‘Doktor Abla’ olmayı ve ölmeyi en çok istediği yerde hayata veda etti

Muhafazakâr camianın ‘Doktor Abla’sı Ayşe Hümeyra Ökten, Cumhuriyet tarihinin ilk başörtülü doktoruydu. Türkiye Diyanet Vakfı’nın ansiklopedisinde bile “Celal Hoca” lakabıyla yer alan Celaleddin Ökten’in kızı olan Ayşe Hümeyra Ökten 96 yaşında, olmayı ve ölmeyi en çok istediği Medine’de vefat etti. Ökten’den geriye arşivlik hatıralar kaldı.

İstanbullu Ökten ailesi, Cumhuriyet’in ilk döneminde kamusal alandan elini ayağını çeken dindar kesim içinde önemli bir istisnaydı. 1925’te Fatih Atikali’de, iki katlı bir konakta dünyaya gelen Hümeyra Ökten, o ailenin fertlerinden biriydi.

Babası, Türkiye Diyanet Vakfı’nın ansiklopedisinde bile “Celal Hoca” lakabıyla yer alan, İmam Hatip liselerinin kurucusu Celaleddin Ökten’di.

Babası Mahmud Celaleddin Efendi

Osmanlı’nın son müderrislerinden, Cumhuriyet’in ise önemli eğitimcilerinden olan Mahmud Celaleddin Efendi, Nurettin Topçu’nun, Mehmet Akif Ersoy’un ve Mahir İz’in yakın ahbabıydı. Hümeyra Hanım babasını şu cümlelerle anlatıyor:

“Babam sopa gibi doğru olanlardandı. Bazen Ankara’dan öğrencilerle ilgili ‘İltimas yap’ falan diye haber gelir; hak etmiyorsa asla yapmazdı. Böyle olduğu için de hep bir mektepten başka bir mektebe dolaşırdı.”

babası
annesi

CHP burs sağlamış

Kız lisesinden sonra İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne giden Ökten, okul yıllarından kesitleri Nevin Meriç’e anlatmıştı:

“O zamanlar kapşon diye bir moda çıkmıştı. Boyun atkıları ortadan dikilir, kapşon olurdu. Ben liseye giderken onu takar, böylece Mayıs’a kadar başım örtülü olurdu. Bazen sıcaklar olur, arkadaşlar onu çekerdi, ben de düzeltir örterdim. Üniversitede kapıya kadar öyle giderdim.”

Ökten’in Cumhuriyet’in ilk kadın milletvekillerinden Fatma Memik ile Laleli tramvayında karşılaşması, CHP’den burs almasına vesile olmuş:

“Ekim ayında tramvayda gidiyorum. Bir de baktım Fatma Memik Hanım da tramvayda. Beni görünce yanıma geldi, konuşmaya başladık; ‘Tıbbiye ikinci sınıfa geçtim, okuyorum’ dedim. O zaman ‘Biz Halk Partisi olarak burs veriyoruz, adresini söyle, sana da burs gönderelim’ dedi. İşte o vesileyle bursu duydum. 50 lira burs verdiler. Ben de kitaplarımı aldım. İşte iki sene aldığım yalnız bu burs oldu ama fikir ayrılığından Halk Partisi’ne rey vermedim. Çok dindar bir hanımdı. Hali vakti yerinde bir ailedendi ama siyasete girmiş, Halk Partisi mebusu olmuştu.”

Türkiye’nin ilk başörtülü doktoru Ökten, üniversiteden sonra mesleğini nasıl icra edebilmiş?

“Başörtüsü için kariyer yapmayıp çalışma hayatına atıldım. İlk Taksim dispanserinde örtemedim. Sonra Sarıyer dispanserine tayin oldum. Orada başhekimdim, benden başka doktor yoktu, rahatça başımı örttüm.”

Fakat bir gün dispanseri denetlemek için bir müfettiş gelir:

“Müfettiş geldi ama dispanserin düzeninden memnun oldu. Raporunda başörtümden bahsetmemiş. Kanunen yasak yoktu ama baskı vardı.”

