Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Deyimlerle dünyanın gerginliği: Asabiyim Ben

Deyimlerle dünyanın gerginliği: Asabiyim Ben

Yüzyıllardır deyiverilen deyimler, atasözleri toplumsal tansiyonun da ifadesi. Her dilden çeviri olanağı, pek bilmediğin dünyaların sinir sistemini de önüne açıyor. Bu ortamda başka ülkelerden, onların deyiverdiklerin bahsetmek, “farzımuhal” de daha emniyetli sanki. Lâkin bugün “emniyetli” yollar da netameli. Kara mizah… İdeali haberini, yazını “Emniyetsiz”, yani Emniyet’e filan götürülmeden yazabilmen!
3
Foto: “Asabiyim Ben” filminde Ricardo Darin otoparktaki gişe sahnesinde…

Geçen pazar “Dehşet bi şey” yazımda teknolojinin kullanıma göre değişen yüzlerine değinirken, müzik, ses, görüntü sistemleriyle, bilgiye anında ulaşma gibi sonsuz olanaklarıyla keyifli hâllerinden söz etmiştim. Bilhassa mesaisi klavyede geçen gazetecilere, yazarlara sağladığı kolaylıklardan da…

Her dilden anında çeviri ve dev sözlüklerle, yapay zekâyla anlamını araştırma olanağı, pek bilmediğin dünyaları da önüne açıyor. Dünyaya açılan pencereler, düşüncelere, haberlere, yazılara da nefes aldırıyor. Bugünün ortamında yazılarında başka ülkelerden, “dil”lerden bahsetmek, oralardan örnekler, “farzımuhal” de biraz(cık) daha tehlikesiz sanki.

“Emniyetsiz”in emniyeti…

Yüzyıllardır deyiverilen deyimler, atasözleri toplumsal tansiyonun da ifadesi zira. Yepyeni, hoş metaforlar açılıyor önünde. Derdini söz sanatlarıyla, deyimlerle, alegori, teşbihle, başka bir yere, kişiye atfederek “telmih”le, îmâyla, istiareyle ifade etmek, baskı, sansür dönemlerinde sık kullanılan “Ezop dili”ne (¹), usûlüne başvurmak daha emniyetli görülüyor.

Lâkin böyle bir ortamda bilhassa haberci, yazar için “emniyetli” yollardan bahsetmek de netameli. Kara mizah… İdeali haberini, yazını “Emniyetsiz”, yani Emniyet’e filan götürülmeden yazabilmen!

“Kızım sana söylüyorum…”  

Bu bağlamda deyimlerimizin, atasözlerimizin, “argo”nun dünyadaki karşılıkları da dikkatimi çekiyor epeydir. Farklı kültürlerin deyiverdiklerinin yanında bazen atasözü kardeşliği de hoş… 

Tam yeri-zamanı gelmişken “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla”nın bire biri İspanyolların da atasözüymüş mesela: “A ti te lo digo, hijuela; entiéndelo tú, mi nuera”. 

Adamımız Pedro Sanchez’in “Biz barışın, demokrasinin ve özgürlüğün tarafındayız” diyerek ABD’ye, İsrail’e gösterdiği tepkiyi Türkiye’de böyle de okumak gerek. Hak hukuk, demokrasi, özgürlük deyince sivri ucu bize de dokunuyor elbette.  

“Avrupa’yı dörtnala geçmek”

Ama Sanchez’i alkışlarken, açıklamasındaki alt metinleri, öyle meseleleri dörtnala geçtik maalesef. Tepelerde yankılanmadı bile. O da Rusya’dan dünyaya yayılan bir deyim zaten:  “Galopom po Yevropam (Galop po Evropa)”. Anlamı derin, “Avrupa’yı dörtnala geçmek”… 

Dillerin, kültürlerin mânâda buluşmasının da bir örneği. Dörtnala Viyana kapılarına dayanan, “bin atlıyla Tuna’yı kafilelerle, çocuklar gibi şen geçen, o semte yedi koldan şimşek gibi atılan” Osmanlı için de mânâlı… Avrupa’yı bugün kuşbakışı değerlendirenler için de.

Pürtelaş “at katili” olmayın 

O deyim 1928’de Avrupa’ya giden Sovyet şair Alexander Zharov’un -hızlı ve yüzeysel gözlemlerini anlattığı- makalesinin başlığıyla dile yerleşiyor. Yazar Maksim Gorki ise epeydir Avrupa’da. Jarov’un Pravda’daki o yazısını görünce dayanamıyor. 

