Ekrem İmamoğlu’nun, gazeteci Merdan Yanardağ, siyasi danışmanı Necati Özkan ve Hüseyin Gün ile birlikte “siyasal casusluk” suçlamasıyla tutuklu yargılandığı davaya bugün devam edilecek.
İmamoğlu hakkında İstanbul 59. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen ve “diplomasıyla ilgili zincirleme şekilde resmi belgede sahtecilik” iddiasıyla açılan davanın duruşması da daha önce 6 Temmuz tarihine bırakılmıştı.
Ekrem İmamoğlu’nun tutuklu sanıkları arasında bulunduğu 414 sanıklı İstanbul Büyükşehir Belediyesi davasına da bugün devam edilecek. İstanbul Büyükşehir Belediyesi davası, İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından Silivri’deki Marmara Kapalı Cezaevi’nin 1 No’lu duruşma salonunda bugün görülecek.
3 DAVADA DA HAKİM KARŞISINDA
Böylece hakkında açılan davalardan üçünde bugün hakim karşısına çıkacak Ekrem İmamoğlu, aynı gün hem “siyasal casusluk” davasında hem diploma davasında hem de İBB davasında yargılanacak.
YABANCI HEYETLER SİLİVRİ’DE: DAVALARI İZLEYECEKLER
Öte yandan, İmamoğlu’nun bugün katılacağı davaları izlemek üzere Silivri’ye birçok yabancı isim geldi.
AVRUPA PARLAMENTOSU (AP)
1. Nacho Sanchez Amor, AP Milletvekili & AP Türkiye Raportörü
2. Juan José López Gómez, Milletvekili Amor’un Asistanı
3. Jörgen Siil, Sosyalistler & Demokratlar Grubu Danışmanı
AVRUPA YEŞİLLER PARTİSİ (AYP)
1. Rui Tavares, AYP Komite Üyesi & Portekiz Milletvekili & LIVRE Partisi Lideri (Eski Avrupa Parlamentosu Üyesi)
2. Alison Abrahams, AYP İletişim Bölümü Başkanı
3. Teo Comet, AYP Siyasi Danışmanı
İZLANDA
1. Dagur B. Eggertsson, İzlanda Milletvekili & NATO Parlamenter Asamblesi İzlanda Delegasyonu Başkanı (Eski Reykjavík Belediye Başkanı)
İlk olarak Diploma Davası’na katıldı
İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nce Silivri Marmara Kapalı Cezaevi yerleşkesi karşısındaki 4 No’lu salonda devam eden ve İmamoğlu, Yanardağ, Özkan ve Gün’ün tutuklu olarak yargılandığı davada, sanıklara Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 328/1 maddesi uyarınca “siyasal veya askeri casusluk maksadıyla devletin gizli kalması gereken bilgilerini temin etmek” suçlaması yöneltiliyor.
Yeni heyetin atandığı İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nce, bugün ikincisi görülen duruşmaya, tutuklu İmamoğlu, Özkan ve Yanardağ katıldı. İmamoğlu’nun avukatı Hasan Fehmi Demir, müvekkilinin bugün üç farklı davasının olduğunu, İmamoğlu’nun öncelikle diploma davasına katılmak istediğini belirtti. Mahkeme heyetinin talebi kabul etmesi üzerine İmamoğlu diploma davasına katılmak için salondan ayrıldı.
Duruşmada ara mütalaasını sunan savcı, “siyasal ve askeri casusluk şüphesine ilişkin somut delillerin bulunduğu” gerekçesiyle sanıkların tutukluluk halinin devamını istedi.
Hüseyin Gün’den Yanardağ’a: Böyle bir ifadem yok
Medyascope muhabiri Furkan Karabay‘ın aktardığına göre savcının ara mütalaası sonrası söz alan Merdan Yanardağ, “NATO haydut ve emperyalist bir örgüttür. Hayatını NATO’ya karşı mücadele ile geçirmiş insanları siyasi casusluk ile suçlanıyor. Bu dava, Ekrem İmamoğlu davası… Muhalefeti susturmak, bizi susturmak amacıyla açılan siyasi dava. Bu mantığa göre bütün siyasi partilerin casusluk suçu ile yargılanması gerekir” dedi.
Yanardağ, “Hüseyin Bey’in ifadesinde yer almayan bir bölüm iddianamede yer alıyor. Buna göre Merdan Yanardağ siyasi casusluk örgütünün medya ayağında yer alıyormuş. Bunu Hüseyin Gün söylemiş” diyerek, Hüseyin Gün’e “Böyle bir ifadeniz var mı?” sorusu yöneltti. Gün ise Yanardağ’a, “Yok” yanıtı verdi.
Yanardağ: İddianame savcısı Adalet Bakan Yardımcısı, altında AKP iktidarının imzası var
Savcılığın Hüseyin Gün’ün izleyici mesajını keserek kendisine talimat verilmiş gibi iddianameye koyduğunu söyleyen Yanardağ, “Bu davadan bir ceza çıkarsa Türkiye’deki herkes casusluktan yargılanabilir. Bu iddianamede imzası olan Can Tuncay bugün Adalet Bakan Yardımcısı’dır. Bu makam siyasi makamdır. Bu makamdaki kişi siyasi toplantılara katılıyor. AKP iktidarının imzası bu iddianamenin altında var” dedi.
İmamoğlu “Özgür Özel’le yürümek zamanı” dedi, ‘diploma’dan çıkıp ‘casusluk’ duruşmasına geldi
Diploma davası duruşması sırasında, CHP lideri Özgür Özel’e hitaben, “Özgür Özel’le yürümek zamanıdır şimdi. Bu yürüyüş bütün bir riske karşı birlik ve beraber olma yürüyüşüdür. Kimse merak etmesin bu millet kazanacak. Kendimi bu millete emanet ediyorum” diyen İmamoğlu, davanın ertelenmesinin ardından Silivri 4 No’lu salondaki “casusluk” davası duruşmasına katıldı.
Casusluk davası duruşmasını Özgür Özel, eski CHP Genel Başkanlarından Murat Karayalçın, butlan yönetimi tarafından görevden alınan CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik, İBB Başkanvekili Nuri Aslan, İmamoğlu’nun eşi Dilek Kaya İmamoğlu ve oğlu Selim İmamoğlu da takip etti.
Necati Özkan: Bu davada casusluğun adı var ama casusluk yok
Yanardağ’ın avukatlarının ardından, hem İBB hem de Casusluk davası kapsamında tutuklu yargılanan Necati Özkan, savunma yapmak üzere söz aldı. Özkan, yaklaşık 500 gündür tutuklu olduğunu belirterek, “Bu davada casusluğun adı var ama casusluk yok. Devletin güvenliği için gizli kalması gereken hangi bilginin temin edildiğine ilişkin tek bir iz yok” dedi.
Özkan, davanın 31 Mart 2024 yerel seçimlerinin ardından muhalefeti dağıtmak ve Ekrem İmamoğlu’nun itibarını zedelemek amacıyla açıldığını savunarak, “Muhalefet dağılmadı, Ekrem İmamoğlu’nun itibarı da yerle bir olmadı; tam tersine daha da güçlendi” diye konuştu. Özkan, dosyanın “hakikat dışı bir iddianameye” dayandığını söyledi.
Hüseyin Gün ile yalnızca 2019 yerel seçimleri öncesinde ve daha sonra bir iş sunumu için görüştüğünü anlatan Özkan, “3 Eylül 2019’dan sonra sıfır ilişkim var. Bu nasıl casusluk? Nasıl casusluk ki iş pazarlaması sonuç vermeyince ilişki bitiyor?” ifadelerini kullandı.
Özkan, İBB’de, iştiraklerde ya da Beylikdüzü Belediyesi’nde hiçbir yetkisi, imzası, sorumluluğu ve veriye erişimi olmadığını belirterek, “Yetki yoksa, sorumluluk yoksa, veriye erişim yoksa buradan nasıl casusluk iddianamesi çıkarılabilir?” diye sordu.
“Ben bu zihinleri milyarlarca liralık bütçe kullansam temizleyemem”
Dosyada devlet sırrı ya da veri sızıntısı bulunmadığını savunan Özkan, 17 İBB uzantılı e-posta iddiasına ilişkin, “Bunların sadece ikisi gerçek, 15’i gerçek değil. İBB Bilgi İşlem Dairesi’nin cevabi yazısında da bu şifrelerin İBB sistemiyle ilgisi olmadığı görülüyor” dedi.
Dijital manipülasyon iddialarını da reddeden Özkan, dijital alanda uzmanlığı olmadığını, seçim kampanyalarının iki video ya da birkaç e-posta ile yönlendirilemeyeceğini söyledi. Özkan, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının iki dijital animasyonla karar değiştireceğini mi düşünüyorsunuz? Bu kadar kolaysa siyasi partiler otursun, iki dijitalci gelsin seçimi kazansın” dedi.
Kendisinin 42 yıllık iletişimci olduğunu, farklı ülkelerde kampanyalar yürüttüğünü ve Türkiye’de de yasal bir partinin adayının seçim kampanyasını yaptığını vurgulayan Özkan, “Kendi ülkemde, bu ülkeyi kurmuş olan partinin adayının kampanyasını yaptım. Bunun neresi suç? Bana ‘casussun’ deniliyor. İnanamıyorum” ifadelerini kullandı.
Medya haberleriyle kamuoyunda hedef gösterildiğini söyleyen Özkan, “On binlerce saat bize ‘casus’ dediler. Hiçbir cevap hakkımız yokken bunu hakikat gibi anlattılar. Ben bu zihinleri milyarlarca liralık bütçe kullansam temizleyemem” dedi.
Özkan, savunmasının sonunda yargı heyetine seslenerek, “Hakikat yoksa hukuk yok, hukuk yoksa adalet de yok. Lütfen bu ülkede hürriyetin daim olmasını ve devletin payidar kalmasını sağlamak için hukukla, adaletle karar verin” diye konuştu.
Duruşmaya ara verildi
Necati Özkan’ın avukatı Kazım Yiğit Akalın, Merdan Yanardağ’ın ve avukatlarının savunmasını tamamlamasının ardından söz alarak mahkeme başkanından duruşmaya ara verilmesini ya da ara verilecek saati kendilerine söylemesini talep etti. Akalın, Özkan’ın İBB davasında da tutuklu yargılandığını anımsatarak, o duruşmaya katılımlarını da koordine etmek istediklerini söyledi.
Celse arasında değişen mahkeme heyeti başkanı, “savunma bütünlüğünün” bozulmaması amacıyla Özkan’ın savunmasına devam etmesini istedi.
Avukat Akalın, Özkan’ın savunmasını tamamlamasının ardından bir kez daha söz alarak duruşmaya ara verilmesi talebini yineledi. Hakim aynı gerekçeyle ara vermek istemediğini belirtince Akalın, “Acıktık Başkanım. Kan şekerim düştü” dedi.
İmamoğlu da duruşmanın sabah saatlerinden beri devam ettiğini ve kendisinin de acıktığını belirterek ara verilmesini istedi.
Avukatlar ve Mahkeme Başkanı arasındaki kısa polemikten sonra duruşmaya ara verildi.
İmamoğlu’nun Diploma davasındaki savunması
Duruşmada savunma yapan İmamoğlu, şunları söyledi:
“Her şeyden önce demokrasi mücadelesi verdiğimin ve demokrasinin yanı sıra aynı zamanda kararlı bir şekilde adalet ve Cumhuriyet mücadelesi verdiğimin altını çizerek sözlerime başlıyorum. Gerçekten bugün burada, bu ortamda, bu binada çok ilginç bir gün yaşıyoruz. Bu sabah bir başka duruşma salonuna kısa bir uğradım, oradan bu salona geldim. Çünkü aynı binada üç duruşmayla karşı karşıyayım. Tabii adım adım çökertilen bir hukuk düzeninin olduğunu, teslim alınan yargıyı ve millet adına karar vermesi gerekirken, ne yazık ki bir avuç siyasi muhterisin iradesine teslim edilmek istenen adalet sistemini milletimizin vicdanına anlatmak için buradayım. Benim bütün duruşmalarım bir bütün halinde yorumlanabilir. Hepsine birden “İmamoğlu davaları” da denebilir, “demokrasi mücadelesi davaları” da denebilir.
1,5 yılda icat edilen, hatta uydurulan 20, belki 20’nin üzeri davaya muhatabım. Arkadaşlarım, sadece ceza davalarını çıkardılar, ceza davası şeklinde tariflenen davalarım 15 adet oldu. Ama dediğim gibi, işte diplomayla ilgili, iptaliyle ilgili benim başvurumla yürüyen dava ve diğerlerini kattığımızda 20’yi aştığını tahmin ediyorum. Yani “tahmin ediyorum” cümlesi kesin kanaat olarak da yorumlanabilir bu mahkemeler tarafından ya da iddia makamı tarafından; çünkü benim 4000 sayfalık İBB davasında “tahmin ediyorum”, “duymuştum” şeklinde binlerce kez tekrar edilen kanaatlerle bir iddiayla karşı karşıyayım yine bu binada, bir başka duruşma salonunda.
Bir insan nasıl böyle bir şeye maruz kalabilir? Nasıl böyle bir sağanak altında kalabilir? Çok enteresan. Dünyada bir örneği var mıdır? Açıkçası bilmiyorum, herhalde yoktur diye düşünüyorum. Ama “Yahu ne durumdasın Ekrem? Nassın, iyi misin?” Vallahi çok iyiyim. Yani çok çok iyiyim. Allah’a şükürler olsun. Sağlığım da çok iyi, moralim de çok iyi, kararlılığımın her geçen gün daha da arttığını ifade edeyim. Yani bugün bu sabah buraya gelişimin içerisindeki maceralar bile beni güçlendiriyor. Yani cezaevinden çıkarken yanıma yedek bir fanila ve yedek bir gömlek almak için mücadele vermek de beni diri tutuyor. Onları almak için bir saat onun kavgasını vermek de diri tutuyor. E buraya geldikten sonra o duruşma salonuna mı bu duruşma salonuna mı ya da avukatımla bir 10 dakika görüşeyim derken ayaküstü 5 dakika görüşmeme fırsat verilme mücadelesi içinde olmak da beni çok diri tutuyor. Rabbime şükürler olsun. Herhalde öyle doğdum, dünyaya öyle geldim, bilmiyorum nasıl bir genetiktir. Belki doğduğum yöreden, belki anacığımdan, babacığımdan bir şekilde hayatta beslendiklerimden böyle bir dünya, böyle bir yaşamın içerisindeyim.