İzmir’den Mekke’ye giden yol

“Hastanede aylık nöbetçi listesi asıldığında hastalar benden evvel listeye bakar, nöbetçi olduğum geceler çok sevinir, adeta bayram eder, hep ‘Doktor Hanım ayağın hacca, Mekke’ye, Kâbe’ye varsın’ diye dua ederlerdi.”

Demokrat Parti döneminde Hac yollarının açılmasıyla birlikte Kızılay Mekke’ye gidecek kafileler için 1953’te kutsal topraklara gönderilecek doktorlar aramaya başlamış ve klinikte akla ilk onun ismi gelmiş:

“Üniversitede başım açıktı ama namazlarımı gizli kılardım. Müslümanların aleyhine söylenen sözlere karışmaz, münakaşadan hoşlanmazdım. Bunlardan dolayı kimse benim dindar olduğumu, ibadet yaptığımı bilmez sanırdım. Ama öyle değilmiş, yine de anlamışlar. Baş asistanımız Servet Bey, ‘Hümeyra dindardır, gider’ demiş.”

İstanbul’dan kalkıp ilk İzmir, sonra İskenderiye limanına uğrayan vapur Süveyş kanalında bir gün beklemiş, İsmailiyye şehrine uğradıktan sonra fırtınalı bir yolculukla Cidde’ye varmış.

1953 yazında Hicaz’da geçirdiği zorlu bir ay, Ayşe Hümeyra Ökten’in hayatının dönüm noktası olmuş. Bir daha kutsal topraklardan kopamamış. Böylece, seneler önce silikleşmiş “mücavir” kelimesini yeniden tedavüle sokmuş.

Mücavirlik geleneği

Kelime anlamı ‘komşuluk eden’ olan mücavirlik, Peygamber’e komşu olmak için yaşadıkları yeri terk edip Medine’ye ve Mekke’ye yerleşen Müslümanlara deniyor.

16. yüzyılda Hicaz’ın fethinin ardından sayısı oldukça artan mücavirler, imparatorluk topraklarının her köşesinden kutsal topraklara akıyor, zorlu şartlara ayak uydurarak mesleklerini icra etmeye çalıştıkları şehrin gelişmesine katkıda bulunuyorlardı.

Hümeyra Ökten 50’lerin sonundan itibaren Suudi Arabistan’da yaşamaya başladı ve çok geçmeden Türk komünitesi denince akla gelen ilk isim oldu. Onun gibi arkadaşları da Arabistan’da oturma izni alabilmelerini sağlayacak Arap kefiller ve deliller bulup senenin büyük bir bölümünü kutsal topraklarda geçirmeye başladı. Böylece Suudi Arabistan’da, kendi ülkesini sayfiye olarak kullanan bir Türk popülasyonu oluşmaya başladı.

Cumhuriyet’in ilk senelerinde oldukça azalan mücavir sayısı, 1970’lerin başında S. Arabistan’ın petrol kazancının 3’e katlanmasından sonra yeniden artmaya başladı.

1979’daki Kâbe baskınında rehin alınan cemaatteydi

Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevi etrafındaki Türkçe tabelaların yerlerine yerleştirilmesine de Ökten ön ayak oldu. ‘Doktor Hanım’ın vapur yolculukları, tedavi ettiği şahsiyetler, Beyrut ve Şam anıları yakın çevresinin çok iyi bildiği şeylerdi. Fakat şahit olduğu tarihi olayların başında hiç kuşkusuz 1979’daki Kâbe baskını geliyordu.

Medineli gençlerle Yeni İhvan adında bir örgüt kuran eski Kraliyet memuru Cüheyman, 200 kadar takipçisiyle bir sabah namazı sonrası Mescid-i Haram’ı ele geçirip ezan okunan megafondan Muhammed el Kahtani’nin mehdiliğini ilan etmiş, kutsal mekânda iki hafta boyunca süren çatışmalara müdahale için Fransa’dan özel tim getirilmişti.