Zharov’un yazısını “sığ, yüzeysel, şabloncu” vurgularıyla sert, biraz da ironiyle eleştiriyor. Ana fikri özellikle gazetecilere, yazarlara; önemli meseleleri dümdüz, dörtnala geçmeyin. İspanya’daki karşılığı daha sert, “a matacaballo”: “At katili”… Düşüncesiz bir hızla, pürtelaş “at”ı öldürmeyin. 

Deyimler kifayetsiz kalırsa… 

Bu yazım vesilesiyle bir süredir ekranlarda, haberlerde, sokakta gezinen “zıvanadan, şîrâzesinden, çığırından çıkmak”, “cılkını çıkarmak”, “tutar tarafı kalmamak” deyimlerinin dünyadaki karşılıklarına da göz atıyorum. Zira tanık olduğum hayatlar deyimlerimizin de kifayetsiz kaldığını düşündürüyor bana. 

Kısa süre önce (5 Nisan) Başkan Trump’ın İran’a çifte sinkaflı, Allahlı, cehennemli “X” mesajı Serbestiyet’te “Trump zıvanadan çıktı” başlığıyla haber oluyor misal. Yine yeniden… Örnek zıvanasız, şîrâzesiz olunca deyimi de popüler. “Unhinged (menteşesiz)” deyimiyle dünyanın başlıklarında da sallanıyor. 

Çarşı-pazarda deyim alışverişi 

Bazı haber kanallarında her gün çarşı-pazar da var mesela. Dümdüz anlamıyla “âhım şâhım” bir deyim pazarı, alışverişi aynı zamanda. Hâli, duruşuyla hayattan da emekli görünen yaşlıca bir adamın “Bu iş zıvanadan çıktı” mırıldanması ekranda… Bir kadın da başını zıvanasından çıkmışçasına sallayarak katılıyor bu deyime.  

Beni de sarıyor yine düşünceler: “Hangi iş acaba?..” “Zıvanası”ndan yani bir parçanın yerine oturmasını sağlayan oyuğundan, milinden ,düzeninden, “menteşe”sinden çıkan işler güçler o kadar çok ki… Hepsini saymak, sıralamak için kapsamlı ön çalışma gerek.

“O sesle yıkılıyor dünyan” 

Şubat 2026’da deyimleri netameli olan salatalık, kabak da çığırından çıkmış, domates, biber, patlıcan da teraziye gelmiyor. Barış Manço’nun şarkısındaki gibi “sokaktan gelen o sesle yıkılıyor dünyan /bir anda bütün dünyan kararıyor”.

Belki ızgara-bıçak temposuyla pazarı saran “ritim kokoreç”inin pahalılığı, belki kuytudaki gencin cep telefonundan okuduğu “demeç”in ucuzluğu. Haberlere pazar dağılırken atılan “cılkı çıkmış” domateslerin, sebzelerin arasından “yenilebilir, en azından yemeğe katılabilir” olanlarını toplayanlar da konu oluyor. 

Olur olur, bal gibi olur

Sonra diğer haberler akıyor aynı ekrandan… Mırıldanıyorum, “Tutar tarafı kalmadı”. Tuhaf, garip demekle de olmuyor. Zira artık tuhaf, garip de durmuyor sanki. Eskiden birçok dergide, gazetede köşe olan “Tuhaf ama gerçek”, bugün “köşe, haber başlığı” olamayacak kadar sıradan. “Gerçek ama tuhaf” desen, yok yine kurtarmıyor. Gerçek ne, gerçeği nedir, nerededir o da pek belli değil.

Skandal, rezâlet filan deniyor da… Onlar da çoğu kez lâfügüzaf, temcit haberciliği… Haberini okutmak için medya “yeni skandal, taze rezâlet” başlıklarıyla dolu. Okuyorsun bazen, “Yeni değil ki”… Eleştirsen “Üçüncü yeni” diyecek belki editör. 

Başlık “Bu kadarı olmaz!” mesela; okuyunca “Olur, olur bal gibi olur”… Ölçü kaçmış çünkü, tartıya da gelmiyor. Bakkalın “tartıya parmak bastırma” usulsüzlüğü-yolsuzluğu bile eski filmlerde… Parmak izi tüm etiketlerde, her terazide o kadar çok, koca parmaklar o kadar baskın ki, bakkala sıra gelmiyor. “Ayarını bozduğun kantar gün gelir seni tartar” mı demeli

Canını çıkarana kadar… 

Bütün bunların dünyadaki karşılıklarına bakıyorum ben de; biraz delirince onlar ne diyorlar? Batı’da en popülerlerinden birisi -zıvanadan çıkmanın da karşılığı olan- “raydan çıkmak”. Bizde de öyle tabii. 

