; ama daha çok, birlikte düşünmeye ihtiyaç var. Ortak akla ihtiyaç var ve tüm bunları yaparken farklılıkları eritmeden bir arada yaşamak mümkün. Ulusal birlik herkesin aynı düşünmesi değil, farklı düşünenlerin ortak meselelerde birlikte davranabilmesidir.
Rûdaw: Ulusal birlik deyince bazı çevreler rahatsızlık duyuyor? Bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Tuncer Bakırhan: Şimdi, bu sözlerimi duyunca telaşlanan, “ne demek istiyor” diye kaygıyla bakan çevreler olabileceğini biliyorum. Tüm samimiyetimle açık söylemek isterim: burada kastettiğimiz birlik, kimseye karşı kurulan bir birlik değil.
Ulusal birliği önce tarif etmek gerekiyor. Kürtler arası ulusal birlikten kasıt, bütün Kürtlerin aynı partiye, aynı örgüte veya aynı ideolojik çizgiye girmesi değildir. Tam tersine; farklılıkları koruyarak, Kürtlerin varlığı, dili, hakları, kazanımları ve geleceği gibi temel meselelerde ortak bir tutum sergilemesidir. Dünyanın hiçbir halkından esirgenmeyen bu hak, yani birlikte hareket etme hakkı Kürtlerden de esirgenemez. Bundan endişe duymamak lazım.
Türkiye’de yaşayan Kürtler olarak tavrımız bellidir ve değişmemiştir: sorunumuzu çözeceğimiz adres Ankara’dır, çözümü de burada, bu topraklarda arıyoruz. Türkiye’nin her bir karışını kendi yurdumuz biliyoruz. Sınırların ötesindeki kardeşlerimizle güçlenecek bir siyasi, kültürel ve ekonomik etkileşim, kimsenin aleyhine değil, herkesin lehine bir kazanımdır. Bugün bile Habur Sınır Kapısı’ndan en çok kazanan Türkiye’dir; Kürdistan Bölgesel Yönetimi topraklarında çalışan, yatırım yapan Trabzon’dan Diyarbakır’a binlerce Türkiyeli var. Yarın Kamışlo-Nusaybin sınır kapısı açıldığında da kazanan yine hep birlikte olacağız: Şam, Ankara ve Kamışlo. Kürtlerin kendi arasındaki birlik ve huzur, bölgedeki istikrarı güçlendirir; bölgedeki istikrar da doğrudan Türkiye’nin güvenliğine ve refahına hizmet eder. Yani bu birlik meselesi bir tehdit değil, Türkiye’nin de yararına olan, herkesin kazanacağı bir zemindir.
Rûdaw: Bu bağlamda Öcalan’ın İran’ın saldırılarına ilişkin size yansıyan bir değerlendirmesi oldu mu? Özellikle saldırıların odağındaki Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne yönelik bir önerisi, bir çağrısı var mı?
Tuncer Bakırhan: Öcalan, İmralı heyetimizle yaptığı görüşmede bu soruyu da karşılayan çok önemli değerlendirmelerde bulundu. Sayın Öcalan’ın görüşlerini dört başlıkta özetleyebilirim. Diyor ki:
Birincisi; Süleymaniye ve Erbil arasındaki parçalı durum sona ermeli. Sorunlar demokratik ilkeler etrafında çözülmeli ve ortaya merkezi bir bölgesel hükümet çıkmalı.
İkincisi; kurulacak bu bölgesel hükümette Kürdistan Bölgesi’ndeki bütün güçlerin ve dinamiklerin söz ve siyaset hakkı olmalı. Çünkü her parçalı duruş, bölgeyi saldırılara daha açık hale getiriyor.
Üçüncüsü; İran, başta Süleymaniye ve Erbil olmak üzere Kürdistan Bölgesel Yönetimi topraklarına yönelik saldırılarını derhal durdurmalı, idamlara son vermeli.