“Mehdi gelecekmiş dediler”

Baskının ilk gününde rehin alınan cemaatin içerisinde Hümeyra Ökten de vardı:

“İmam sabah namazını kıldırdı. Akabinde tespih çekip dua ederken, birden silah sesleri duyuldu, üç beş derken çoğaldı. Mermiler tavanlara vuruyor, oradan oraya sekiyordu. Artık bu işin tadı kaçtı, tehlikeli oldu diye düşündüm ve ayağa kalktım. Ama askerler müdahale edip oturttular.

“Onlar bir aralık gidince kapıya yöneldim, baktım kapalı, önünde de asker var, ‘Memnu!’ dedi. Hoparlörden bir ses geliyor ama çok gürültülü, parazitli, anlayamıyoruz. Arada bir ‘Allahu ekber’ sesleri duyuluyor, insan korkuyor tabii. Suriyeli bir grup ‘Mehdi gelecekmiş’ dedi.”

Ökten ilerleyen saatlerde Merve tepesinin duvarından bir çıkış boşluğu bulmuş:

“Çıkıştan meydana ilerlerken birden üzerimize ateş açıldı. Ecyad kalesinden içeridekilere top atılıyor, Harem’deki minarelerden de dışarıya. Top atılırken ‘Şimdi minareler yıkılacak’ diyorum, ortalığın tozu dumanı dağılınca bakıyoruz ki minare yerinde. ‘Oh şükür!’ diyoruz. Bu şekilde bir hafta Harem’e gidemedik. Baskını bitirmek için dışarıdan müdahale yapıldı. Birçok asker ve hacı öldü. Cesetleri gece dışarı bırakıyorlarmış ama cenazeyi almaya gelenleri de vuruyorlarmış.

“Baskını bitirmek için Safa tepesinin üst kısmından tankları yürütüp ikinci kata girmişler. Tankın arkasından da asker girmiş ve üst katı halletmiş, sonra alt katı temizlemişler ama tankların giremediği bodruma inemediler. Asiler yedi sekiz gün aşağı katta oturdu. Üst katta ise namaz kılındı, tavaf yapıldı ama ancak on beş, yirmi kişi vardı. Sonra Türk işçileri ‘Biz üstten delik açıp gaz verelim’ demiş. Bunun için 50-55 delik açmışlar. Neyse gazdan hepsi bayılınca inip topladılar.”

Kâbe yolundan caydıracak birçok olaya rağmen o tam tersini yaptı, Türkiye’deki doktorluk görevinden emekli olduktan sonra artık vaktini daha çok Mekke ve Medine’ye ayırmaya başladı.

Türkiye’de bulunduğu zamanlarda ise onun ev sahipliğinde toplantılar düzenlenirdi. Aylık olarak yapılan bu toplantılara şehirdeki muhafazakâr camiadan kadınlar katılır, Nakşilere özgü Hatm-i Hacegân halkası yapılırdı.

Türkiye’ye gideceği zamanlarda, önceden duyan sevenleri birbirlerine telefonda haber verirken hep şu ikili cümleyi birlikte kullanırlardı: “Doktor Abla Türkiye’ye geliyormuş…” “Ama uzun kalmayacakmış…”

Çünkü ‘Doktor Hanım’ Hicaz’da olmadığı her günün hesabını yapıyor, hayatının orası dışında bir yerde son bulması ihtimali onu ürpertiyordu.

Bütün mücavirlere özgü olan “ya bir şey olur da geri dönemezsek?” telaşının ardında, geçmiş zamandaki sefer hayallerini suya düşüren savaşlar, Ortadoğu siyasetinin asla öngörülemez doğası ve Kraliyet yönetiminin keyfiliği vardı.

Ama Ökten için hayat mutlu sonla bitti. Dünya ve ahiret hayatında komşu olmayı istediği Hz. Muhammed’in şehrinde, 96 yaşında vuslatı yaşadı.

Önceki İçerikAli Babacan hastaneye kaldırıldı
Sonraki İçerikBruno Taut’un evi?