Trump’ın -hemen- yanında, Elon Musk’ın 20 yıllık Twitter’ı satın alıp adını “X”  koyduğunda maruz kaldığı deyim de bu misal. “To run it into the ground” deyimi ise kullanışlılığı ve kullanım alanının genişliğiyle dikkatimi çekiyor. 

Bir şeyi, bir bahaneyi, tezi “canına çıkarana kullanmak”, “tüketmek”, “artık sıkmak”, “batırana kadar kötü yönetmek” anlamlarında da kullanılıyor ki… Ekranlardaki taarruz ve savunmalarda sık duyduğumuz bazı meseller, deyimler, atasözleri de o havada. 

Başkan Trump’a da sık yöneltiliyor. “Trump’ın iflas eden eski işlerine (kumarhaneler vb.) atıfta bulunarak, devlet kurumlarını, ekonomiyi de şirket gibi yönettiğini, ‘batırana kadar’ yönetme riski taşıdığını” savunan değerlendirmeler çok.

Dikiş yerlerinden sökülmek 

Böyle durumlarda “beyond repair”, yani “tamir edilemez, düzeltilemeyecek kadar bozuk” deyimi de yaygın. Bizdeki “umutsuz vaka” tabirine uyan “a lost cause” da… “Failing apart at the seams (dikiş yerlerinden sökülmek)” de uluslararası dağarcığımızda güncellenebilir. 

“Not a leg to stand on (Dayanacak tek bir bacağı bile kalmamak)” desen bizde de her koltuk sallanıyor. 16. Yüzyıl’da İtalyan düşünür Giordano Bruno’ya atfedilen “İlk düğmeyi yanlış iliklersen, diğerleri de yanlış gider” de bugün dünyanın derdi. Tüm düğmeleri parmağının altında tutan liderlere de nazire.

Trafik polisinin zıvanası…

Bütün bu deyimleri yeni trafik düzenlemeleri de güncelliyor esasında. Öncelikle “zıvanadan çıkmak”a bizim kuşak trafikte doğrudan tanık. Ta 1960’larda trafik polislerinin içinde durduğu silindirik varillerin adı zıvana. 

Hem el kol hareketleriyle trafik yönetimi, otoritesi rahatça görülüyor, hem de ezilmekten korunuyor biraz. Trafik polislerin sürücülere “Beni zıvanadan çıkarma” uyarısına da atıf. O günlerin meşhur “Pop-Fay-Puro” üçlemeli deterjan-sabun reklâmı (²) da zıvanaya çıkmış. 

Trafik mevzuatında peş peşe açıklanan, bazısı kamuya anında yasak ve cezayla uygulanan düzenlemeler,“deneme-sınama-olmadı geri çekme” süreci de sosyal medyada deyimleri körükleyen bir gerginlik alanı. 

“Vergileme yolma sanatı”

Trafikteki “yeni düzenleme” serilerinin sinirlere baskısının başka bir yönü de haberlerle karşımızda. 2026’nın ilk iki ayında kesilen trafik cezaları, tüm yıl için hedeflenen bütçe gelirinin üç katını aşarak (1 trilyon lira) rekor düzeye ulaşmış. (Birgün, 18 Mart 2026, Cumhuriyet, 19 Mart 2026) 

Bu durum “gizli vergi”, gelir, bütçe açığına “ceza yaması” gibi başlıklarla da eleştiriliyor. Hani trafik suçlarına karşı etkili tedbirler almak elbette önemli de öncelikli amaç o mu acaba! 

Dünyada bu gibi meselelerin de deyimleri, hatta münasebetsiz benzetmeleri, aforizması bile var: 

“Vergileme sanatı kümestekileri bağırtmadan daha fazla tüy yolma sanatıdır”. El âlem 400 yıl önce deyiveriyor işte. 17. yüzyılda Fransa Kralı XIV. Louis’nin Maliye Bakanı olan Jean-Baptiste Colberte atfediliyor.

Altı asabi hikâyenin beşi trafikte

Deyimlere “Tavşana kaç, tazıya tut”lar, “üzümler bağcılar”, “minareler kılıflar” da ekleniyor kendiliğinden… Yazımın başlığını geniş perdeli, “renkli sinemaskop” yapan ise yıllar önce seyrettiğim bir film; 2014 yapımı “Asabiyim Ben”. Arjantinli yönetmen Damian Szifron’un filminin orijinal adı “Relatos Salvajes”; tam çevirisi “vahşi, yabanî hikâyeler”. Yapımcısı da Pedro Almodovar.