Dördüncüsü; İran, Kürtlerin haklarını tanımalı ve demokratik bir yaklaşım sergilemeli. Türkiye de bu süreçte pozitif bir rol oynamalı. Eğer İran, Kürtlere yönelik saldırı politikasında bir değişikliğe gitmez, idamlara son vermezse, Kürtlerin ulusal birlik ruhuyla kendilerini savunmaktan başka bir çaresi kalmaz. Kürtler bunu elbette başka hiçbir gücün koçbaşı olmadan, kendi iradeleriyle yapmalı. Nitekim Kürt örgütlerinin İran’ın saldırıları karşısında bugüne kadar sergilediği tutum da bu yönde olmuştur. İran bu gerçeği görerek hareket etmeli.
Rûdaw: DEM Parti kongre sürecine giriyor. Kongreden nasıl bir DEM Parti çıkmasını hedefliyorsunuz? Partinin siyasi çizgisinde, örgütlenmesinde veya Türkiye siyasetine yaklaşımında önemli bir değişiklik beklemeli miyiz? Ayrıca siz bir açıklamanızda Demirtaş’ın da kongrede olacağını söylediniz, bu bir temenni mi yoksa bu yönde bir planlama söz konusu mu?
Tuncer Bakırhan: 6 Eylül’de bir kongre yapacağız. 7 Eylül’den itibaren de büyük bir dönüşüm kongresinin hazırlığına başlayacağız. En kısa sürede hem programımızla hem dilimizle hem siyasetimizle hem de kadromuzla yenileneceğiz, güçleneceğiz.
6 Eylül’deki kongre şu yüzden önemli: yeni döneme uygun bir kadroyu, yeni bir yapıyı ortaya çıkaracak bir kongre olacak. Bu yönetim, güçlü bir iddianın hazırlığını yapacak. Ama şunu da net söyleyeyim: bizim asıl hedefimiz bundan sonraki kongreyi sadece bir siyasi parti kongresi yapmak değil. Onu demokratik cumhuriyet hareketinin kongresine dönüştürmek, bu hareketi Türkiye’nin her yerine genişletmek istiyoruz.
Rûdaw: “Demokratik cumhuriyet hareketinin kongresi’’ dediniz. Bu, olağan bir parti kongresinden nasıl ayrışıyor?
Tuncer Bakırhan: Bu süreci sadece silahların susması ve birkaç yasal adımla açıklarsak eksik kalır. Bu süreç Türkiye’de çok şeyi değiştirecek. Siyasetin dili ve dinamiğinden tutalım toplumsal yaşama kadar geniş bir alanda ciddi değişimler yaratacağını düşünüyorum. Bu değişimi doğru okuyan ilerleyecek, günlük meselelere takılıp kalan ise geride kalacak. Bunu söylediğimde eminim birçok insan haklı olarak günceldeki bazı olumsuz örnekleri verecek. Bunları asla önemsiz görmüyorum. Bunlara elbette itiraz edeceğiz ama esas olarak değişen dünya, bölge ve Türkiye gerçeğini de doğru okumalıyız.
Artık silahın, çatışmanın olmadığı bir döneme giriyoruz. Bundan sonra bize düşen görev sadece direnmek değil, bir şeyler kurmaktır. Yeni bir düzen, yeni bir gelecek fikri ortaya koymaktır. Eskisi gibi devam edemeyiz, yeni bir dil ve yeni bir yol lazım. Bundan sonra kim bir şey inşa ediyorsa, kim halka gerçek bir gelecek gösteriyorsa, siyasette söz onun olacak.
Yıllarca “güvenlik meselesi” dediler, demokratik alanı daralttılar, baskıyı meşru gösterdiler, çözümü hep ertelediler. Şimdi bu bahane ortadan kalkıyor. Geriye tek bir yol kalıyor: demokratik siyaset ve halkın çözüm iradesi. Bu bize büyük bir fırsat veriyor ama aynı zamanda büyük bir sorumluluk da yüklüyor. Artık sözümüzün, programımızın, çözme gücümüzün sınandığı bir döneme giriyoruz. Kongreye de bu gözle bakıyoruz.
Öte yandan çerçeve yasanın uygulanmasıyla birlikte Demirtaş, Yüksekdağ ve binlerce arkadaşımız; sürgünden dönecek olanlar ve daha birçok mücadele alanından arkadaşımız siyasi hayata katılacak. Topluma karşı olan sorumluluğumuzu omuz omuza yürüyerek sürdüreceğiz.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.