Bruno Taut’un evi?

Eşi olmayan bir bina daha emlak piyasasında, dolayısıyla geleceği belirsiz. Peki ne işe yarar böyle bir ev?

Eşi olmayan bir bina daha emlak piyasasında, dolayısıyla geleceği belirsiz. Peki ne işe yarar böyle bir ev?

Eşi olmayan bir bina daha emlak piyasasında, dolayısıyla geleceği belirsiz. Peki ne işe yarar böyle bir ev?

Elinde iktidar gücü olanların bir binanın veya yerin kıymetini bilmeyen tasarruflara kalkıştıklarında bizim gibi dünyası o binalarla kurulmuşlarda bıraktığı çaresizliği en son Ayasofya ve Kariye’de yaşadık: Bize nefes tüketip mürekkep harcamaktan başka rol düşmüyor. Ayasofya dolayısıyla sırf Ada Berktay’ın ve benim bu sitede yazdıklarımız orta boy kitap eder.   

Kariye

Ertegün evi                                       

Ama iş siyasi iktidarın genellikle de gündem saptırıp kamuoyunu oyalamak üzere yaptıklarından ibaret değil. Bir de herhangi bir nedenle kültür varlığı bir binanın ona özenip yaptıranların elinden çıkması gibi durumlar o binaların varlığını tehtdit edebiliyor.

Mica&Ahmet Ertegün
Ertegün evi iç dünyası

Bir süre önce çok özel dünyaları olan Mika&Ahmet Ertegün çiftinin 1970’lerde Amerika’daki hayatlarına Türkiye’den eşlik etmek üzere Bodrum’da Turgut Cansever’e yaptırdıkları ev el değiştirince de endişe etmiştik. Tabii ki satanın ve alanın hayatına karışacak halimiz yok. Dilediklerini yaparlar.

Ama Bodrum’un merkezindeki köhnemiş yan yana birkaç parselin kalıntıları ve bahçelerinden çiftin hayalleriyle Turgut Cansever’in mimari dünyasının bir araya gelmesiyle meydana gelmiş o ev, o yaşantı olmadan nasıl devam eder endişesi de geçersiz olmasa da; o evin yeni sakinleriyle kurulacak yeni hayatıyla varlığını sürdüreceğinin kabullenilip sineye çekileceği gerçeği ortada.

Taut evi                                                                          

Yine benzeri bir durumla karşı karşıyayız. Bu kez iş biraz daha karmaşık. Çünkü araya başka yaşantılar girmiş. Evi yapan kısa süre yaşayıp 80 yıl önce ölmüş. Arada yaşananları bilmiyorum. Ama modernizmin öncü mimarlarından olup nazizme tahammülsüzlükten Türkiye’ye sığınmış Alman mimar Bruno Taut’un Ortaköy Emin Vafi korusunda kendine yaptığı ilginç ev satılık.  

Evin tasvirine programıyla başlarsak: zeminden ayaklarla yükselerek koruya gömülmüş arkasından köprüyle girilen zeminden kopuk bir ev bu. İlk boğaz köprüsünün Ortaköy’e kavuştuğu yamaçtaki Emin Vafi korusunda  bulunuyor.

Yamacı eve bağlayan köprünün ardındaki girişin devamına yatak, servisler vs. dizildikten sonra nihayetinde manzaralı oturmanın olduğu bir düzeni var.  Ama evin sırrı ancak o salona varınca ele veriyor kendini. Orada bulduğumuz şey sadece panoramik manzara değil. Bir de köşede servis merdiveni gibi bir merdiven var ki, evin yapılış motivasyonu da onda saklı.  Evin baş odası üst kattaki çalışmanın düzeni de alttakinin paraleli olarak boğaza nazır panoramik pencereye göre kurulmuş. Çokgen kenarlı pencereye yaslı bir çalışma masası boylu boyunca dönüp sarıyor odayı. Belli ki çatı arasından türemiş bir artık mekânın değerlendirilmesi değil burası. Çalışma odaklı yaşayan içe dönük birinin esas yaşam alanı burası. Ev de muhtemelen bu çalışma odasından başlayarak kurulmuş.     