Filmdeki altı asabî hikâyenin beşi trafikle ilgili esasında… Yolcu uçağında başlıyor, yol kenarındaki bir restorana uğruyor, zengin bir ailenin oğullarının yaptığı kazayı örtbas etme çabası ve savcıya kadar giden rüşvet süreciyle sinirler iyice geriliyor, ölümcül “yol kavgası”nda kıyamet kopuyor. 

Her derde aynı cümle… 

“Bombita” hikâyesinde ise hiçbir park yasağı uyarısı olmayan ve her zaman park ettiği bir yerde arabası çekilerek yüklü trafik cezasına çarptırılan bir adamın (Ricardo Darin) psikolojisi, “dönüşümü” anlatılıyor. Arabasının çekildiği özel bir şirketin otoparkına gidiyor önce. Gişede herkese aynı cümleleri tekrarlayan görevliye durumu anlatıyor ama nafile. 

Artık ceza kesilmiş, ok yaydan çıkmış bir kere; gişe memuru ilgisiz bir tavırla standart cümlesini kuruyor: Arabasını almak için önce yüklü çekici ücretini ödeyecek, ardından da cezayı… Yoksa katlanarak faiz… İtirazını başka yerdeki ofiste, başka bir gün ve saatte yapacak, olmadı dava açacak, sonra o bürokrasinin fermanını bekleyecek. 

“Vatandaştan Özür Dileme Ofisi”?

Derdini izah etmeye çalışsa da mümkün değil. Gişe memuru buz gibi… Haklı olduğunu bilen adam giderek sinirleniyor; “Bana başka ofis lazım değil. Beni haksız yere bu kadar uğraştırdıkları için ‘Vatandaştan Özür Dileme Ofisi’ gerekli. O nerede?..”

Bir yol bulabilmek için yasayı, bu işleri bilenlere de danışıyor. Lâkin aldığı yanıtlar da sinir bozucu: “Hükümet böyle cezalarda şirketlerin de yolunu bulmasına izin veriyor. Seçtiğimiz yetkililer de bunlardan, vergilerden paylarına düşeni alıyor.  Korkunç bir şey ama durum böyle… Sadece iki seçeneğin var: Hepsini ödeyip kafanı yormayacaksın ya da kalp krizi geçireceksin.” 

“Nörolojik kahkaha” tehlikesi

Haksızlıkların, yozlaşmanın, bürokrasinin, yolsuzlukların, adaletsizliklerin insanı ne hâllere getirdiğini, neye dönüştürdüğünü “Öfkeyle kalkan zararla oturur”, “Keskin sirke küpüne zarar verir” kıvamında işleyen film kara mizahıyla da harika. 

İnsanı asabî asabî gülümsetiyor, hatta bir anda kahkaha attırıyor. Lâkin “kahkaha”ya gelince maalesef o da Türkiye’de kapsamlı, ayrı bir yazının konusu. Zira hem “toplumsal bir arıza” olarak görülebilen, hem de sonradan ortaya çıkan, -dilerim- gelip geçici olan “ârızî bir mevzu. Tehlikeli de… Tehlikeleri arasında “nörolojik kahkahalar” filan da var. Gelecek pazar “kahkahalarla” devam edeceğim. 

————————————————————————————————————————————-

(¹) M.Ö. 6. Yüzyıl’da yaşadığı varsayılan Ezop’un masalları, politik alt metinleriyle bir “dil”, anlatım biçimi olarak da hayata yerleşiyor. Hep kurdun haklı çıktığı “Kurt ve Kuzu” masalı, kendilerini bir kral isteyen kurbağaların trajedisi, “aslan(ın) payı”, aç kurt ile boynundaki tasma sayesinde tok köpeğin hikâyesi birçok deyimin, atasözünün de temeli. Ama Ezop’un dili yüzünden uçurumdan atılarak öldürüldüğü rivayeti de akıllardan çıkmamalı. 

(²) Zıvanada da reklâmı olan Gaziantep Nizip’li eczacı, sanayici Necip Akar iş dünyasının en renkli isimlerinden birisi. İstanbul’da 1950’lerde küçük Puro sabunlarını uçaktan bile attırıyor.

Ağabeyi Cemil Akar’la ortak şirketleri “yerli icat” ürünleriyle de çok ünlü. Fay’ın yanında satış rekorları kıran, işporta tezgâhlarında bile satılan Gripin, Opon ilaçları, Necip Bey diş macunu (Radyolin),  Necip Bey kremi, şampuanı, briyantini,  Paro çocuk maması gibi ünlü yerli markalarda imzası var. Akar’ın 18 Haziran 1957’de, 53 yaşındayken teknesinde boğularak ölümü ise gazetelere koyu bir soru işaretiyle haber oluyor. 

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın