Bêmirad İrma (1)

Bêmirad (muradını alamamış, gün görmemiş) İrma’ın hikâyesini okumak ve bu arada Diyarbakır’ın sokaklarında, lakaplarında, beddualarında dolaşmak için “Diyarbakır Kızı İrma ve Sarı Pişo”yu mutlaka okumalısınız.

Manisalı kütüphane memuru Nâzım, ilk görev yeri olan Konya’da bir gün galeyana gelip adaşı sakıncalı şairden dizeler okuyunca bavulu eline verilir. Karısı, kocasının çenesini tutamamasından şikâyet eder, “bir türlü akıllanmadı bu herif” diye kaderine yanar. Nâzım sürgün edilir, ailenin mecburi rotasına Diyarbekir yazılır. 1968’in kavurucu yazında, hep bir arıza çıkaran kütüphane memuru ve ailesi soluğu Diyarbekir’de alır ve hayat sahnesinde yeni bir perde açılır.

Nâzım, giyimine kuşamına önem veren bir adamdır. Bir pantalon diktirmek ister kendine, Dağkapı’da meşhur Paris Pantoloncusu’na gider. Süryani Hinne Usta’yla tanışır, isteğini söyler. Hinne Usta, o günlerde dükkânına gelen herkese söylediği mazereti Nâzım’a da tekrarlar:

“Memur Beğ, beni mahsur göresen, elimde işlerim çok fazla. Ulu Cami’nin yanında Yanık Çarşı’da helfem (kalfam) tüken açtı. Ha bahan diktirmişsen ha ona, selamımı da söyle sahan ikram da yapsın.”

Aslında Usta’nın iş yoğunluğu yoktur. Gayesi, daha bir bacak çocukken yanına alıp yetiştirdiği kalfaları Hayrettin ve Bedros’un yeni açtıkları dükkânlarına destek olmaktır. Onları halen çocuğu gibi görür. O nedenle kendisine gelen bazı müşterileri onlara yönlendirip onların da iş yapmalarına ve evlerine ekmek götürmelerine katkı sunar. Nâzım, el mahkûm, Yanık Çarşı’ya yollanır, aradığı dükkânı bulur. Hayrettin ve Bedros ile tanışır.

Hayrettin, Türkmen; Bedros, Ermenidir. Ali Paşa Mahallesi’nden (ayıptır söylemesi, benim de mahallem olur) çocukluk arkadaşıdırlar, bütün ömürleri beraber geçmiştir. Hinne Usta’ya birlikte çırak olmuşlar, terziliği birlikte öğrenmişler, acıyı ve sevinci birlikte tatmışlar, birlikte hovardalık yapmışlar, evlenip çoluk çocuğa karışmışlar ve kendi kanatlarıyla uçma zamanı geldiğinde de birlikte dükkân açmışlardır.

Bedros ve eşi İrma’nın Maria, Anjel ve Arşaluys adında üç kızı vardır. Hayrettin ve Remziye çiftinin ise, dedesinin ismi olan Arif’i taşıyan ama saçlarının sarılığından ötürü çevrede Sarı Pişo (Sarı Kedi) diye çağrılan bir oğulları. Erkek evlât hasreti çeken Bedros ve İrma, Sarı Pişo’yu da kendi çocukları gibi görürler. Şanslı bir çocuktur Sarı Pişo; birçok çocuğun tek bir göz ev özlemi çektiği bir dönemde iki eve sahiptir. İki evin de çocuğudur, dükkânın çırağıdır ve alttan alta Maria’ya da sevdalıdır.  

Ece Ajandası

Hal hatır faslından sonra dükkânda demli çaylar söylenir, sohbet koyulaşıp belli bir güven kıvamına gelince Nâzım’a ne iş yaptığı sorulur. Kütüphaneci olduğunu öğrendiğinde Bedros, Nâzım’a bir teklif sunar. “Bu Sarı Pişo buralarda çırağım diye dolaşi, amma velakin sabahtan akşama kadar yaramazlık peşinde. Günde birkaç saat kütüphaneye gelse, bu yaz tatilinde biraz ilim öğrense, biz de burada kafamızı dinlesek…”

Nâzım önce “benim çalıştığım yer kütüphane, gündüz kreşi değil” diye mırın kırın etse de Bedros Nâzım’ı ikna eder, ona hediye olarak bir pantalon diker. Bilgiye erişmenin çok zahmet gerektirdiği bir zamanda Sarı Pişo bilgi denizine düşer. Nâzım, “eğitim şart” diyen aydınlanmacı bir abimizdir; Ali Paşa İlkokulu 3. Sınıf öğrencisi olan Sarı Pişo’ya hem kitap okutur, hem de etrafında gördüklerini not etmesini ona salık verir:

“Bak sen şu an 1968 Diyarbakır’ında yaşıyorsun. Binlerce yıllık medeniyetlerin yerleştiği, Romalılar, Mervaniler, Akkoyunlular ve en son Osmanlıların hakimiyetinde olan tarihi topraklarda doğmuşsun… Bugünden oturup bu kan davalarını, aşiret kavgalarını, insan portrelerini tasvir edip yazarsan ileride müthiş bir kitap olur. Ben ikibinli yılları belki göremeyeceğim ama sen notlarını alıp bu günleri edebi bir dille yazarsan yakın tarihe bir katkı olur.”

Sarı Pişo pek takmaz bu sözleri, ama babasından ve Bedros amcasından fırça yememek adına, Nâzım’ın verdiği kompozisyon ödevlerini yazacağı bir defter arayışına girer. İhtiyacını İrma’ya söylediğinde İrma ona üzerinde “Ece Ajandası 1965” yazan kalın kaplı bir defter verir. “Al buna yaz!”

Güzeller güzeli İrma, Diyarbekirli kadınların çoğunun okul yüzü görmediği bir çağda, Diyarbekir Kız Enstitüsü’nü bitirmiş kültürlü bir kadındır. Ece Ajandası’na bir süre eşi Bedros’a duyduğu aşkı ve anılarını yazmış, sonra yazmayı bırakmış ama siyah cildini çok sevdiği için bu defterini atmaya da kıyamamıştır. Sarı Pişo “defter” isteyince aklına gelmiş, “hiç olmazsa bir işe yarar” deyip defteri ona vermiştir.

Diyarbekir küçelerinde gezinti

Hülasa 1965 Ece Ajandası, iki kişinin hayatını kayıt altına alır: İrma’nın anılarını ve Sarı Pişo’nun çocukluğunu. Aradan 45 yıl geçtikten sonra Sarı Pişo, 1968-1974 yılları arasındaki günlük hayatını nakşettiği bu notları toplar ve hatıralarından yararlanmak için İrma’nın çocuklarından da müsaade alır. Böylece ortaya bir “anı-roman” kitabı çıkar.

“Diyarbakır Kızı İrma ve Sarı Pişo” (*) başlıklı bu anı-roman, altmışların sonu ve yetmişlerin başında sizi Diyarbekir’in dar küçelerinde adım adım gezdiriyor. Arasına daldığınız sayfalar sizi yaşamın her anının bir tanığı haline getiriyor.

Kitabı okuduğunuzda, Deliller Hanı’nı geçip Şemsiler Kayalığı’nda akşam güneşi ile güneşleniyorsunuz. Direkhaneler’den çıkıp On Gözlü Köprü’ye kadar yürüyorsunuz. Un değirmenlerinin uğultusundan birbirinizi duyamazken Hevsel Bahçeleri’nde günlük sebze-meyve toplayanlarla yoldaşlık ediyorsunuz. Gâvur Mezarlığı’nda ya da Şex Mexeme Düzlüğü’nde son yolculuğuna çıkanlara refakat ediyorsunuz. Saray Kapı’da Küpeli Buz Fabrikası’ndan havlu içinde fileye buz koyup getiriyor, kurumuş boğazınıza buzlu bir can suyu döküyorsunuz. Akşam Sino’nun Lokantası’nda demleniyorsunuz.

Pir Hattab’ta, İmam Akıl Türbesi’nde kızlara hayırlı kısmet, çocuklara terbiye, akıl ve hidayet dileniyorsunuz. Ulu Cami’de, Behram Paşa’da, Ayna Minare’de, Surp Giragos’ta, Meryem Ana Kilisesi’nde ibadet ediyor, kendi dininizden, kendi dilinizden Allaha yakarıyorsunuz. Eşefçiler/Ayşefçiler’de evin ihtiyaçlarını tedarik ediyor, Gazi Kökü’nde çıharıya (pikniğe) gidiyorsunuz. 

Üç film birden

Havşlerde (avlularda) gameş (öküz) gibi yayılıp Halit Kıvanç’ın sesinden maçları dinliyorsunuz. Radyo tiyatrolarında, Arkası Yarın’larda yarını iple çekiyorsunuz. Delikanlılarla Melik Ahmet’te, Balıkçılarbaşı’nda piyasa yapıyor, çaktırmadan sevenlerin yürek yangınına ortak oluyorsunuz. Misafir odasına girdiğiniz için ananızdan ya da ablanızdan kallavi bir fırça yiyor, şehriye gecelerinde dedikodunun hasına kulak kabartıyorsunuz. Kadın hamamına konuk oluyor, orada kız beğeniyor, bohçalarından kimin hangi sosyal statüde olduğunu çıkarıyorsunuz.

1950’de mimar Harrutyan Sarafyan tarafından inşa edilen, o günlerde Balkanların en büyük sineması olan Dilan Sineması’nda Demirbaş’ın yol göstericiliğinde üç film birden seyrediyor, sokaklarda çocuklarla birlikte Cüno’cılar ve Yılo’cilar (Cüneyt Arkın ve Yılmaz Güney taraftarları) olarak ikiye ayrılıyor ve birbirinize giriyorsunuz.  

Görücüye çıkan kızlara “seni isteyenlerin öğünde çıllaka (şımarık) olma” diye tavsiye ediyorsunuz. Her kadının hayalini kapı kitleme bir evin (müstakil bir ev) kapladığını görüyorsunuz. Mutluluğu da hüznü de düğünü de ölümü de tek başına yaşamıyor, bir mahalleyle paylaşıyorsunuz. Düğün evinde oynuyor, yas evinde ağlıyorsunuz.

Beddualar ve lakaplar

Yakası açılmadık küfürlere, başka bir yerde rast gelmeyeceğiniz beddualara muhatap oluyorsunuz. Gorunuzda tik oturuyor, kor ocağ kalıyor, şıtıl gidiyor, kafılkedeya geliyorsunuz. (Mezarında dik oturasan! Çocuğun olmasın, soyun kurusun! Fidan gidesen, kısa ömürlü olasan! Yedi belaya denk gelesen, türlü belalar başına gele!)

Bir kere kondu mu ömür boyu sizi takip eden orijinal mi orijinal lâkaplarla hemhal oluyorsunuz. Kırkayah Veysi, Çütkafa Mendo, Kırıh Şexo, Şorikli Fate, Yamya Mıho, Guri Keçel Alo, Pışo Meheme, Belengaz Leylo, Kuşbaz Garbis, Avel Kemal, Ahmo Çırto, Tope Meyro, Lastik Ali, Cımbıl Hakko, Artist Yılo, Hırçıkli Siranuş, Yanpiri Neco, Şaşo Hımpo, Pozveren Ahmet, Çirtik Zelo, Şorik Veysi ile tanışıyorsunuz.

Diyarbekir deyince lâfın önünü almak zor tabii; daha bunun yemekleri, velileri, delileri ve tüm bu hikâyenin bir de karanlık tarafı var. Hayat bu kadar naif değil ne yazık ki! Bêmirad (muradını alamamış, gün görmemiş) İrma için de öyle…

Onu da haftaya konuşalım.

* Arif Özavcı, Diyarbakır Kızı İrma ve Sarı Pişo, Frezya Yayıncılık, Ankara, 2020. 

Önceki İçerikAli Babacan: ‘O kadar hızlı bir U dönüşü ki yetişebilene aşk olsun’
Sonraki İçerikReformun ömrü kısa oldu