Toji Pagoda-Kyoto
Taut evi planları, solda giriş katı, sağda çalışma odası
Taut evi boğaz cephesi
Taut evi, salon
Taut evi çalışma odası

Eve dışarıdan bakılınca bir de tuhaflığı var: Pek boğaz binasına benzemiyor. Dahası yerine yabancı bir karakteri de var. Taut’un fikri angajmanlarına paralel olarak uzak-doğunun pagoda namlı dini binalarını andırıyor. Binanın üzerinde onu koruyan bir tek çatısı yok. Her kat kendi çatı saçağıyla tanımlanmış. O kadar da yüksek olmadığından mimari kurguyla ilişkilendirilmiş kimi katmanlar kat gibi gösterilmiş. Sonuncusu ve en üstteki sadece çalışma odasını örten bir külah. Saçağıyla içeriye gölge verirken binayı da bitiriyor. Çalışma odası altı salonun cephe duvarında alt alta iki saçak var. O yüksek katın penceresi ikiye bölünmüş. İnsan boyuyla orantılı alt kısmı seyirlik: Boğaz seyrediliyor. Devamı üst kısım ise gelen ışığın maksimize edilmesine yarıyor. Böylelikle her iki katta da ışık saçaklarla kontrol edilip içeri alınıyor. Evin baş köşesi çalışma odası ise evin alt kısımlarından bile kopmuş bir inziva yeri.  Boğazın manzarası ve hareketliliği seyredilerek yapılan işe yoğunlaşılacak yer. Dışın ilhamıyla içe dönmeye yarayacak bir yer.

Peki ne olur böyle bir evden? Ne işe yarar? Kestirmeden söylemek gerekirse pek başka işe yaramaz. Yapanın öncelikleriyle yaşamak isteyen biri için bulunmaz ortam. Burayı kendi ev ve iş hayatı rutinlerinden bile kopuk bir inziva yeri olarak kullanıp çalışacaklar için bulunmaz bir yer. Bürosundan bile kopup çalışmak isteyen Taut gibi bir mimar da olabilir, edebiyatçı, akademisyen ya da gazeteci bir yazar da. Bunlar Taut’la paralel hayatların akla getirdikleri. Benzer şekilde kendi ofis ortamından kopuk,  asistan desteğiyle çalışmak isteyecek iş-insanı için de bulunmaz fırsat.

Bruno Taut ve evi

Yeni bir kullanım alternatifi olarak geniş yerlere ihtiyacı olmayıp bir avuç çalışanla çekip-çevrilen prestij sahibi bir sivil bir kurum; mesela insan veya toplum odaklı bir vakıf için de kullanışlı yer olabilir… Tabii her şeyden önce imkân meselesi… Ortalama imkânlarla hayali kurulup erişilecek yer değil. Telaffuz edilen milyon küsurluk kapasitelerle davranabilmeyi gerektiriyor. Hangisi olursa olsun değerini bilip kendi yaşamına katmak isteyenin elinde kazanan her şeyden önce kültür varlığı olarak bina olacak, gelecek nesillere aktarımı teminat altında olacaktır.

Hüznün mimarisi                                                                     

Peki ya kitabi yeri? Modern Türkiye mimarlığı içindeki yeri nedir bu binanın? Doğan Hasol’un katalog formatında tutulmuş kitabı dışında elle tutulur bir bütünsel tarihsel öyküsü yok modern mimarlığımızın. Öyle olunca da ancak mimarının kaprisiyle açıklanabilecek pagoda formlu bir tuhaflıktan başka şey kalmıyor sanki.

Ama öyle değil. Elimizde modern mimarlık tarihimizle ilgili  şimdiye kadar yapılmış en hassas yorumu yapmış bir kitap var.  New York Columbia üniversitesinde dünya modern mimarlık tarihini kitabından öğrendiğimiz Kenneth Frampton yönetiminde yapılmış örnek bir doktora tezi. Sonra da yazarı Esra Akcan tarafından  titizlikle  meslekten olmayanların da  izleyip anlayabileceği bir redaksiyondan geçirilip Yapı Kredi’den yayınlanmış. Kitap bu binaya özel bir bölüm ayırmakla kalmamış, Türkiye mimarlığını yorumlayış perspektifine de  yerleşebileceği özel bir konumu düşündürüyor. Kitaba adını veren kavram “çeviri” ile kastedilen kültürlerarası alışveriş sırasında kaçınılmaz olan şey süreç içindeki etkilenme. Ötekinden alınan da verilen de bir işlemden geçerek benimseniyor veya reddediliyor.  Kültürlerarası alışverişte olduğu şekliyle aktarım diye bir şey söz konusu değil, farklılaşarak maloluyor ötekine…

Kitabın altbaşlığı bu genelliği özgülleştirip tarihselleştiriyor: Şehir ve Konutta Türk-Alman İlişkileri. İki savaş arası otoriter rejimlerinin yaşanmaz hale getirdiği Avrupa’daki aydınların bir kısmının da Türkiye’ye sığındığı malum. Bunlar arasında mimarlar ve kent plancılar da vardı. Erken modernleşme sorunlarının yaşattığı deneyimle modernleşmeye gecikmiş bir coğrafyada söyleyecekleri ve yapacakları şeyler vardı. Ancak kendilerini gittikleri yerin öğretmeni sandırtmayacak bir aydın kültürüne de sahip olduklarından geçmişi ve güncelliğiyle onlar da buradan etkileniyordu. Ama bütün bunlarla yüzleşilmesi tabii ki buralarda yazıldığı kolaylıkta olmuyor. Nasıl olursa olsun yenilenmenin etkisi uzun vadeli iki boyutu var: 1. Artık tam eskisi gibi olmamak; 2. Bünyeye yeni katılanları içe sindirmek. Sonuçta erken cumhuriyet döneminin de tercihleriyle Almanca konuşan Avrupalılarla burada yetişmişler arasındaki tarihsel/kültürel bir alışverişin yoğunluğu dönemin mimarlık ve kent anlayışlarını belirleyecek derecelerde seyrettiğinden Akcan da bu konuyu iddialı doktora çalışmasının konusu olarak benimsemiş. Kültürel alışverişin çetrefil etkilerini işlenebilir konu haline getirmenin yordamını da “melankoli” kavramını sorunsallaştırarak işlemekte bulmuş: Melankoli deyince ilk akla gelenler; özlem ve endişe. İster idealleştirilmiş bir geçmiş, ister hayali bir gelecek olsun; eskisi gibi kalamamakla hayalini kurduğu gibi olamamak arasındaki bir endişe girdabında kalınması işten değildir.

Kitabın özete gelmeyen ince işçiliği ve yoğunluğu nedeniyle kendi terimlerimle sunarken kendi okuma deneyimimden de söz etmeliyim:Taut’un Ortaköy’deki eviyle ilgili bölüm s(.394-398) kitabın sonunda olmamasına rağmen muhtemelen kozmopolitlik konusuna değinilirken gündeme gelmesiyle de ilgili olarak Sonradan Taut’un eviyle ilgili bölümü kitabın sonu gibi hatırladım.

Akcan’ın yorumladığı evin kurgusuyla ilişkisiz değildi bu durum:

394-398 Yapı428 Temmuz’17

Taut her türlü barbarlığı bir yana azgın bir milliyetçiliğe teslim olmuşlar dışındaki tüm sanat/kültür eğilimlerinin “yoz” diye nitelendiği bir ortamda işlevsizleşmenin acısıyla terk ettiğinden problemi alışıldığı gibi sıla özlemi değil, sıla özlemi duyamamaydı. Batının hamlıkları da gözüne batıp kendine Japonya ve Türkiye’de yer ararken yaşadığı hayal kırıklıklarının da payı olan bir ev kurgusu tasviri gibi gelmişti Akcan’ınki bana. Yapı dergisinde düzenli yazdığım “rağmen” köşemin temmuz’17 tarihli 428. Sayısına kitap tanıtma olarak yazarken de değinmiştim: Akcan’ın Spivak’ın geciktirme stratejisiyle ilişkilendirip anlattığı kurgusu şöyle evin: Daha vadideki köprüyü aşıp ayaklar üzerindeki eve girerken hissettirilmiş boğaz keyfi hep sonraki kerteye ertelenerek ilerliyoruz. Antre, koridorun önce servis, sonra oda kapıları. Aydınlık salonda nihayet o panoramik çekiciliğe kavuşuyoruz. Ama sürpriz bitmiyor. O görkemli salonun kıyı köşesine sinmiş servis çağrışımlı bir merdiven taşıyacak bizi asıl sürprize. Kaptan köşkü çalışma odasına çokgenin köşesinden girince salonun panoramasıyla tekrar karşılaşıyoruz. Ama bunda sürpriz yok. Çıkarken belliydi bu kadarı. Asıl sürpriz çokgenin manzarasız duvarındaki aynada. Aynada çoğaltılmış panorama girdiğimiz kapıyı kaybettirecek güçte. Özleyecek sılası kalmamışken yenisine de tam kavuşamamış bir aydının muhtemel kararsızlıklarını bu deneyimin kararsız kafa karışıklığından daha iyi hangi mekan kurgusu temsil edebilir?..

Önceki İçerik‘Doktor Abla’ olmayı ve ölmeyi en çok istediği yerde hayata veda etti
Sonraki İçerikAK Partili vekil Demirtaş ve çocuklarına hakaret etti, sonra suçu danışmanına attı