“Öfkem acayip bir motivasyona dönüşüyor”
15 davanın içinde çok ilginç davalar var. Mesela ahmak davası. Şimdi burada bunu dünyada herhangi bir ülkeye gitsek anlatsak, saatler sürse anlatamayız yani. Ahmak davası, casusluk davasını anlatamayız. E içinde bulunduğumuz duruşma salonunda diploma davasını da anlatamayız yani. Kurultay davasını hiç anlatamayız. Yani gerçekten anlaması da mümkün değil. Yani ben ona da muhatabım. Bir defa SEGBİS ile katıldım. E çok ilginç davalar var. Geçenlerde bir belediye başkanına hakaret davası. İki defa hakkımda beraat veriliyor, ısrarla getireceksiniz diyor hakim. Ben giderken 60 kilometre gittik, araba bozuldu. Savcılığın talimatı var geri dönmemiz isteniyor dendi. 60 kilometre gittikten sonra bozuk arabayla 60 kilometre geri geldik. Halbuki 50 kilometre sonra Anadolu Adliyesinde olma imkanımız vardı. Böyle işlerle uğraşıyoruz. “Ne oluyor Ekrem, yani canın sıkılıyor mu?” Elbette üzülüyorum, kızıyorum. Ama nasıl bir şeydir? Kızgınlık, öfke bir gün sonra acayip bir motivasyona dönüyor. Yani tarif edilemez. Yazdığım metinlere bile ben şaşıyorum yani nasıl çıktı bunlar zihnimden diye o anda. Yani topluma aktardığım duyguların, düşüncelerimin bile böyle sıçrama gösteriyor yani kendiliğinden köpürüyor. Çok ilginç bir şey var burada. Yeni bir dava bu da. Beylikdüzü makam aracı davası var. Benim bir tane makam aracı davası açıldı.
“Makam aracı olarak ne kendime ne aileme belediyeden tahsis yapmadım”
İki kıymetli Genel Başkanım burada. Tabii ki Sayın Özgür Özel’i saygıyla selamlıyorum. Sayın Karayalçın büyüğümüzün hürmetle ellerinden öpüyorum. Makam aracı davası açıldı hakkımda. İlk defa açıklamak zorunda kalıyorum. Evet, ben 12 yıldır makam aracı olarak kendi aracımı kullandım ve yargılanıyorum. Yani ben belediyenin arabasını kullanmadım, ne Beylikdüzü’nde ne Büyükşehir’de. Evet, açıklıyorum, ben makam aracımın benzinini de ben aldım, bakımını da ben yaptırdım, lastiğini de ben yaptırdım. Yani makam aracı 12 yıl boyunca kendi arabamı kullandım ve benim hakkımda dava açıldı. Niye biliyor musunuz? Makam aracını ne var Beylikdüzü’nde deyince minibüs getirdiler. Fahiş bir fiyatı var aylık kirası. Aynısından benim de var. Yani bugünün parası 300-400 bin lira aylık kirası. Dedim ki yazık günah, benim arabam var, ben arabamı kullanayım. Dediler olmaz, yani firmanın arabası belediye. E bir protokol yapın, protokol yaptılar. Protokol sadece Ekrem İmamoğlu kendi aracını tahsis ediyor belediyeye. Masraflarını da kendi karşılıyor. Ama çok enteresan bir şekilde şöyle bir aksilik olmuş, arabama iki defa benzin almışlar belediyenin hesabından, bir defa da lastik almışlar. Bu sonradan tespit edilmiş. 2022’de o dönemin İçişleri Bakanı “Ekrem hakkında bir şey bulun” diye 2 ay, 3 ay Beylikdüzü Belediyesi’ne teftiş yolladılar. Burada buldukları para üzerinden benim hakkımda dava açtılar. Ama esasen bunu öğrenince arkadaşlarım faiziyle de 400 küsur bin lirayı geçen sene, 2025 yılında benim firmam yatırmış belediyeye, Beylikdüzü Belediyesi’ne. Ona rağmen dava açtılar. Eylül’de duruşmam var.
Evet, ben kendi adıma makam aracı olarak ne aileme, ne eşime, ne kızıma, ne oğullarıma, ne kendime belediyeden araba tahsis etmedim. Kendi arabamı kullandım. Ailemin şoförü aileme şoförlük yaptı. Ben kendi arabamı kullandım, masrafımı karşıladım. Bundan dolayı dava açıldı. Ve daha da ilerisi geçenlerde şantiyeme, şantiyelerime öyle bir saldırı yapıldı ki, aile şantiyelerime yani aile firmamdan, 8 tane belediye görevlisini tutukladılar biliyor musunuz? Şu an 12 kişi tutuklu. Ailemin firmasının mühendisini tutukladılar. Niye biliyor musunuz? Ne kaçak kat var, ne büyük kurulmuş bir bina var, ne kaçak bir bina var. Bir de bu yandaş terbiyesiz medya 2.2 milyarlık rant diye başlık attı. Ve 6 tane gariban memur hapiste. Dördünün tutuklandıktan 2 gün sonra üniversite sınavına çocuğu girecek. Ne biliyor musunuz? Efendim, 3 sene önce yapıldığında çatı arasındaki oda 3.90 yerine 4.40’a çıkartılmış ölçüsü çatı içinde. Balkona kapı buradanmış da bir de buradan açılmış. Binanın cephesinde gölgelik yapılmış. Raporu görseniz ağlarsınız.
Ve bundan bir, bir bölümü için de kendi raporda da yazıyor. Diyor ki: “Fahiş bir ceza da kesmiş” diyor, “Beylikdüzü Belediyesi Ekrem İmamoğlu’na.” Ama diyor “Olsun, tadilat ruhsatıyla da bunları düzeltmiş firmam.” Düzeltmiş, bunlar 4 sene önce, 3 sene önce biten işler. Buradan 12 insan tu-tuk-lu! Yaklaşık 1 aydır tutuklu. Ne bir kat bina fazla, ne bir kat, 1 metre daha büyük bir bina var. 7-8 tane memur tutuklu. İktidara yakın bir projeyi çizen mimar serbest, iktidara yakın olmayan bir başka projemi çizen mimar o da tutuklu. Rezalet! Bunları yaşıyoruz. Rezalet! Bu rezaleti şunun için anlatıyorum, bu davanın konusu da rezalet. Bu, tam bir rezalet. Çünkü bu, bu ülkede gerçekten yargı bağımsızlığı yerle bir olmuştur. Adeta yargı bağımsızlığı diye bir şey kalmamıştır.
“Mahkemeler artık doğal akışıyla değil, ne yazık ki sipariş usulüyle oluşturuluyor”
Bir bakan değişti, ardından adalet mekanizmasının bambaşka bir yere evrilmesi sağlandı. Tarihte var mıdır bilmem? Mesela aynı iktidar döneminde bir bakan gidiyor, başka bir adalet bakanı geliyor, bütün kadrolar değişiyor, bütün kadrolar. Allah Allah! Yani at örneğin, işte AK Parti gitse, CHP gelse veya İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı da burada, İYİ Parti gelse e bir bakanlıktaki kadroların değişmesi, yöneticilerin değişmesi normal olur. Şimdi bir bakan geldi, bütün kadrolar değişti, A’dan Z’ye. Bu nasıl bir şey? Bu nasıl bir örgütlenme? Ne için örgütleniyor? Neyin örgütü? Çok merak ediyorum. Mahkemeler artık doğal akışıyla değil, ne yazık ki sipariş usulüyle oluşturuluyor. Ve hiç çekinmeden, hiç imtina etmeden, hiç hesap vermeden… Zaten sistem artık bir otoriter sisteme dönmüş. Yani HSK bütün kadrolarıyla iktidar tarafından atanıyor. Başına bakan geliyor, siyasi bir yapı. Ve orada haftalık, hatta anlık, yani şuradaki diyalogdan bile birileri değişebilir yani. 1 saat sonra, 2 saat sonra değişebilir.
“Hakkımda iddianame düzenleyen savcıların tamamı ödüllendirildi”
Hakkımda iddianame düzenleyen savcıların tamamı ödüllendirildi. Tamamı! Eksiksiz! Yani şu uydurma, şu absürt iddianameyi yazan dahil hepsi ödüllendirildi. Hukuka bağlı kalmayı tercih eden -yani öyle düşünüyorum, çünkü sonuçlarını görmedim birçoğunun- 18 hakim değişti. Benim mahkemelerimde 18 hakim değişti, bu mahkemenin sayın hakimi dahil. Yani karşımdaki sayın hakim sonradan görevlendirilen hakim. Ben tabii ne giden hakkında bir fikrim var, ne gelen hakkında bir fikrim var. Giden hakkında da fikrim yok çünkü karar vermemişti, gelen hakkında da bir fikrim yok kararını göreceğiz. Dolayısıyla bu yer değiştirme, bu sürgün… Bu sürgün yer değiştirme şimdi bakıyorum cezaevlerine yansıdı, bazen bakıyorum kolluk güçlerine yansıyor. Üzüntüyle izliyorum bunları yani. Acayip bir durum. Bunlar da beni motive ediyor bu arada.
Bunları niye söylüyorum? Çünkü benim her devletin her kadrosuna saygım yüksek. Yani burada bulunan devleti temsil eden ama iddia makamı, ama yargı, ama kolluk gücü, ama kim olursa olsun içinde hangi vücudun olduğunu olduğuna bakmaksızın yüksek saygı duyan bir devlet terbiyem var benim. Ben öyle bir evladım yani, bu vatan evladıyım ben. Devlet terbiyesiyle büyüdüm. Ona yüksek saygıyla bakarım. Nereye kadar? Kişiliğini belli edene kadar. Ondan sonra onunla sonsuza kadar mücadele azmim de vardır, onu da söyleyeyim. Hiç kimsenin ayak izi kaybolmaz, herkesin ayak izi bellidir. Dolayısıyla böyle bir durumdayız. Hakimler değişti, heyetler değişti, mahkemeler değişti. Değişmeyen tek şey Ekrem İmamoğlu’nu mutlaka mahkum etme iradesi. “Ekrem İmamoğlu’nu mahkum edeceğiz.” Değişmeyen tek şey.
9 Temmuz vurgusu
Yani ben İBB davasında sözüm ona “suç örgütü lideri” olarak yargılanıyorum. Ve 1 kişiyi sıralamada benden sonraya yazmışlar. Önümüze kondu, hatta konmadı. Sıralama böyle, “Yok fotoğraf çekin, yok ilk duruşmayı” bahsediyorum İBB davasında. Ben buna itiraz ettim, dedim ki: “Beni lütfen ilk dinleyin, ilk”
“İlk ben konuşmak istiyorum” dedim, kabul etmediler. O zaman dedim “Ben en son konuşmalıyım.” Kabul etti. Sayın yargıç kabul etti. Daha sonra ara savunma vardı. Aynı talebimi ilettim, kabul etti ve öyle savunma yaptım. Daha sonra arada bunu tekrar ettim, yine kabul etti. En son geçen hafta pazartesi dedim ki: “Sayın yargıç, sıra bana geliyor. Daha önce de ifade ettiğim gibi, burada herkes savunmasını bitirdikten sonra benim savunma yapmam doğrudur. Çünkü ben bütün eylemlerden yargılanıyorum. Dolayısıyla herkesi dinledikten sonra cevap vermem doğrusudur.” “Doğru” dedi, “sorun yok” dedi. Bir anda, bir anda perşembe sabahı “9 Temmuz’da duruşmalar bitecek, ilk celse bitecek ve ben ilk haline dönüyorum. En son kişi işte Fatih Bey olacak. Ondan önce Ekrem Bey’i dinleyeceğim. Zaman kalmasa da Fatih Bey Ağustos’a kalsın” Allah Allah! 9 Temmuz, milat! Nedir? Bilmiyoruz. Göreceğiz!
Bu, yani bu hukuksuzluğu da yaşıyoruz. Açıkçası kalan sanıkların zamanını kısıtladı. Hatta bir arkadaşımızın avukatı daha savunmasının dörtte birini yapamadan hakkını kesti, attı. Umarım bugün düzeltir. Umarım, umarım. Yani hem Türk yargısı adına hem şahsı adına hem yüce milletimiz adına umarım düzeltir. Temennim o. Umarım o günü yaşanmamış kabul eder ve yine suhuletle bu sürecin bugüne kadar tamamlandığı gibi tamamlanmasına fırsat verir. Şimdi tabii itiraz hakkımı kullanmam sonrası beni salondan çıkardı. Benim avukatım dahil diğer avukatları da salondan çıkarttı. Hatta biz şu anda cezalı durumda görünüyoruz anladığım kadarıyla. Çünkü avukatımı bu sabah salona almama kararını devam ettirdi.
Şimdi geri mi aldılar? Ha, tamam. O zaman dualarımız bazen tutuyor işte. İnşallah diğer kararlarını da düzeltir. Temennim bu benim adıma değil. Vallahi benim adıma değil. İnanın her iyi adım, her iyi adım bu kutsal ülke, memleket, Türk yargısı huzurunda her iyi adım beni çok mutlu eder yani. Hani böyle mahcubiyetimi arttırır. Mahcubiyet derken, iyiliğin altyapısını oluşturduğu için memnun olurum, mutlu olurum yani. Görevini yapmış olur. Umarım, umarım.
“Bir insanı üç ayrı mahkemede savunma yapmaya zorlamanın açıklanacak tarafı yok”
Tabii bir insanı üç ayrı mahkemede savunma yapmaya zorlamanın hukukta da vicdanda da insaniyetle açıklanacak bir tarafı yok. Yaklaşık 4 aydır süren bir davanın sonuna gelmişken bu acele ve bu ısrarın da anlamı yok. “9 Temmuz’da bitireceğim” demenin de bir anlamı yok. Gerçekten yok. Ben şimdi 5, 4 gündür dinliyorum. Kendilerini de uyardım. Dedim ki: “Bakın, bu mahkeme, huzurda bulunan bu süreçler bu mahkemede dahil, Türkiye’yi ilgilendiriyor, dünyayı ilgilendiriyor, demokrasiyi ilgilendiriyor.” “Ya bize ne canım, bizi bir kişi ilgilendiriyor” diyorsanız yanılıyorsunuz. O bir kişi çok önemli değil, 86 milyon önemli. O bir kişi keyifle izleyebilir olanı biteni ama 86 milyon keyifle izlemiyor. Ekonomi çakılıyor, millet bu ülkeye yatırım yapmıyor, insanlar bu ülkeye yatırım… Bu insanın, bu ülkenin insanı bile yurt dışına kaçıyor. Rekorlar kırıyorlar. Yani 60 milyar doları geçti yurt dışında yatırım yapan Türk şirketleri, 60 milyar dolar. Kaçıyorlar bu ülkeden. Ve yani 20-30 milyar doları bulmuştu 2000’lerin başı, yine bu iktidarın kurulduğu zamanlar yıllık bu ülkeye yapılan yatırım. Şimdi 100 milyon dolar gelmiyor bu ülkeye yılda. Utanç verici. Gelmez. Onun için sanmayın bu iş sadece o bir kişiyi ilgilendiriyor, sanmayın sadece bu ülkeyi ilgilendiriyor. Dünyayı ilgilendiriyor. Bu iş demokrasi meselesi.
O bakımdan bu telaşı, bu aceleyi benim kabul etmem mümkün değil. Beni saatlere sıkıştırmak değil, tam aksine bu kutsal, kutsalımız adalet, mülkün temeli, devletin temeli olan adalet bir sanığın, bir kendini ifade etmek zorunda olan kişinin sözünü kesmemeli. Yargının bağımsızlığına ve tarafsızlığına çok gölge düşmüş bir dönemde benim artık bu duvarlar arasında anlatacaklarımı dinlemeye niyetli ne yazık ki bağımsız ve tarafsız bir mahkeme göremediğim ve bunu yaşayamadığım için çok üzgünüm. Bu saatten sonra ben bütün savunmamı aziz milletime yapıyorum. Ve yüzüm de ruhum da kalbim de dilim de milletime dönüktür. Beni 86 milyon insanın duyduğuna inanıyorum.
Hatta beni dünyanın bütün demokratlarının duyduğuna inanıyorum. Bu, bu demokrasinin yok edilmesi mücadelesine karşı verdiğim mücadelenin bir insanlık meselesi olduğunu düşünüyorum.
O bakımdan hakkımda verilecek gerçek hükmü kuracak tek vicdan da milletimin vicdanıdır. Tek vicdan! Millet ne derse o olur. Kimse onu aldatamaz. Zanneder ki aldattım. Tarih boyunca aldatamamıştır, er ya da geç… Bu nedenle, bu nedenle milletime konuşuyorum. Son sözü de zaten millet söyleyecek. Çünkü adalet, mahkeme salonlarında aranan bir hak değildir. İnanın adalet, adalet sabah dükkanını açan esnafın, çocuğunu okula gönderen annenin, ömrü boyunca çalışıp ancak karnını doyurabilen emeklinin, alın teriyle sınav kazanıp diploma alan bir gencin her gün farkında olmadan yaslandığı görünmez bir temeldir adalet. Ona yaslanır. Yaşamdır adalet, yaşamaktır. Nefes almaktır. Hayata tutunmaktır, var olmaktır adalet. Adalet, sadece hakimin ağzından çıkacak bir kelime, bir hüküm asla değildir.
“Hukuk devleti yalnızca siyasetçiyi korumaz, gücü olmayanı korur”
Hukuk devleti yalnızca siyasetçiyi korumaz, gücü olmayanı korur. Devlet karşısında tek başına kalan vatandaşı korur. Eğer hukuk yalnızca güçlülerin işine yaradığında uygulanıyorsa artık orada hukuk değil, güç konuşuyor demektir. O asla hukuk olamaz. İşte biz, güçlülerin hukukundan yana değiliz. Sonuna kadar hukukun güçlü olduğu bir toplum, bir devlet varlığının yanındayız. Son nefesime kadar bunun mücadelesini vereceğim. İşte ben bugün yalnızca kendim için değil, bu ülkenin her bir vatandaşının; en doğudan batıya, en kuzeyden güneye her yurttaşımın, yeni doğmuş bebeğinden en yaş almış bireyine kadar herkesin hakkını savunma konusundaki mücadelemi veriyor ve onlar adına konuşuyorum.
Erdoğan’a: Kendini aldatan bir garip!
Kıymetli ve aziz milletim, bu savunmayı ülkemiz açısından tarihe öneme sahip bir haftada da yaptığımın altını çizeyim. Evet, NATO toplanıyor yarın itibarıyla Ankara’da. Devlet ve hükümet başkanları Avrupa’nın güvenliğini, Ukrayna’daki savaşı, yeni güvenlik mimarisini konuşacaklar. Ben, bu ülkenin 15,5 milyon insanının ön seçimde oy verdiği, -bunu zihinlerinize kazıyacaklar-, 15,5 milyon! Rüyasında göremez o 1150 odalı saraydaki insan, rüyasında! Koşarak, 15,5 milyon insanın oy verdiği cumhurbaşkanı adayıyım ben. O insanların adayıyım. 25.1 milyon insanın imza vererek destek olduğu cumhurbaşkanı adayıyım. Dünyanın en güzel ve en büyük kentlerinden biri İstanbul’un rekor oyla, tarihin en yüksek oyuyla seçtiği Belediye Başkanı olarak burada, NATO ülkeleri Ankara’ya geldiği gün yargılanıyorum. Ne anlatacak bu ülkenin başındaki? “Çok güçlüyüm” mü diyecek? “Bak, rakibimi hapse attım. Bak, rakibime 20 tane de dava açtım.” Onlar da “Yaşasın, ne büyük lider, dünya lideri!” mi diyecek? Kendini aldatan bir garip.”
“Çok zor durumdayım başkanım”
İmamoğlu, diplomasının iptaline imza atan İstanbul Üniversitesi Rektörü Zülfikar’ın kendisine telefonda “Çok zor durumdayım başkanım” dediğini aktardı.
İstanbul Üniversitesi rektörüne eleştiri
İmamoğlu, savunmasına şu şekilde devam etti:
Dünyanın demokrasiye inanan, güvenilirliği olan, öngörülebilirliği olan bütün devletleri, bütün itibarlı ülkeleri, o itibarlı ülkelerin başındaki insanlar… Bu yapılanları kesinlikle kabul etmesi mümkün değil. Çünkü kendi ülkesinde bunu kabul ettireceği tek bir yurttaş bulamaz. Utanç verici bir durum! Ne diyecek? “Muşlarla muşlarla İmamoğlu’nu 1,5 senedir hapiste tutuyorum, ben ne büyük liderim. Sen de aynısını yap. Rakibin varsa hemen git hapse at. Bir dahaki seçimde aday olacaksa onu da hapse at. Hatta ikinci olanı tehdit et, üçüncü fırsatı olanı onu da tehdit et, onu da hapse at. Varsa sizde öyle bir imkan bir de diplomasını iptal et. Hatta diploma konusunda ceza davası da aç. 18 yaşındaki Ekrem’i yargıla canım. 17 yaşında Trabzon’dan çıkmış, Kıbrıs’a gitmiş, 2 sene okumuş, derslerini vermiş Ekrem’in ben var ya sınavlarını yok saydım.” Rektöre talimat verdim. Zaten rektör de bu hafta sonu dedi ki: “Ya üniversite, sınav şey, üniversiteden mezun oldunuz ama hepinizin elinde bebeklerinizi görmek isterdim. Ya vakit mi bulamadınız falan filan” diyen bir rektöre, diplomalarını iptal ettirdim bu adamın. Bunu anlatacak Erdoğan. İstanbul Üniversitesi’nin başındaki zavallıyı mı anlatacak?
Telefon açtım, dedim ki: “Bu bir namus, namus” dedim. “Bu devletin namusu. Gördüm” dedim, “Savcı ivedi iptal et diye sana talimat yazmış.” Telefon açtı, telefonum yoktu, cevap verdi bana. “Çok zor durumdayım, bakıyorum başkanım.” Ses tonunun aynen böyle, tarif ediyorum size. Yazıklar olsun İstanbul Üniversitesi Rektörü! Bir de kalkmış, tıpta okumuş, Türk gençlere diyor ki, okulu da yeni bitirmiş 22-23 yaşında genç kızlarımız, oğullarımız: “Bebekleri, işte yürüyerek ellerinde buraya gelmesini…” Kafayı mı yemiş bunlar, ben anlamadım ya. Sabah bir gazeteci söylüyor: “17 yaşında okula başladı, bunun 18 yaşında evlenmesi lazım. 2 yaşında ancak yürür” dedi bebek. Demek ki 20 yaşında doğsa, 22, şimdi de onu elinden alır getirir. Ha bunu mu demek istedi? Kafayı yemiş ya! Koca İstanbul Üniversitesi’nin Rektörü, 550 yaşında üniversitenin rektörü!
Onun iptal ettiği diplomamın, daha önce de yalan konuşarak iptal ettiği, daha önce de “Hayır, hiçbir şey yoktur” diye rapor verdiği diplomamın iptal edildiği, diplomamın ceza davasını görüyoruz. Ben buradaki yargı mensuplarının, Sayın Hakimin yerinde olmak istemem.
“18 yaşındaki Ekrem’i burada yargılıyorsunuz Sayın Hakim”
18 yaşındaki Ekrem’i burada yargılıyorsunuz Sayın Hakim. 18 yaşındaki Ekrem, nasıl bir üçkağıt yaptı, nasıl bir evrakta sahtecilik yaptı? Allah’ım ya Rabbim ya Resulullah! Daha da önemlisi devletin kendi verdiği belgeyi 36 yıl sonra yok sayabilecek kadar hukuku eğip bükebileceğine ilişkin çok tehlikeli bir anlayış gözler önüne seriliyor. Bu dava, 4 yıl boyunca ders çalışarak hakkımla kazandığım diplomamın yok sayılıp iptal edilmesi, hem de hayatımın en anlamlı dönemlerinde yani… Herkes bir dönsün bakalım; 17, 18, 19, 20, 21, 22… O yılların emeğini, çabasını bir çırpıda yok etme davası.
İktidar ve koltuk hırsıyla bu korkak zihniyetin… Devletin bütün gücünü kullandılar, bütün gücünü! Savcılığın talimatıyla, operasyondan bir gün önce gitmişler, bulmuşlar benim Kıbrıs’taki üniversitemin genel sekreterini, evine jandarmayı yollamışlar bir gün önce. Adamcağız korkmuştur herhalde, 70 küsur yaşlarında bir beyefendiyi almışlar. Niye? Bana bir gün sonra operasyon yapacaklar ya, işlemi tamamlamaları lazım. Alelacele bir şey konuşsunlar. Adam şoka girmiştir yani. Adama ne dese kabul edecekler. Yani “Ekrem’e 5 milyon Euro verdim de” deseler imza atacak altına. Attı ya bir tanesi! Yazık! Utanç verici! Utanç verici yani, gülüyorum bunlara ya. Utanç verici. Ekrem’e saldırdılar. Kaç yaşında Ekrem? 17 yaşında. 17 yaşındaki Ekrem’e saldırdılar. Yazıklar olsun! Benim ve birçok arkadaşımın, yüzlerce insanın aylardır muhatap olduğu bu absürt davalar işte… Birçok arkadaşım da buna muhatap oldu.
“Hepsi tek merkezden verilen zavallı talimatlar, utanç verici!”
Bu arada söyleyeyim; benim gibi 28 arkadaşımın diploması iptal edildi ama bu ceza davası sadece bana açıldı. Bunların hiçbirine açılmadı. Niye? Ekrem ile ilgili aceleleri var. Ya hukuk tarihinde var mı bu? Benimle beraber 28 kişinin geriye dönük diploması iptal edildi ama bu dava sadece Ekrem’e açıldı. Soruşturma ve operasyon sadece Ekrem’e yapıldı. Hepsi tek merkezden verilen zavallı talimatlar, utanç verici! Ve işte bir insan boyundan büyük işlere girince böyle oluyor, altından çıkamaz hale geliyor. Bu ülkenin insanları yıllar sonra geriye dönüp baktığında ne diyecekler, hiç düşündünüz mü? “31 sene sonra geçişini iptal ettik, 36 yıl sonra verilen diplomasını iptal ettik” yani “evrakta sahtecilik iddiaları uydurduk.” Bunu nasıl anlatacak? Şurada bunu dinleyen insanlar nasıl anlatacak, merak ediyorum. Bırakın ya gelecekte çocuklarına anlatmayı, yarın nasıl anlatacaklar?
Eee… Bu tabii mahkemede tatmin etsin diye bunları söylemiyorum. 5. celsesindeyiz. 4 celse boyunca bunları anlattım zaten. Öyle bir beklentim de yok yani onu söyleyeyim. Ben millete konuşuyorum. Çok net yani. Çok farklı süreçlerden geçtiğim için millet benim muhatabım. Aziz milletime anlatıyorum. Benim Trabzon Akçaabat’ın Cevizli köyündeki 7 yaşındaki çocuğu anlatıyorum şu anda bunları. Hakkari’deki bir vatandaşımıza anlatıyorum. Edirne’deki bir kızımızı anlatıyorum. Balıkesir’deki bir teyzemizi anlatıyorum şu anda. Kızını, oğlunu okula yollayamayan anneye, babaya anlatıyorum. Bir araştırma yaptı arkadaşlarım; üniversite kızlarla ilgili, üniversiteye giden kızlarımız ayda 5.000 lira ile geçinerek İstanbul’u- İstanbul’da üniversite okuma gayretinde olan insanlar %15-20 oranında. 5.000 lira! Yani yurdu var, bir iki tane bursu var ve 5.000 lira ailesinden alabiliyor. 10.000 lira, 12.000 lira… Nasıl geçinecek İstanbul’da? Onlara anlatıyorum bunu. Onun için yani evrakları teslim ettim, hepsini dosyaya sundum; bunları anlatmıyorum size. Utanç vesikası bir iddianame ve yazık edilen Türk yargısını anlatmıyorum, milletime anlatıyorum. Bu kumpasın içinde olan herkes bu hukuk cinayetinin faili olacak ve o failler günü geldiğinde hesap verecek, kimse! Tek tek. Onlara karşı mücadelemden bir an olsun vazgeçmeyeceğim. Buralarda söylediğim her günden, bir sonraki sözümde daha güçlü bir iradeyle bunu söylüyorum.
Bu mücadelem şahsi bir mücadele değil, bu ülkenin gençlerinin hak ve özgürlükleri mücadelesidir. Beni ikna edemedikleri her gün, toplumu ikna edemedikleri her an biraz daha gerildiklerini biliyorum. Biraz daha azgın hırs ve ihtiraslara büründüklerini görüyorum. “Bir gerekçe daha icat edelim” diye gece gündüz çalıştıklarını biliyorum. “Bir suçlama daha ekleyelim, aile fertlerine ıstırap, işkence çektirelim” diye nasıl adi kararları aldıklarını görüyorum. Bu bir hakikat arayışı mıymış? Asla değil.
“Hapiste unutulan kayınbiraderim var benim, yargılamasını bile yapamıyorlar, bir beyanla hapse attılar adamı ya!”
Hapiste unutulan kayınbiraderim var benim, biliyor mu- hapiste unuttular onu. Yargılamasını bile yapamıyorlar şu anda. Adamı uydurdular, hapse attılar ya! Bir beyanla hapse attılar adamı ya! Neymiş? Uyuşturucu kullanmış ve uyuşturucu temin etmiş. Testleri negatif çıktı, bu sefer adamı uyuşturucu tüccarı yaptılar, biliyor musunuz? Sonra tüccar yaptılar, dediler: “Konu Bodrum’undur”, mahkemeyi oraya yolladılar. Bodrum Mahkemesi “Aman aman” dedi, “biz bunlara bakamayız”, Bakırköy’e yolladılar. O dedi ki: “Ben de bakamam” dedi. Şimdi Yargıtay’da, adam yatıyor! Aileye, aileye saldırıyorlar, aileye! Utanç verici bunlar, utanç!
“O koltuk sana ait değil, milletin oyuyla seçilirsin, seçilmediğin zaman da tıpış tıpış gidersin”
Çıkacak ne diyecek? “Ey devlet başkanları!” Hani eskiden diyordu ya: “Ey Amerika! Ey Avrupa!” Şimdi diyecek ki: “Ey devlet başkanları! Ne derseniz o. Ama bak ben böyle yapıyorum.” Utanç verici! Tek sebebi var; koltuğu kendine ait zannediyor. Değil! Sana ait değil ya. Milletin oyuyla seçilirsin, seçilmediğin zaman da tıpış tıpış gidersin. Onun için bir adamın verdiği talimatla iptal edilen diplomam hakkında beni sorgularken ben de şunu sorguluyorum, söyleyeyim: Sizin diplomanızı kim koruyacak? Yarın verdiğiniz bu kararları kim koruyacak? Ne kadar geçerli olacak verdiğiniz kararlar? Kalıcı mı olacak zannediyorsunuz?
“Artık her şey mümkündür!”
Burada konuşulan mesele diploma değil ki. Bir devletin verdiği belgenin, bir devletin tanıdığı unvanın, bir devletin tesis ettiği hakkın güvencesi meselesini konuşuyoruz. 35 yıl önce usulüne uygun alenen ilan edilmiş, 3 öğretim üyesinin altında imzası olan, incelemesinden geçen bir işlemin bugün yokluk gerekçesiyle bir çırpıda ortadan kaldırılabiliyorsa, o zaman bu ülkede hiçbir hak, hiçbir unvan, hiçbir karar nihai değildir. Sizin sahip olduğunuz makam, yetki de bir gün birinin canı istediğinde geri alınamaz mı? Vallahi alır. Vallahi alır, billahi alır. Bu soruyu sormak benim hakkım. Çünkü bana uygulanan mantık yarın herkese uygulanabilir ve uyguluyorlar da. Çünkü bana uygulanan mantık, çünkü bana uygulanan mantık artık ona keyif veriyor. Uyguluyorlar. İşte 19 Mart darbesi de o uygulamanın bir parçası, Cumhuriyet Halk Partisi’ne 21 Mayıs’ta yapılan darbe de butlan safsatası da aynı bütüncül operasyonların bir parçasıdır. Onun için artık her şey mümkündür.
“İstanbul Üniversitesi’nin avukatları çıktı, hiçbir usulsüz eylemimi bulmadıklarını ifade ettiler”
Oysa kazanılmış hak diye bir kavram var ve bu kavram herkes için vardır ya da hiç kimse için yoktur. İstanbul 5. İdare Mahkemesi’nde görülen diplomamın iptali nedeniyle açtığımız davada, davalı taraf İstanbul Üniversitesi’nin avukatı aslında hem idare davasını hem de huzurdaki ceza davasını aslında tek cümleyle özetledi. Bu arada hatırlatalım; diploma iptaline yaptığımız itirazı değerlendiren bu mahkemenin de bütün üyeleri de yani bunu söyleyeyim, bu mahkemede de değişti. Bizim itirazımızı yaptığımız idare mahkemesinin de bütün üyeleri değişti. Yani ilk itirazımızı yaptığımız 5. İdare Mahkemesi’nin bütün üyeleri değişti, karşımıza bir heyet geldi. Burada mahkemesi yapıldı, yeni bir heyet. Güya bizi dinlediler pürdikkat. Pürdikkat bizi dinlediler güya. Ve o heyet huzurunda İstanbul Üniversitesi’nin avukatları çıktı, aynen şunu söyledi, aynen şunu söyledi iki avukat: “Sayın davacının yaptığı bir eylemden bahsetmiyoruz.” Yani benim geçişte hiçbir yanlış eylemimi bulmadıklarını ifade ettiler. Hiçbir usulsüz eylemimi bulmadıklarını ifade ettiler. Aynen bunu söylediler: “Sayın davacının, yani Ekrem İmamoğlu’nun yaptığı bir eylemden bahsetmiyoruz.”
“Kirli eller…”
Tek doğru cümlesi buydu savunmanın. Şimdi soruyorum: O zaman benim diplomam niye iptal edildi? Eylem yok, kast yok, hile yok ama diploma da yok! Sonra da bana resmi belgede sahtecilik isnadı yöneltiliyor ve onun için buradayız. Valla Türk halkı izliyor, millet izliyor, özenle de takip ediyor. Gerçekten insanın aklıyla alay edecek şekilde bir süreç yürütülüyor. Hafızanızı tekrar tazeleyeyim. 24 Mart 2020’de İstanbul Üniversitesi’ne CİMER’den başvuru yapılıyor. İstanbul Üniversitesi ne cevap veriyor biliyor musunuz? “Ekrem İmamoğlu kabul koşullarını yerine getirerek kayıt olmuştur. Hiçbir sorun yoktur.” Madem her şey usulüne uygun, hukuka aykırı bir işlem yok, ben niye sanık kürsüsündeyim? İstanbul Üniversitesi tarafından “Kabul şartlarını sağlamıştır, kayıt işlemi usulüne göre uygundur, hukuka aykırı herhangi bir durum yoktur” cevabı veriliyorsa, bu kadar basit, bu kadar açık bir beyan varsa Ekrem İmamoğlu niye sanık sandalyesinde? Çünkü o zaman henüz kirli eller oraya değmemiş. Henüz talimatı alan savcılık, “İvedi iptal edin” diye yazı yazmamış. Üniversite kendi iradesiyle cevap vermiş.
“Üniversite, Ekrem İmamoğlu diploması hukuka uygundur diyor”
İstanbul Üniversitesi bu kumpasın sadece uygulayıcısı mı olacak, yoksa bu sürecin hesabını da verecek mi? Verecek. Bakın bu son rektörün, bu son rektörün görevde olduğu 7 Ekim 2024 tarihli yatay geçiş bilgi notu var. Bu bilgi notunda diyor ki: “1982 tarihli yatay geçiş yönetmeliğinde yurt dışındaki üniversitenin YÖK tarafından tanınması diye bir şart bulunmamaktadır” diyor. “96 yılına kadar da böyle bir tanıma ve denklik yönetmeliği de yoktur” diyor. Demek istiyor ki: “Ekrem İmamoğlu’nun böyle bir şartı sağlama gerekliliği yok. Biz kabul ettik ve aldık” diyor. Onun için sorun görülmediğini ifade ediyor. YÖK’ün sonradan aldığı tanıma kararlarının bu olayda uygulanamayacağını anlatıyor. Tek cümleyle özetleyeyim; İstanbul Üniversitesi’nin kendi rektörünün imzasıyla taşıyan, kendi rektörünün, bu şu anki rektörünün imzasını taşıyan bilgi notunda “Ekrem İmamoğlu diploması hukuka uygundur” diyor.
Bitti mi? Hayır. YÖK Denetleme Kurulu, 17 Şubat 2025, operasyona iki ay kala… Raporunda deniliyor ki: “Ekrem İmamoğlu eğitim aldığı üniversitede 2 yıl öğrenim görmüş, bütün derslerini başarıyla tamamlamış, not ortalaması şartını sağlamış, yürürlükteki yönetmeliğin aradığı bütün koşulları yerine getirmiştir.” Bunun da özeti çok açık. Yatay geçişin gerektiği işlemleri, bütün şartları yaptık. İstanbul Üniversitesi avukatı ne diyor? “Ekrem İmamoğlu’nun yaptığı hiçbir usulsüz eylem yok” diyor. E İstanbul Üniversitesi CİMER’de “Usulsüzlük yok” diyor, Rektör “Hukuka uygun” diyor, YÖK Denetleme Kurulu “Bütün şartları taşıyor” diyor; biz burada neyi yargılıyoruz? Ama bir kirli el korkuyla; terfi, makam, mevki, menfaat diyorum bunların şeyine, yöntemlerine. Makam, mevki, menfaat talimatıyla devreye giriyor ve bu olayları yaşıyoruz. Bu ülkenin resmi kayıtları var; üniversitesi var, arşivi, devlet kurumları var. Hepsini yok sayıp sonra dönüp bana “Bunu açıkla” diyorlar bu kürsüde. Tabii ki açıklamayacağım. Açıklaması gereken ben değilim. Açıklaması gereken kendi kayıtlarını inkar eden ve yok sayan bu zavallı zihniyet.
“Siz bu davayı kendi hür iradenizle, vicdanınızla yürütemiyorsanız, asıl iptal edilmesi gereken diplomam değil, bu mesleğe duyulan güven olur”
Tabi şunu söylemek istiyorum; eğer siz bu davayı kendi hür iradenizle, vicdanınızla yürütemiyorsanız, eğer bir telefon, bir talimat, bir korku sizi bu kürsüde oturduğunuz o sıfattan koparıyorsa işte o zaman asıl iptal edilmesi gereken benim diplomam değil, bu mesleğe duyulan güven olur. Eğer bir gün bir başka mahkeme, bir başka heyet sizin de bu kararı “Usulüne uygun değildir” diyerek 35 yıl sonra eline alıp baksa acaba bugün sorduğunuz soruları kendinize sorar mısınız “Bu nasıl oldu?” diye. Utanç verici bir paradoksu size yaşatır bu durum. Bunları hatırlatmak için söylüyorum sadece.
Bu tabii diplomalar, bu iptallerin sonu nedir? Milletin iradesini yok sayma girişimlerinin aşamasıdır. Sorun milletin iradesini hukuk kavramlarının arkasına saklanarak yok sayma alışkanlığını yaratmaktır. Evet, bu çok gerçek bir tehdittir ve en büyük beka sorunudur. 7 yıl önce ilk denemeyi yaptılar, 6 Mayıs’ta seçimi iptal ettiler, 6 Mayıs 2019’da kazandığımız seçimi iptal ettiler, millet gerekeni yaptı. 19 Mart ve 21 Mayıs darbeleriyle de milletin kutsal iradesine darbe yapmaya devam ediyorlar.
Kıymetli milletim; artık bu ülkede hiçbir operasyon yalnızca kendi başlığıyla okunmayacak durumdadır. Yani bu ülkede her sabah bir “son dakika” operasyonuyla uyanıyoruz. Bu ülkede büyük üreticilerin, şirketlerine bir anda el konuluyor. Rekabet hukukunun konusu olabilecek iddialar ceza tehdidine dönüştürülüyor. Şirketlere kayyum atanıyor, yöneticiler gözaltına alınıyor. Birkaç gün sonra tedbirler kalkıyor. İnsanlar serbest kalıyor ama o birkaç günde verilmek istenen mesaj veriliyor. “İstersek geliriz, el koyarız” mesajı. Her gün farklı sektörlerde benzer tablolar yaşanıyor. İnsanların malına, mülküne, şirketine çökülüyor. Yılların emeğine devlet eliyle uzanmaya çalışıyorlar. Daha önce söylemiştim; bugün benim diplomamı yok sayan akıl yarın sizin tapunuza, şirketinize, malınıza, mülkünüze her şeyinize göz koyar. Bugün benim seçilme hakkımı hedef alan yarın sizin mülkiyet hakkınızı da hedef alır. Nitekim öyle oluyor.
Türkiye’nin en önemli medya kuruluşlarının bağlı olduğu holdinglerde, üniversitelerde aynı yöntemi gördük. Bir gecede yönetimler değişti. Bir gecede kayyumlar atandı. Bir gecede ekranların sesi, kampüslerin kapısı, şirketin iradesi değiştirildi. Sonra bazı kayyumlar kaldırıldı. Holding sahipleri, akrabaları, yöneticileri aylarca hapis yattı. Manşetlerden inmediler. TV’lerde, gazetelerde itibar suikastları yapıldı. Sonra bir gecede tahliye ettiler, gündem yok. Kayboldu gitti. Niye yaşandı bunlar? Bu nasıl bir şey? Ama geride büyük bir tahribat kaldı. Hukuka güven duygusu yıkıldı. Bu anlayışla şirketlere el uzatılıyor. Medyaya uzatılıyor, üniversitelere uzatılıyor, sanat dünyasına uzatılıyor. Aylarca insanlar yatıyor, komşuluk yapıyoruz. Yani yan yana avukatlarla görüşürken görüyoruz. Yazık. Bir yapımcı kadın aylarca özgürlüğünden mahrum bırakıldı aylarca. Neler söylendi, neler yapıldı hakkında. Ve mesaj verildi. Konuşan sanatçıya, susmayan gazeteciye, itiraz eden akademisyene, bağımsız duran iş insanına mesaj verildi.
Deniz Göktaş açıklaması: Bana da hicivler yapmış, güldüm okurken
Hatta mizaha bile tahammülleri kalmadı. Deniz Göktaş adında genç bir kardeşimiz. Ben de vallahi ilk kez haberde çıkınca gördüm. Notlarını yolladılar. Bana da hicivler yapmış, güldüm okurken. “Ben de” dedi, “gidiyorum. Yanıma sadece bir fanila aldım, bir şey aldım. Zaten fazla kalamam, geri döneceğim ülkeme” dedi. Adamcağız, genç adam döndü. Adamı tutukladılar. Ters kelepçe yapıp kameranın önünde dört defa, beş defa gezdirdiler delikanlıyı. Niye? “İyi çekim yapalım” diye. Ya, ya bu ülkenin kolluk gücü, bu ülkenin yargısı bunu ne zaman yaptı? Ben hatırlamıyorum ya. Bunu bir buçuk senedir yapıyorlar. Bunu ne zaman yaptı? Bu ne zaman bu hale geldi yani? Bu ülkenin yargısı ne zaman bu hale geldi? Ve gencecik adamı tutukladılar ya. Tutukladılar, attılar kuyu tipi hücreye, Çorlu’ya. Milletin iradesini bir çırpıda çalanlar şimdi kahkahadan korkup neşesini çalmaya çalışıyorlar. Böyle bir hırsızlık olur mu ya? Ama neşemizi çalamayacaklar.
Adliye koridorlarını magazin koridorlarına çevirdiler. İsimler değişti, başlıklar değişti, dosya numaraları değişti, yöntem değişmedi. Etkin pişmanlıkçılar, “pişmancık” diyor bir tutsak arkadaşımız bunlara, “etkin pişmancıklar.” Kamuoyu önünde peşinen mahkum edilen insanlar. Beyanlarla.
“Bu ülkede korkuyu yaymak istiyorlar ey halkım!”
Bu ülkede korkuyu yaymak istiyorlar ey halkım! İnsanlara “Konuşma” diyorlar. İnsanlara, şirketlere “İtaat et” diyorlar. Sanatçılara “Sus” diyorlar. Gazetecilere “Yazma” diyorlar. Akademisyenlere “Düşünme” diyorlar. Komedyene “Güldürme” diyorlar. Sanatçıya “Konuşma” diyorlar. Millete ise korku ve endişe içinde yaşamasını dayatıyorlar. Halbuki biz hangi terbiye ile büyüdük? “Haksızlığa karşı susan dilsiz şeytandır.” Öyle değil mi? Bunu söylemek kolay ama milletine korku aşıla. İstiklal Marşı’mız ne diyor? “Korkma!” “Korkma” diye başlıyor yani ya. Mehmet Akif niye “Korkma” diye başlattı? En zor koşullarda niye “Korkma” diye yazdı? Ben korkmuyorum. 86 milyon yurttaşın da korkmayacağını düşünüyorum, öyle hissediyorum.”
İmamoğlu casusluk davasındaki savunmasında şöyle dedi:
“Katrilyonda bir midir, trilyonda bir midir?”
“Evet, bugün ilginç bir günle karşı karşıyayız. Ben tabii hukukçu değilim ama yargıçların bu şekilde değiştiği bir ortamda,yargıçlara haksızlık yapıldığı kuralı konuşturuyor hukukçular arasında. Nedir o? Bir dosyanın tamamlanması ya da dosyanın bir el tarafından yapılabilmesi, sürdürülebilmesi meselesi. Hukuken daha adil bir yargılama olabileceği konusunda bir adil yargı… Kesildi mi burası? Adil, adil yargılama ilkesinin yine ihlal edilmiş olması. Bu ihlalle buradasınız. Ben de bu ihlalle sizin karşınızdayım. Dolayısıyla bu şekilde karşı karşıya gelmeyi şiddetle kınıyorum. Niye kınıyorum? Çünkü sizler, 20. hakim değişimi benim mahkemelerimde. Yani benim mahkemelerimde 20 hakim değişti şu ana kadar. Savcı… Savcıyı saymıyorum. Katrilyonda bir midir, trilyonda bir midir yargılanan kişiler üzerinden nasıl böyle bir, ne diyelim adına, böyle bir ortam yaratılıyor ya da böyle bir denk düşme yaşanıyor bilemem.
Tabii HSK’nın Türkiye’de bağımsız olmadığı, talimatla ısmarlama heyetlerin dizayn edildiği bir ortamda, bunlar sanki doğalmış gibi algılanıyor. Açıkçası bu sabah yine bir dünyanın en saçma davalarından birisinde, diploma davasında, yine değişmiş bir hakimle karşı karşıyaydım. Beşinci duruşmaydı. Beşinci duruşmanın ilk ikisini başka bir hakimle ya da üçünü, karıştırıyorum artık. Diğer ikisini de bu hakimle geçirmiş olduk. O bakımdan ben bugün bu binada, yine saçma binada, yani hapishanenin olduğu bir yerde ısrarla duruşma salonu kuran bir güzel, bir rejim anlayışı içerisinde bir binada, bir duruşma salonundayız. Böylesi bir kötümser bir tabloda bir aradayız. Kötü bir duruşma ortamı. Adliyede değiliz. Korkuyorlar adliyeye götürmeye beni. Çünkü adliyeye giderken en son gidişimde on binlerce polis yine adliye etrafında, tam da bu davayla ilgili ifademi almak için götürdüler. Ne hikmetse on binlerce polis vardı. Neyi kimden, kimi kimden koruyorlar ya da kimi kimden kaçırıyorlar anlaşılır gibi değil.
“36 sene önce de geçiş yaptığım üniversitedeki geçişte “sahtekarlık” yaptığım üzerine bir iddianame yazıldı”
Benim biraz uzun anlatımım Sayın Hakim, onu söyleyim şimdiden. Korku ya da başka bir şey, onu bilemem. Ama örneğin bir başka duruşma, o daha yakın bir zamanda, yine hakimintalebiyle… Sonuçta ben karar vermiyorum yani. Beni tutuklu olduğum hapishaneden bir araba geliyor, jandarmayla alınıyorum ve götürülüyorum; de daha öncekinde Çağlayan’a gittiğim gibi. Yine bir başka duruşmaya giderken de yine yolda savcılığın kararıyla aracımız “bozuk” bahanesiyle geri döndürüldü ve artık buranın bağlı olduğu savcılık beni yoldan nasıl, hangi kararla ya da hangi yetkiyle geri döndürüyor hala anlayabilmiş değilim.
Böyle bir ortamda bu duruşmadayız. Dediğim gibi, bu kötü anıların ve kötülüklerin yaşandığı bu kampüste, yani Silivri alanında, siz de bir parçası oldunuz bugün buraya gelmekle.Sabahleyin duruşmamın adı “Diploma Evrakta Sahtecilik” duruşması. Yani 32 sene önce almış olduğum diploma… Dava başlarında “31 sene” diye metinlerde yazıyordu, artık 32 sene oldu. 36 sene önce de geçiş yaptığım üniversitedeki geçişte “sahtekarlık” yaptığım üzerine bir iddianame yazıldı ve 18 yaşındaki Ekrem’e bir dava açma kararı verildi. O kararın üzerinden yürütülen davadaydım. Buradayım ve yine aynı zamanda da Türkiye’nin yine gündeminde olan bir başka dava, yani “İBB davası” diye tanımlanan bir davada yine başka bir salonda… Bugün burada hukuk cinayeti işleniyor. Yani ayrı salonlarda hukuk cinayetleri işlenmeye devam ediyor. Ben de hukuksuzluk triatlonuyla bu cinayet kurşunlarından kendimi korumaya çalışıyorum. Bir hukuksuzluk triatlonu içerisinde mücadelemi sürdürüyorum.
“Yüce Türk yargısını bu duruma düşürenleri muhatap almıyorum”
Açık söyleyeyim, net olarak ifade edeyim açık söyleyeyim derken, bu kürsüden milletime sesleniyorum: Yüce Türk yargısını bu duruma düşürenleri muhatap almıyorum, onu ifade edeyim. Aziz milletimizin bu yaşananları çok net gördüğünü, duyduğunu ve kanaat getirdiğini, sonuçta benim de onların kararına emanet olduğumu buradan bütün milletime duyuruyorum.
Bu absürt dava burada görülürken şunu diğer duruşma salonunda söyledim, burada da söylemeden geçemeyeceğim: Yurt dışından da katılımlar olduğu için dikkatimi çektiğinden ifade ettim. Bir de bu kampüsün içerisinde bugünün kötü zihniyeti, buraya Avrupa’nın en büyük duruşma salonunu yapmakla gururlanan bir yargı zihniyeti… En büyük duruşma salonunu yaptık, nasıl bir gurursa ya da nasıl gururlanacak bir şeyse, tahmin etmek bile istemiyorum açıkçası. Gerçekten sefil bir bakış açısı. Türkiye’yi düşürdükleri durum ortada.
Tabii Ekrem İmamoğlu mesaisinin yoğun olduğu bugünde yaşanan bu davalarda ve bu duruşmayla birlikte, dünyanın her yerinde güçlü devletler bağımsız yargılarıyla, hukuk güvenliğiyle, demokratik standartlarıyla itibar kazanırken; devletlerin gücünün rakiplerini mahkeme salonlarında çoğaltarak değil, adaleti herkese uygulayarak ortaya koyarken, Türkiye’de de rakibinden korkan kişi, rakibine yönelik yürüttüğü davalarla, rakibiyle mahkeme salonlarında güdümlü yargı eliyle mücadele etme tercihini yürütüyor.
Utanç verici tabii… Korkan zihniyetin; sandıktan korktuğu, sandıktan kaçtığı, hatta kaybettiği seçimi nasıl iptal ettiğini de bu millet huzurunda herkes yaşadı, gördü.
“Tabii ben adalete de demokrasiye de Türkiye’nin güzel yarınlarına da güveniyorum ve inanıyorum”
Tabii ben adalete de demokrasiye de Türkiye’nin güzel yarınlarına da güveniyorum ve inanıyorum. Bu yolda da çok kararlı bir kişiyim ve bu kararlılığım 86 milyonun her ferdini kapsıyor. Yani bu kararlılığımın içerisinde 86 milyonu adil olacak bir Türkiye hayali var. Çünkü biz bu ülkeye küsmeden, kırılmadan, korkmadan hizmet etmeye yemin etmiş insanlarız. Nasıl ki İstiklal mücadelesiyle beraber İstiklal Marşı’mızdaki “korkma” kelimesi ilk duyguyu veriyorsa; o duygu bizim hiçbir zaman zihnimizden silinmedi, silinmeyecek. Korkanın insanın da hele hele adaletten korkan, milletin iradesinden korkan, korkarak kaçan bir anlayışın da bu milleti temsil edemeyeceğini düşünüyorum. Bu manada millete karşı sorumluluğum oldukça büyük. Ve o sorumluluk bizi her türlü hesabın, her türlü kötü zihniyetin, kumpasçıların, yalancıların, talancıların, yağmacıların karşısında dimdik ayakta tutmaya devam ediyor. Ve bu konuda kesinlikle ve kesinlikle kararlı olduğumun, bu üç davanın bir arada görüldüğü bugünde yılmadan, tam aksine gücünü devşirerek, büyüterek, tahkim ederek milletten aldığı o kararlılıkla da sonsuz mücadele verdiğimi buradan belirtmek isterim.
Bugün burada görülen dava, bu davaların içindeki en ibret verici olanlardan birisi. Çünkü bugün hayatı boyunca, gerçekten hem evine, yuvasına, ailesine, doğduğu şehirden yaşadığı şehre bu milletin iyi, güzel insanlar olduğuna inançla iyi işler yapmaya gayret eden, hayatını buna adamış bir insan olarak ve İstanbul’un, 16 milyonluk İstanbul’un Büyükşehir Belediye Başkanı olmuş, o yine milyonlarca insanın oyuyla, hem de İstanbul tarihinde en fazla oy alarak seçilmiş bir belediye başkanı olarak 15,5 milyon insanın da… Bugün belki de Avrupa’da bu sayıda ülke nüfusu olan ülke sayısı azdır. 15,5 milyon insanın oyuyla cumhurbaşkanı adaylığını elde etmiş, 25,1 milyon insanın da imzasıyla bunu destekleyen bir halk gücünü arkasına almış bir insanın casusluk gibi son derece ağır, son derece vahşi bir suçlamanın olduğu mahkemedeyiz. Tımarhanelik bir iş. Yani yargının bu şekilde meşgul olmasını sağlayan kişilerin, çok net ifade ediyorum, imza attığı metin, bir tımarhanelik metin.
Casusluk, ağır bir itham. Yani bir ülkenin güvenliğine, sırlarına, bağımsızlığına ihanet anlamına gelen bu kavramın, siyasi rekabetin ve hukuki kurguların malzemesi haline getirilmesi, yalnızca bana değil, hukuk devleti ilkesine da ağır bir haksızlıktır. Casusluk yani düşünsenize, casusluk!
Burada ilk celsede, ilk burada bulunduğumuzda hem sanıklar hem avukatları açıklamalar yaptı. Birtakım sunumlar oldu vesaire. Yani iddianameyi okumaya ihtiyaç bile duymadım ama dinledikçe, saatlerce aydınlandım ve daha fazla olayı idrak ettim. Bir özetini okumuştum. Zaten benimle ilgili bir fotoğraftan ibaret bir iddianame. Düşünebiliyor musunuz, bir ziyaretle bir fotoğraflarla ortaya konmuş bir iddianame. Yani beni beş dakikalığına ziyaret eden, Allah rahmet eylesin, bir hanımefendinin ve manevi oğlu diye kendini tanıtan bir iş insanının, Hüseyin Gün’ün beni ziyareti, beş dakikalık görüntüsü, beş dakikalık ziyaretle bir görüntüsüyle iddianamede benimle ilgili olan kısım.
Bu manada dedim ya milletin vergisiyle hizmetler yapan, millet milyonların gözü önünde yürütülen siyasi mücadele, şeffaflıkla geçen bir kamu hayatı… Bugün bu soyut iddialar ve hayal ürünü senaryolarla sözüm ona bize leke sürmeye çalışan bir zihniyet. Tümüyle menfaat zihniyeti olduğunu da biliyorum bu arada, onu da birazdan değineceğim. Bu menfaat zinciri içerisinde olan ve bu metni kaleme alan bu zihniyet, casusluk gibi ağır bir suç isnadıyla beni burada mahkemeye taşımış oldu. Şu soruyu sormak lazım: Milletin iradesinden korkup siyasete müdahale etmek, canı isteyince seçimi iptal etmek, canı isteyince kurultay iptal etmek, sözde sıkıntı çıkaranı cezaevine yollamak, işte bugün kendini “devlet aklı” diye tanımlayan o vasat zihniyetin bu ülkeye yaşattıklarıdır.
“Vatandaşına güvenmeyip başkentini olağanüstü hal psikolojisine sokmak da işte tam da bu zihniyetin yapabileceği bir pozisyon”
Bugün, yarın itibarıyla NATO toplantısı var Ankara’da. Yani NATO toplantısında, NATO üyesi olan Türkiye ve çok önemli konular konuşulacak. Hem jeopolitik olarak Türkiye’nin bulunduğu coğrafya konuşulacak hem Ukrayna Savaşı konuşulacak, İran konuşulacak, Orta Doğu konuşulacak, birçok konu konuşulacak. Ve bu konuşulurken, mesela emin olun Filistin ve Gazze hiç konuşulmayacak. Çünkü onun yeri değil. Ama bu Filistin ve Gazze hiç konuşulmazken ülkeyi yöneten zihniyet şunu mu diyecek mesela: Amerika’dan, İngiltere’den, Fransa’dan gelen insanlara -ki bu iddianamede bu ülkelerin isimleri de geçiyor- o başkanlara şunu mu diyecek; “Ben korktuğum rakibimi, yenemediğim, dört defa yenildiğim, bir defa daha yenileceğim rakibimi hapse attırdım. Hatta dün, üç tane de duruşmada yargılanıyor ha haha” diye bunu mu anlatacak mesela dünyaya? Bununla mı gururlanacak? Böyle mi bir Türkiye Cumhuriyeti devletinin hukukunu tarifleyebilecek? Onun için çok vahim bir durumdadır Türkiye bugün, burada yaşananlardan ötürü.
Vatandaşına güvenmeyip başkentini olağanüstü hal psikolojisine sokmak da işte tam da bu zihniyetin yapabileceği bir pozisyon. Bunu milli güvenlik kabul ediyor. Yani vatandaşından korkuyor.
86 milyonun sesinden çekinip, başka bir fotoğraf vermeye çalışmak mı ülkeye sadakat? Bakınız; size milletine sadakat nedir anlatırım, milletinden korkmak nedir de anlatırım. Çünkü bir ülkeye ihanet vatandaşını düşman gibi görmekle başlar. Vatandaşını sevmemekle başlar, vatandaşından korkmakla başlar, vatandaşından şüphe etmekle başlar. Hele hele Cumhuriyeti, demokrasiyi, adaleti, özgürlükleri, hakkı, hukuku unutursanız, kendinizi 1150 odalı bir saraya tıkarsanız ve onun dehlizlerinden ülkeyi yöneteceğinizi zannederseniz, tam da işte bu duruma düşersiniz. Vatandaşını düşman gibi görmek değil, vatandaşını sevmektir esas olan. Vatandaşınla hasbihal edebilmektir esas olan. Bir ülkeye ihanet, milletin iradesini bastırmayı devlet yönetmek sanmakla başlar. Bir ülkeye ihanet bu büyük Cumhuriyetin gücünü kendi milletinde değil, başkalarının takdirinde, meşruiyet cümlelerinde aramakla başlar.
Şimdi gelin hep birlikte bakalım; gerçek devlet ciddiyeti nedir, milletine güvenmek nedir? Türkiye’nin onuru ve itibarı nasıl korunur? Bir ülkenin gücü meydanlarını kapatmasından değil, meydanlarında özgürce konuşabilen insanların sayısını arttırmakla başlar ve o şekilde büyür. İşte onun için tüm bunların yerine, NATO zirvesi öncesinde Ankara’da hayatı durdurmak, işte tam da onun bir tezahürüdür bizi Silivri’de, bir cezaevinde hapsedip, uydurma bir duruşma salonunda, uydurma bir davayla, absürt bir davayla muhatap etmek!
Mitingler, gösteriler, etkinlikler hatta açlık grevleri bile yasaklanıyor. Yan yana yürümek bile yasaklanıyor, sokaklara arabaların park edilmesi bile yasaklanıyor. Dünyanın küçücük, İstanbul’la Ankara’yla, 6 milyona yakın 6 milyona yakın nüfusu olan Ankara’nın onda biri kadar olan şehirlerde bile NATO zirvesi yapıldı ama hiçbir ülkede böyle bir zulüm o ülkenin insanlarına çektirilmedi. İnsanların günlük yaşamına kadar uzanan kısıtlamalar getiriliyor. Sanki milletin sesinden korkan bir anlayış, dünyaya “Bakın her şeyi kontrol ediyoruz” mesajı verme telaşı içerisinde. Oysa bu ülkenin sahibi seçilmiş bir insan değil, bu ülkenin sahibi 86 milyonun ta kendisidir, tamamıdır. Türkiye Cumhuriyeti’ni Türkiye Cumhuriyeti gücünü kapatan caddelerden, yasaklanan meydanlardan, susturulan seslerden değil; egemenliğini kayıtsız şartsız milletinden almasından gelir.
“Devlet ciddiyeti, yabancı liderlere şov yapmakla değil, kendi vatandaşına güven duymakla olur”
Devlet ciddiyeti, yabancı liderlere şov yapmakla değil, kendi vatandaşına güven duymakla olur. Devlet ciddiyeti, dünya gözü üzerimizdeyken sergilenen bir dekor değildir. Devlet ciddiyeti, fakirliğin, yoksulluğun önüne çekilen kandırmaca maskelerle toplumun gerçek ortamını gizlemekle olmaz. Devlet ciddiyeti, dünyanın gözü üzerimizde değilken de vatandaşına en üst seviyede özeni gösterebilmektir. Gerçek itibarı, birkaç günlük ziyaretler zaten belirlemesi mümkün değil. Kimse enayi değil. Herkes verilerden, örneğin gazetecilerin fikir özgürlüğünden, gazetecilerin mesleklerini serbest yapabilmesinden, hukuka olan güvenden, bütün bu prensiplerden ölçerler ve gerçek itibarı oradan yakalarlar. Yıllar boyunca inşa edilen bir hukuk düzeni eğer insanlarını, mutlu ve güven içerisinde hissettiriyorsa, sermayeye yatırım yapıp yaptırmasına fırsat tanınıyor tanınıyorsa ancak o şekilde itibar elde edilir. Uluslararası saygınlık, önce kendi vatandaşının devletine ve hukuk sistemine olan güvenle başlar. Bir avuç insanın iktidarı iktidarını korumak için koskoca başkenti olağanüstü hal psikolojisine sokmak, Türkiye’ye ne güç katar ne de milletine güven verir. Günlerdir hepimiz izliyor ve takip ediyoruz. Tabii bütün bu olan bitenlerin milletimiz adına bir şey ifade etmediğini, milletimizin gerçek gündeminin gerçekten yoksulluk, fakirlik, eğitimdeki kalitesizlik, milletin huzursuzluğu, adalete olan güvensizlik olduğunu hepimiz biliyoruz.
Bu manada niye buradan giriş yaptım? Çünkü bugün burada yaşanan da işte iki yüzlü ortamın, aldatmacanın bir başka arka planı. Bu manada az önce ifade ettiğim gibi yargılamanın sürdürülme biçimi, nasıl başladığı, nasıl yürütüldüğü tamamıyla bizim dünyadaki konumumuzu ortaya koyuyor. Ne yazık ki tarihimizde biz bu tür kandırmacaları, bu tür aldatmacaları daha önce de yaşadık. Örneğin; koca Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş zamanından da biliyoruz biz bu tür tavırları ve bu tür anlayışı. Millete ve millete hizmeti de yük olarak görenleri o tarihlerden de biliyoruz; zaten öyle olmasaydı çökmezdi. Ülkeye başka ülkelerden diplomatlar, askerler gelecek diye seferberlik içerisine girenleri, millete yaşattığı hayattan utananları o çöküş döneminden hatırlıyoruz. Tam bir fetret dönemidir. İşte bugün de bir fetret dönemi yaşatılmaktadır.
Bir avuç azınlığın mutluluğuyla milletin mutsuzluğunu unutturmaya çalışanlar… İşgal dönemi İstanbul’un da Türklere ikinci sınıf insan muamelesi çekenleri, “Şuraya gitmek, buraya oturmak yasak” diyenleri tarihimizden rahatlıkla gidip herkes okuyabilir. Atalarımız o günlerden çıkarak kurtardı bu milleti. Bu zorlu mücadeleyle kurdular Cumhuriyeti. Burası koskoca Türkiye Cumhuriyeti devletidir, burası bir müstemleke memleket değildir.
“Saygı görmek istiyorsanız, önce saygının en büyüğünü milletimize gösterirseniz saygı görürsünüz”
Saygı görmek istiyorsanız, önce saygının en büyüğünü milletimize gösterirseniz saygı görürsünüz. Hizmet edecekseniz, her yere ve herkese hizmet edecekseniz. Ve her zaman hizmet edecekseniz. Vatandaşın en fazla ihtiyaç duyduğu anda yanında olacaksınız. Çocuğu okulda açken ya da vatandaşın, kadının cinayete uğradığı, öldürüldüğü esnada… Yani bu iş aslında doğasından, sokaktaki canlılara, birçok ortamda insana, doğaya, canlıya, her şeye saygı göstermekle devlet gücünü gösterecek. Milletin ne yaşadığını görecek ve kaçmayacaksınız. İşte bugün az önce ifade ettiğim gibi emeklilerin geçim derdi, gençlerin gelecek kaygısı, çocukların beslenemediği bir ülke, çiftçi üretmekte zorlanırken, esnaf ayakta kalmakta zorlanırken, sorunlar karşısında “Kaynaklarımız sınırlı” deyip ama israftan kaçınmayan bir devlet anlayışını, “devlet ciddiyeti” diye bize yutturacak hiçbir duygusu yoktur.
Tabii sadece fiziksel hazırlıklar vesaire değil, aynı zamanda bütün bu maliyetin sözüm ona itibar kazanmak için yapıldığını da görüyoruz. Az önce ifade ettiğim gibi 1,5 milyar harcayıp Avrupa’nın en büyük duruşma salonunu yaptık diye itibar görme arayışında olan zihniyetle bu zihniyet aynı zihniyet. Zaten birbirini tamamlayan iki zihniyet. Bu yönüyle açık ve net ifade edeyim; Ankara’daki bu tabloda esasen sorgulanacak olan işte Türkiye’nin hukuk yöntemleriyle, hukuksuzluk yöntemleriyle yargıyı bir araç olarak kullanıp rakibine ve istemediği, kabul etmediği herkese çektirilen zulmün ve sıkıntının konuşulacağını ve bunun esasen dikkate alınacağını, itibarın da oradan ölçüleceğini buradan açık bir şekilde milletime duyurmak isterim.
Elbette biz bu güzel ülkenin, cennet vatanın dünyanın en üst düzey kurum ve kuruluşlarıyla irtibatını ve uluslararası itibarını çok önemsiyoruz. Bunun nasıl yapılması gerektiğini de biliyoruz. Ama bunu yapamayan, bunu beceremeyen, beceriksiz, artık bu millete büyük çöküşü yaşatan, 10 yılı tamamlayan ucube Cumhurbaşkanlığı rejiminin, hükümet sisteminin ülkenin birçok alanda büyük maliyete sebep olan tavrına karşı bir kurtuluş mücadelesi verdiğini de bilen ve bu yolu ortaya koyan, cesaretle ortaya koyan bir siyasi hareketin bireyleriyiz. Bu manada güçlü Türkiye’yi bu şekle getiren ve bu şekilde ezen bir anlayışa karşı bizi bu uydurma davalarla, mahkemelerde değişen heyetlerle veya başka usullerle kimsenin korkutamayacağını buradan duyurmak isterim.
Güçlü Türkiye, zaten korkan Türkiye değildir. Güçlü Türkiye; düşünceden korkmayan, eleştiriden korkmayan, mizahtan korkmayan, vatandaşından korkmayan Türkiye’dir. Gencecik 30’lu yaşlarda bir komedyeni söylediği birkaç cümleden dolayı havaalanında tutuklayıp, arkasına ters kelepçe takıp, bir de onu “Kamerayla çekelim” diye beş defa, yani bir film sahnesi gibi oynatan bu aklın, yani bir arpa boyu yol gitme şansı yok. Bu büyük bir çöküştür. Bu rahatsızlık gerçekten milyarlarca, on milyonlarca yurttaşımızı derinden rahatsız etmektedir. Cesaret bulaştırana tahammül edemiyorlar. İnsanların neşesini bile çalmaya çalışıyorlar. Bir kişi korkmadan konuşursa “Yarın başkaları da konuşur” diye endişe ediyorlar. “Herkes sussun, hiçbir kimse konuşmasın” istiyorlar. Ama ben ısrarla konuşmaya devam ediyorum, edeceğim de. Onun için onlara yönelik mesele mizah değil, mesele gözdağıdır. Amaç bir kişiyi susturmak değil, toplumun geri kalanına “Konuşursan bedel ödersin” mesajı vermektir. Ben genç komedyen kardeşimize, beni de eleştiren, benimle de hiciv yapan esprilerini dinledim. Ve buradan suç çıkarmak ve bunu yapıp hemen bir mahkemeyle kuyu tipi bir cezaevine göndermenin neyle bağdaştığını, buna hangi aklın “Evet” dediğini anlamak bile mümkün değil.
Biraz geri döndüğümüzde nice siyasetçiyi, hatta en sağdan en sola, merkezden diğer anlayışlara kadar Bülent Ecevit’inden Erdal İnönü’süne, Turgut Özal’ından Necmettin Erbakan’ına kadar nasıl toleransla bu süreçleri takip ettiklerini yakın tarihten görüp bakabiliriz, hatırlayabiliriz. Ama bu tahammülsüzlüğü bu millete yutturamayacaklar. Bu vesayet anlayışını bu millete yutturamayacaklar. Korku düzenine bu milleti boyun eğdiremeyecekler. Bu ülkenin, bu Cumhuriyetin gerçek sahibi saraylar değil, o sarayın içindeki bir avuç zavallı hiç değil, 86 milyon yurttaşımızdır. Günü gelecek, o gün, onu onlar da görecek, tıpış tıpış evlerine gidecekler ve 86 milyonun iktidarı kurulacak. İnancımız da mücadelemiz de budur. Milletin büyüklüğüne inanıyoruz. Milletin iradesine inanıyoruz. Bütün hesapların üzerinde olduğuna inanıyoruz. Hiçbir güç, hiçbir servet, hiçbir siyasi ilişki ağı ayağa kalkmış bir milletin vicdanından daha büyük olması mümkün değil.
Bugünlerde yanı başımızda küçücük bir Avrupa ülkesi Arnavutluk’ta olanı görüyoruz. Arnavutluk’ta insanlar günlerdir sokakta. Niye? Bir otel projesi değil mesele. Mesele bir ülkenin kıyılarının, ormanlarının, ortak hafızasının iktidarla yakın ilişkileri olan küresel sermayeye teslim edilmemesi adına “Ülkemiz satılık değildir” diye yurdunun topraklarını koruma anlayışıdır. Dünyanın neresinde olsun halkın toprağına, denizine, yaşam alanlarına, yaylalarına, suyuna olan ilgisi ve ona bağlılığı yüksektir. Çünkü o insan için orası yurttur, vatandır.
“Mahkemeler yerinde duruyor, cübbeler giyiliyor, duruşmalar yapılıyor, kararlar yazılıyor, her şey “var” gibi görünüyor”
İşte bu yönüyle bu tepkinin doğması doğaldır. Çünkü demokrasi; birkaç güçlü insanın, birkaç zengin ailenin, birkaç ayrıcalıklı çevrenin çıkarına göre ülke yönetmek asla değildir, olamaz.Birileri soyadına, servetine, dünya siyasetindeki bağlantılarına güvenerek ülkeleri kendilerine ait bir emlak şirketi gibi görebilir ama milletler bunun bir tapu olmadığını, devletler de aile şirketi olmadığını millet bilir. Bizim anlayışımız nettir. 86 milyon bu cennet vatanın, cennet vatanın sahibidir ve o cennet vatan 86 milyonun evidir.
Çok tehlikeli bir süreçteyiz. Mahkemeler yerinde duruyor, cübbeler giyiliyor, duruşmalar yapılıyor, kararlar yazılıyor, her şey “var” gibi görünüyor. Ben İBB davasında nasıl zulüm çektirildiğini, nasıl eziyet yaptırıldığını, nasıl yüzlerce insanın şu anda bu ülkede muhalif diye hapis yatırıldığını biliyor ve görüyoruz, yaşıyoruz. İnsanların nasıl nezaretlere tıkıldığını, 4 gün, 5 gün aç-susuz bekletildiğini, şehri, yollarını, caddelerini kapatarak yargılama yapmaya çalıştıklarını biliyoruz. Ama bütün bunların yargı eliyle bir vesayet altına alma girişimi olduğunu da biliyoruz. Yargılama dediğiniz şey duruşma salonundan ibaret değil; tarafsız hakim gerekir, bağımsız savcı gerekir, hukuka uygun delil gerekir, vicdan gerekir. Bunlar ortadan kalktığında geriye sadece bir mahkeme görüntüsü kalır. Bugün yaşadığımız tam olarak budur.
Kararlar önce veriliyor, gerekçeler sonra aranıyor, deliller gerçeği bulmak için değil, önceden verilmiş kararı desteklemek için toplanıyor, mahkemeler adalet dağıtan kurullar olmaktan çıkıp siyasi iradenin onay makamına dönüştürülmek isteniyor. Yargının bu kadar etkisizleştirildiği, hukukun bu kadar araçsallıştırıldığı bir düzende baskıyla, korkuyla, tahliye umuduyla verilen beyanlara da üzülüyorum. Yani insanlar en üst düzeyde baskıya muhatap kalıyor; aileleriyle, çocuklarıyla, gelinleriyle, malıyla, mülküyle tehdit ediliyor. Ve açık ve net söyleyeyim, bu şekilde uydurulan beyanlar, uydurulan birtakım ifadelerle de dosyalar oluşturuluyor, sanırsınız ki ortada büyük bir şey var.
Ülkeyi kendi malı görenler koltuğu bırakmamak için iftira senaryoları kurgulamaktan kaçınmadığı gibi, siyasi partilere de müdahale etmekten, milletin iradesiyle şekillenmiş yapılara kayyum eli uzatmaktan da imtina etmiyor. Milletin kurduğu partileri mahkeme koridorlarında dizayn edebileceklerini; delegelerin iradesini, üyelerin iradesini, milyonların umudunu birkaç imza ile değiştirebileceklerini sanıyorlar. Ama yanılıyorlar, çünkü millet öyle ya da böyle bir yol bulur ve o yol ile milletin önünü açar, milletin geleceğini kurtarır. O manada vesayet odaklarının bu çalışmalarının da sonucu hüsranla bitecektir.
Buradan rakibinden korkan ile açıkçası ona yancılık yapan insanlar ya da bu ortamdan medet uman kukla kayyum anlayışına şunu ifade etmek isterim: Millet iradesine rağmen kurulan hiçbir hesap, tarihte de başarıya ulaşmamıştır, bugün de ulaşamayacaktır. Siyasi parti mühendisliğine heves edenlere, milletin iradesini mahkeme kararlarıyla dizayn etmeyen- etmeye çalışanlara da şunu söylüyorum: Asla ve asla başarılı olamayacaklar. Bir ülkede adalet sistemi muhalifleri tasfiye etmenin aracı haline gelirse bunun hesabını er ya da geç millet sorulur, soracaktır, sormuştur ve en yakın zamanda tekrar soracaktır.
Bugün adalet sisteminin çok yönlü eleştiri altında olduğu ve ne yazık ki her kuralın yerle bir edildiği bir ortamda ne AYM kararları, ne AİHM kararları, ne başka unsurların asla en doğru şekilde analiz edilmediği ve detaylı bir şekilde değerlendirilmediği bir Türkiye yaşıyoruz.Ben de buradayım, Silivri’deyim. Benimle beraber seçilmiş bir milletvekilinin hapis yattığını ve her gün onunla dertleşmek zorunda kaldığım bir ortamdayım. Can Atalay’dan bahsediyorum. Ve tabii birçok arkadaşım var yine Silivri’de, bu şekilde hakkının, hukukunun elinden çalındığı, özgürlüğünün çalındığı bir ortam. Ya da Edirne’de Selahattin Demirtaş. Ve bunun gibi aslında birçok hukuksuzluğun insanları mahkum eden ve özellikle siyasi saiklerle, rakibinden korkarak insanlara zulmeden anlayışın sona erdirilmesi mücadelesinde onun için kendimizi güçlü hissediyoruz ve güçlü bir şekilde yolumuza devam ediyoruz.
Bakınız, bir davadayız. Bu davanın çok enteresan bir bağlantısı da bir başka salonda, İBB davası. Dava ne? Casusluk davası. Başlarken dedim ya, yani 5 dakika görüştüğüm, ve manevi anne- annem diye tariflediğim rahmetli hanımefendiyle beraber fotoğraf çekildiğim kişi o davada da örgüt yöneticisi. Hiç tanımadığım bir insan örgüt yöneticisi o davada. Altı örgüt yöneticisinden bir tanesi. Tanıyor muyum? Tanımıyorum. Kendisiyle bir ilişkim var mı? Yok. Diğer arkadaşlarımın hiçbir ilişkide de olmadığını; yani hem danışmanım Necati Bey’in ya da gazeteci değerli Merdan Bey’in de ilişkisinin ne seviyede olduğunu, ne kadar insani olduğunu geçen duruşmada dinledik, burada da dinlediniz.
Ama o iddianamede şöyle tarifleniyor, yani Sayın Hüseyin Gün’ün örgüt yöneticisi olarak tariflendiği o sayfalar, savcıların “Biz bunu çok önemsiyoruz ve burada bulacağımız şeyle aslında hani turpun büyüğünü, hani Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘turpun büyüğü’ diye tariflediği şeyi buradan yakalayacaklarını” dile getiriyorlar. Her şeyde olduğu gibi burada da bir safsatayla karşı karşıya kalıyoruz. Bu manada işte tam da o duruşmada yapılan, alınan ifadelerde neredeyse o eylemle ilgili tutuklu kimse kalmadı. Bakın, tutuklu kimse kalmadı. Bu duruşmada orayla bağlantı- yani o kadar ilişki, o kadar saçma bağları kopuk, bağlamları birbirinden uzak konular ki… Ama ona rağmen birbirine bağlayıp buradan iş çıkartmaya çalışan, tımarhanelik bir iddianame olduğunu ifade etmeye çalıştığım biçimi tam da bunun yüzünden.
Düşünün; örgüt yöneticisi ben 5 dakika görüşmüşüm. Bir başka örgüt yöneticisi, bir başka iş insanı -o insanla benim diyaloğum yok ama bu iktidarın her kademesinin diyaloğu var- bir başka örgüt yöneticisi, bir başka iş insanı o da bir örgütten haberdar olmadığını, hatta itirafçı olmasına rağmen, etkin pişmanlıkçı olmasına rağmen, o örgütle ilgili şablonun savcı tarafından önüne koyulup o şekilde imzaladığını söyleyecek seviyede bir duruşmada, bir başka salonda İBB davası olarak yürütülüyor.
Daha önceki sanık arkadaşımıza “Konudan dağılmadan, konuyu anlatmaya çalışın” diye ifade ettiniz. Konuların hepsi biriyle o kadar ilişkili ki dağılmaması mümkün değil. Niye dağılmaması mümkün değil? Mesela iddianameyle ilgili bir tane metin alıntı paylaşıyorum. Diyor ki: “Örgütün ve örgüt lideri şüpheli Ekrem İmamoğlu’nun asıl ve ilk amacının, maddi zenginleşme olmanın yanı sıra 2019 yerel seçimlerinde yani İstanbul seçimlerini kazanıp sonra ikinci amacın suç gelirleri ve elde edilen sermaye ile Cumhuriyet Halk Partisi’ni ele geçirmek, daha sonra da Cumhurbaşkanı olup Türkiye’yi ele geçirmek.”
Ne iddia ediliyor bu iddianamede? 2019 seçimlerinde 12 gün içerisinde Hüseyin Gün, iş insanı, benim o seçimi kazanmama sebep olmuş. Yani 2019’da 13.600 oyla 31 Mart’ta kazandığımız bir seçimi ve büyük mücadeleyle, yapılan büyük hukuksuzluklara rağmen ilçe ilçe sandıkların tek tek tek sayılmasına rağmen sonra 6 Mayıs’ta bir zarfın içine atılan 4 oyun 3’ünü geçerli, 1’ini geçersiz sayacak sayarak dünyanın en ahlaksız yöntemleriyle bize müdahale eden bir zihniyet sonrası seçimlerin iptaliyle sonuçlanıp 23 Haziran seçimine gidişimizde 10 günde bize Hüseyin Gün iş insanı gelmiş, işte yok mail atmış, mail vermiş ve bize seçim kazandırmış. İddianame bunu anlatıyor. Ve az önce ilişkileri de anlattım. Az önce Necati Özkan’ın avukatı da aslında size seçimin nasıl kazanıldığıyla ilgili anket verilerini de söyledi. Yani bu milletin feraseti, sokaklara dökülen, yapılan hukuksuzluğa karşı toplumun duyarlılığıyla bir anda 806.000 oy farkına çıkan bir seçimi bir saçma sapan konuya bağlayıp bizi casuslukla suçlayacak kadar gözü dönmüşlerin iddiasıyla bu mahkemede bizi sanık ilan ediyorlar. Gerçekten yenilir yutulur bir durum değildir.
“Demokrasilerde siyasi eleştirinin cevabı soruşturmalar, tutuklamalar, tutsak etmeler değildir”
Tabii bu tablo açıktır. Bu tablo Türkiye’de yargı eliyle, yani rakibinden korkan kişinin dizayn ettiği, önce İstanbul’a bir siyasetçiyi başsavcı atayıp sonra o siyasetçinin İstanbul’da “Tamam efendim” deyip görevini yerine getirdikten sonra Adalet Bakanı atandığı bir noktada siyasi rakipleriyle mücadele makamı haline getirdi Adalet Bakanlığı’nı. Siyasi partilere ayar verme makamı haline getirdi Adalet Bakanlığı’nı. Savcıların, hakimlerin ve mahkemelerin gölgesine sığınarak siyaset yapma makamı haline getirdi Adalet Bakanlığı’nı. Bir siyasetçi gibi davranıp sonra eleştirildiğinde, “Yargıya saldırılıyor” demek kimseyi inandırmıyor. Ne Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, ne AİHM, ne başka kurumlar, kuruluşlar da bu anlamda ikna edilemiyor.
Kıymetli milletimin huzurunda şunu söylemek isterim: Demokrasilerde siyasi eleştirinin cevabı soruşturmalar, tutuklamalar, tutsak etmeler değildir. Siyasi eleştirinin cevabı yine siyasettir. Ama bu ülkede ne yazık ki ülkeyi yöneten kişi nasıl bir siyasetten anlıyor? İkide bir çıkıp “Dişimize göre muhalefet bulamadık” diyor. Karşısında ne kadar güçlü siyasetçi varsa zorla hapse atıyor. Az önce adını deyip örnek verdiğim Selahattin Demirtaş da onlardan birisidir. Şu anda aynı şeyi bize ve bizim gibi başka siyasiler de düşündüğü de ne yazık ki kamuoyunda sıkça konuşulan ve dehşet verici bir senaryoyu Türkiye’nin önüne koyan bir anlayış dönemindeyiz.
“Sizlerle beraber 20 hakim değişikliğiyle muhatap oldum”
Tabii burada Ekrem İmamoğlu davalarının değişmeyen bir rutini var. Her duruşmada az önce ifade ettim; ya savcı değişiyor ya hakim değişiyor. Ben her seferinde yeniden başlıyorum. Aynı dosyayı, aynı gerçekleri, aynı hukuksuzlukları sil baştan anlatmak zorunda kalıyorum. Galiba dosyalarımın tek değişmeyen tarafı, sanık koltuğunda benim oturmam. Arkadaşlarım sadece ceza davalarını çıkarttılar. Şu anda 15 ceza davasıyla muhatabım. Son 1,5 senede icat edilen 15 ceza davası. Elbette bunların hiçbirisi beni yıldıracak konular değildir. Takip etmekte zorlanıyor muyum? Açıkçası zorlanıyorum. İşte az önce ifade ettiğim gibi, sizlerle beraber 20 hakim değişikliğiyle muhatap oldum. Hiçbir duruşmam başladığı hakimle devam etmiyor, hiçbir duruşmam. Madem yargı bağımsızdır, madem hakimler hiçbir etki altında kalmadan yalnızca hukuka ve vicdanlarına göre karar verir, o halde bitmek bilmeyen hakimdeğişikliklerini millete kim açıklayacak?
Bakınız, bu dosyada hiçbir somut adım atılmadı. Bildiğim kadarıyla sorulan sorulara hiçbir cevap verilmedi. Ama bir tek şey yapıldı; daha soruları soran hakimler cevaplarını almadan heyet değiştirildi, savcı da değiştirildi. Bu dosyayla ilgili çarpıcı bir gerçeği de aziz milletimle paylaşmak isterim. Tabii gerçekten utanç verici, yargıyı küçük düşüren bir işlem daha yapıldı. Biz, Necati Bey ve Merdan Bey ile birlikte aynı gün şok olduk tabii. Bir gün önce “casusluk davası” diye manşetler atıldı, “casuslar” diye manşetler atıldı. Bir kardeşimiz daha var; o da Kandıra’dan getirilmişti ki Necati Bey de Kandıra’daydı, Melih Geçek diye bir kardeşimiz. Soruşturma sürecinde de bizimle Çağlayan’daydı. İfadesini verdi. Hakkında bırakın tutuklamayı, adli kontrol tedbiri bile uygulanmadı. Zaten tutuklu başka İBB davasında. Tekrar ediyorum; adli kontrol bile verilmeden Kandıra Cezaevi’ne gönderildi. Yani duruşmaya bile çıkarılmadı. Yetmedi, dosyasını tefrik ettiler ve asıl bundan sonra yaşananlar bu soruşturmanın hukukla mı yoksa başka saiklerle mi yürütüldüğünü de hepimize gösteriyor.
“Bu insanların uğradığı zararı, gördüğü psikolojik işkenceyi kim karşılayacak Allah aşkına?”
Çok acı bir durum, Allah kimsenin başına vermesin ya. Adam burada hapiste, 5 Haziran’da, yani bundan yaklaşık bir ay önce, terörle mücadele ekipleri Melih Geçek’in eski eşinin evine, kız kardeşinin evine, babasının evine ve genel müdür olduğu belediyenin iştirakine giderek arama yapıyorlar. Buraya kadar bir şey yok, arama. Yani kapıyı çalabilirler, bir şey sorabilirler. Arama sırasında bir polis memuru gizli tanık bir iPad’den bahsetmiş, “Onu arıyoruz, verin gidelim” diye evlere giriyorlar gecenin bir vakti. Yani gece 11’den, 11.30’dan, 12’den bahsediyoruz. Nasıl bir vicdansızlıktır? Bu nasıl bir ahlak? Bu mu Türkiye’de önüne Cumhuriyet yazan, hepimizin kutsalı gördüğümüz savcının yargı hamleleri? Ve Melih’in küçücük yeğeninin, 7 yaşında, elinden oyun oynadığı tableti alıyorlar, zorla el koyuyorlar. Yeğenin oyun oynadığı tablet. Bir ay önce bu Patagonya’da olmadı, Madagaskar’da da olmadı az önce verilen örnekteki gibi, İstanbul’de oldu, burada. Evet, delil diye el konulan dijital materyallerden biri 7 yaşındaki bir çocuğun oyun oynadığı tablet.
Yetinmiyorlar, aynı evde anne babasının da yani Melih’in kardeşinin ve anne babasının da telefonlarına el koyuyorlar. Yetmiyor, eski eşinin evine gidiyorlar. Eski eşinin evinde de kadının “Bu telefon bana ait, IMEI numarasına bakın, SIM kartına bakın, kime ait olduğu ortada” diye itirazına ve feryatlarına rağmen dinleyen yok, ona da el koyuyorlar. Telefonu alıyorlar. Bugün hâlâ o telefon savcılığın elinde, diğerleri de o şekilde. İçinde kadıncağızın işi var, özel hayatı var, ticari ve kişisel bağlantıları var, işi olan bir kadın bu. Ve açık ve net söyleyeyim, daha acısı, Melih Geçek’in 13 yaşındaki kızının ders çalıştığı tableti de alıyorlar. O da emniyette. Bu mu emniyet? Şey, bu mu terörle mücadele? Bu mu yani bir savcılığın gözü dönmüş hamleleri? Bunu ilk yaşamıyoruz, onlarcasını anlatabilirim ben burada. Bu insanların uğradığı zararı, gördüğü psikolojik işkenceyi kim karşılayacak Allah aşkına?
Vallahi bunu ciddiyetle dinleyin diye anlatıyorum. Bu davayı ilgilendirmiyor diye değil, bu davanın nereden doğduğunun ciddiyeti buradan başlıyor. Aynı gece henüz aramaların mürekkebi kurumadan, televizyonlarda “Melih Geçek’in evinde çok sayıda dijital materyaller ele geçirildi” haberi yapılıyor. Adamcağız burada hapiste. Gencecik adam burada hapiste, eski eşinin evinde onun eşyalarına, çocuğunun, yeğeninin, kardeşinin, yaşlı anne… Yaşlı annesinin babasının, tedavi gören annesinin babasının elindeki garibim telefonlarını, her şeyini alıyorlar. Bir bakın bakalım başımıza bu gelirse ne düşünürüz diye. Ayıptır. Bir çocuğun oyun tableti, bir öğrencinin ders tableti, bir annenin telefonu, bir babanın telefonu, eski eşin telefonu… Ondan sonra da buna “örgüt delili” diyorsunuz. Neymiş efendim? Savcılıkla ilintili kurulmaya çalışılan, ilişki kurulmaya çalışılan kişinin evlerine yapılan baskının ortaya koyduğu manzara bu. Bu kadar basittir şu anda sizin burada bulunduğunuz ağır cezada yargılanan casusluk davası. Bu kadar vasattır, çöptür. Foseptik çukurudur yani. Başka hiçbir anlamı yoktur.
Ben burada bir kişinin değil; ailelerin, çocukların, anne babaların, masum insanların nasıl bir süreçten geçtiğini, nasıl bir acı çektirildiğini anlatıyorum. Çünkü hukuk, korku üretmek çabasında sözüm ona. Halbuki hukuk korku üretmek için değil, adalet dağıtmak için vardır. Devlet vatandaşına güven vermek için vardır. Devlet çocukların tabletini manşet attırmak için, ailelerin telefonunu “suç delili” diye servis ettirmek için mi vardır? Ayıptır, utanmazlar.
“Aziz milletim, gerçekten ülke zor durumdadır”
Aziz milletim, gerçekten ülke zor durumdadır. Gerçekten bugün bu salonda dünyada eşi benzeri zor bulunacak bir tabloyla karşı karşıyayız. Sırf koltuğuna yapıştı, koltuğundan kalkmak istemiyor diye milletin oyuyla tam 4 kez yenildiği rakibini 5’inci kez milletin karşısına çıkmasın diye eliyle tasfiye etmeye çalışan bir anlayışın ürettiği asıl iftirasının, casusluk suçlamasının konuşulduğu mahkemedeyiz. Başka bir meselesi yok bu işin yani. Yani işte burada tanıklık anlattı, Hüseyin Gün iş insanı, onun da yaşadıklarını mahkeme dinledi. Necati Bey benim danışmanım, biz seçimi çalışırız, seçmeni çalışırız. Vallahi Merdan Bey’e geçen de sordum, biz kendisini ziyaret ettiğinde içtiğim çayın, kahvenin dışında iki defa, o da televizyonda program için gittiğimden başka ilişkim yok. Kurulan şeye bakar mısınız? Düzeneğe bakar mısınız? Ahlak dışı.
Yani seçimi kazandık ve tarihi bir seçim. Ben burada yansıttım ekrana, ben bayram ziyareti için memleketin Trabzon’a gittim, Trabzon’dan Ordu’ya gidene kadar 21 tane miting yaptım, 21 miting. Yüz binlerce insan yollara, meydanlara döküldü. Neymiş? 3 tane mail, 5 tane mail, yok Aaron Amerika’dan, bilmem İngiltere’den şu, falan, filan bize seçim kazandırdı. Vay anasını ya! Şakaya bak ya! Burada koşturmamış insan yoktur o seçimde ya. Ayıptır ya, utanmazlar sizi.
“Ekrem’le irtibat kurdu ya da CIA ile?”
…Uğraşmaya gerek yok. Amerika’nın Devlet Başkanı da yarın Ankara’da, İngiltere’nin Başbakanı da yarın Ankara’da. Ne oldu, Starmer’ın yerine geldi mi birisi? O gelecek mi, bilmiyorum. Starmer geliyor. O mu geliyor? Neyse, ona da sorabilir, sorsunlar. MI6’te var mı böyle birisi, Ekrem’le irtibat kurdu ya da CIA ile? Ya gülerler insana ya, gülerler ya. Gülerler ya, ayıptır. Starmer’a sorsunlar o zaman. Ya da başka hangi ülke geçiyor? İki ülkenin ismi geçiyor bari. Başka ülke varsa onlara da sorsunlar yani. Ahlaksızlar.
O ziyaretlerden fotoğraf alıyor, “casusluk hikayesi” yazılmaya çalışılıyor. Dedim ya, bir de Hüseyin Bey örgüt yöneticisi. Ortada suç örgütü yok, örgüt yöneticisi! Ya beni tanımıyor, bu adam beni tanımıyor. Ben de onu tanımıyorum. Ben tanıdığım adamı söylerim yani. Kim olursa olsun söylerim yani. Kimle ne yaşadığımı söylerim. Ben onun için burada millet tarafından seçilip, seviliyorum. Biliyorlar ki İmamoğlu bugün buradan çıksa 10 milyon insan, 20 milyon insan meydanlarda karşılar İmamoğlu’nu. Niye biliyor musunuz? Ekrem olduğum için değil, samimi bir insan olduğum için. Çirkin insanların arkasına sığınmadığım için. Makam, menfaat peşinde koşmadığım için.
Saraydan çıkamamak değil yani, milletin arasına karışabilmekte marifet. Onun için, “Korkmayın, yürüyelim arkadaşlar” diyor ya Özgür Özel, ben buradan milletime sesleniyorum: Onurlu bir şekilde, onun liderliğinde arkasında yürüsünler. Çok güzel bir yol oluyor. Birbirini tanımayan insanların kurduğu suç örgütü diye örgüt tanımlıyorlar. Birbirinin tanımadığı insanlardan suç örgütüne yönetici üretiyorlar. Birbirini tanımayan insanlarla bizi casusluk meselesinin içine sokmaya çalışıyorlar. Ahlaksızlar.
“Altına imza atan üç savcıdan ikisi başsavcı vekili oluyor, bir tanesi de bakan yardımcısı oluyor”
Ne oluyor sonra? Altına imza atan üç savcıdan ikisi başsavcı vekili oluyor, bir tanesi de bakan yardımcısı oluyor. Ne güzel düzen ya. İmza at, bakan yardımcısı ol. İmza at, başsavcı vekili ol, başsavcı ol. Yerim, yerim öyle makamı ben ya. Bu millet öyle bir makamı yutmaz, yemez. Ekrem’i de yedirmez. Bunu unutmayın yani, Ekrem’i de yedirmez. Ekrem’i övmek için söylemiyorum. Ekrem yarın Ali olur, Ayşe olur, Fatma olur, Mehmet olur, fark etmez yani.
Madem beni casuslukla, ağır bir suçlamayla yargılıyorsunuz, o zaman böyle bir dosya nasıl kuruluyor? Böyle ağır ithamlar hangi sözde delillerin üzerine inşa ediliyor? Var mı, Savcı Bey? Kaç defadır soruyor işte avukatlar yani. Tutukluluğun devamına deniyor. Ne güzel klişe laf: “Tutukluluğun devamına.” “Tutukluluğun devamına.”
Ben SEGBİS’e hiç katılmadım. Bir defa katılayım dedim, gittim. Tepkimi gösterdim, beni 20 dakika müzikle beklettiler. Meğerse bekletmiyorlarmış; alıyorlarmış, iki dakika sonra “tutukluluğun devamına” deyip geçiyorlarmış. Beni 20 dakika müzikle beklettiler. Baktım dosya gene aynı duruyor şeyde, masanın üstünde, tutukluluğa devam. “Ne, baktınız mı şimdi o dosyaya da?” dedim yani, “İncelediniz mi?” Böyle bir sistem olur mu ya? Kimi kiminle kandırıyorsunuz ya? Böyle mi yargılayacaksınız yani insanları?
“Benim dosyamda da var pişmancık; Ertan Yıldız”
Delil oluşturmak… Dosyaların şu anda en önemli delili ne biliyor musunuz? Etkin pişmancıklar. “Pişmancık” diyorum ben onlara. Bir hanımefendi söyledi diğer duruşmada, çok hoşuma gitti. Etkin pişmancıklar. Kim bu etkin pişmancıklar biliyor musunuz? Yan odada –yine de üzülüyorum– eşiyle tehdit edilenler. Yan odada çocuğuyla tehdit edilenler, hapse çocuğuyla tehdit edilip etkin pişmanlıkçı yaratmaya çalışılan bir düzenin içerisindeyiz. Malıyla mülküyle tehdit edilenler…
Benim dosyamda da var pişmancık; Ertan Yıldız. Benim yan hücremde duruyordu, yan hücremde. Ben sesimi duyuramıyordum ama onun böğürmesini ben duyuyordum. Gece yarısı nasıl bir böğürme! “Ölüyor mu?” diye, yani iki üç defa butona bastım, görevli çağırdım. En az 20-30 gece kusacak gibi, yani kusacak gibi bir böğürmeyle… Adamcağız, avukat şey dedi: “Oğlum bir şey mi oldu sana?” diyor, “Neyin var?” “Yok, yok, iyiyim, iyiyim, iyiyim” kafası önde falan. Dayanamadı adam. Malını mülkünü seviyor herhalde, parasını pulunu seviyor ya da izah edemeyeceği şeyler var, bilemem. Pişmancık olmuş. Rahmetli Yalçın Küçük, “İtirafçılığı insanın kendini kusması” diye tarif etmiş, çok güzel tarif etmiş. Allah rahmet eylesin. Sonra “İşittim, şahit oldum, duymuştum, biliyordum, görmüştüm…” Binlerce. Ondan sonra neymiş efendim? 4000 sayfa iddianame. Bu iddianame kaç sayfa, bilmiyorum ama… 160 sayfa. İyi, az. Hiçbir şey yok çünkü, burada hiçbir şey yok. Orada adam bulmuşlar gene, burada hiçbir şey yok.
Ama insanını çaresiz bırakan düzen, yargılama düzeni olamaz. O çaresizliğin içinden etkin pişmancık üretmek yargılama olamaz. Sonra o beyanları alıp casusluk ve suç örgütü kuruyor adam. Ya casusluk ya, ayıptır ya. Ayıptır ya. Ülkesini satmak… Ahlaksızlar.
Bu ülkenin kaderini iftiralar, iftiracılar, iftiracı üreten zihniyetler yazamaz, yazamayacak. Bu ülkenin geleceğini kumpaslar belirleyemez, belirleyemeyecekler. Türkiye, güvenden doğar güvenden. Bir güvenden… Kurtuluş Savaşı da öyle. Telefon yok, telgrafı bilen kaç kişi var? Ama o millet yuvalarından çıktı. Benim ailemden neredeyse kimse kalmayacaktı, son anda bir dedem döndü. Birçok kalmayan aile de vardır aramızda. Onun için, bir millet güvenden doğar. Evet, Atatürk’e güvendi ve yol yürüdüler. Şimdi milletin kendine güvenme zamanı. 86 milyon yurttaşımızın kendine güvenme zamanıdır. Çok büyük itibar görecektir.
Türkiye güçlü ordusu, jeopolitik konumu ile bütün bunlarla evet, NATO’nun önemli bir ülkesidir, Avrupa’nın vazgeçilmez ülkelerinden birisidir, lideri olmalıdır, lider ülkelerinden birisi olmalıdır Avrupa’nın, Türkiye. Ancak bu ülkenin gerçek stratejik gücü, yalnızca askeri kapasitesinden değil, hukukun üstünlüğünden, hatta önce hukukun üstünlüğünden, önce demokratik meşruiyetinden ve millet iradesine duyduğu güvenden doğar. Jeopolitik önem kalıcıdır fakat onu güvene, itibara ve gerçek stratejik etkiye dönüştüren demokrasi ve hukuk devletidir.
Bu nedenle bugün burada görülen davalar, yalnızca Ekrem İmamoğlu davaları değildir. Bu davalar Türkiye’nin nasıl bir devlet olacağına, Cumhuriyetimizin kurucu ilkelerine bağlı kalıp kalamayacağına ve ülkemizin hem kendi vatandaşları hem de müttefikleri nezdinde nasıl bir geleceğe sahip olacağına ilişkin davalardır. Davalar önemlidir. Öyle zannetmeyin, tırıvırı bir casusluk davası görülüyor burada yani. Burada Türkiye’nin geleceğini konuşuyoruz biz. İBB davasında da Türkiye’yi, Türkiye’nin geleceğini konuşuyoruz, uydurma diploma cezası davasında da Türkiye’nin geleceğini konuşuyoruz. Çünkü birilerinin mücadele ettiği ve ne yazık ki sıkıntıya düşürmek istediği şey, Türkiye’nin geleceğidir.
“Nasıl çelişkiler içerisinde yaşıyoruz, görüyor musunuz?”
Düşünün ki bugün burada tarihin en ahlak dışı kumpas senaryolarından biri üzerine kurulmuş bir davada yargılanıyoruz, üstelik bu davanın az önce ifade ettiğim gibi adı geçen ülkelerin devlet başkanları, yarın NATO zirvesi dolayısıyla Ankara’da olacaklar. En üst düzeyde ağırlanacaklar. Nasıl çelişkiler içerisinde yaşıyoruz, görüyor musunuz? Yani bir yanda ne var, bir yanda ne yapıyoruz…
Evet, aziz milletim; burası Silivri. Diploma davasının ardından casusluk davasındayız ve Ekrem İmamoğlu yargılanmaya devam ediyor. Az önceki diploma davasının iddianamesine imza atan savcı da İstanbul’un bir ilçesine Cumhuriyet Başsavcı Vekili olmuştu. Bu bir şey ifade ediyorsa ortaya bırakıyorum hususu. Bunun da iddianamesinin altına imza atan, az önce söylediğim gibi yine İstanbul’un bir ilçesine başsavcı vekili, İstanbul’a başsavcı vekili ve Adalet Bakan Yardımcısı oldu. Bir şey ifade ediyor mu, bilmiyorum, ortaya söylüyorum.Benim için ne ifade ediyor? Hiçbir şey ifade etmiyor. Bu millet için ne ifade ediyor? Hiçbir şey ifade etmiyor. Makam dediğin şey onurla alınır, liyakatle alınır, emekle alınır. İftirayla, kumpasla, yalanla, dolanla alınmaz.
“Biz bu düzenin içerisinde yargılanıyoruz”
Hakimler değişti, burada da değişti. Biz bu düzenin içerisinde yargılanıyoruz. Ey milletim, ey halkım, böyle bir düzenin içinde yargılanıyorsunuz. Ekrem İmamoğlu’nun ilan ediyorum; 20 tane hakimi değişti şu 1,5 senede, 20 tane hakim. Savcıları, mavcıları saymıyorum. Ekrem İmamoğlu’nun her işine –burada listesi var, dosyası var– her işine imza atan, en ahlak dışı uygulamalara karar veren bütün savcılar da Türkiye’de liyakatsiz bir şekilde kademe yükselmişlerdir. Onun için bunun adı makamdır, mevkinin menfaat ilişkisidir. Başka hiçbir şey değildir, nokta.
“MİT’e müzekkere yazıldı, cevap yok. Niye konuşmuyor MİT Başkanı?”
Bunun ucu Ekrem’e değdi, bana değmedi, bir şey olmaz; görürsünüz bir şey olmaz. Görürsünüz, her sabah operasyonları herhalde ben bir tek izlemiyorum sabah açınca son dakika diye. Hepimiz izliyoruz; şirketlere, kurumlara, tapulara, mülke, arsaya, tarlaya… Ya tavuğa bile kayyum atadılar ya. Tavuğa bile kayyum atadılar ya. Böyle bir şey olabilir mi? Susalım izleyelim… E susun izleyin, ben susmam. Lafa gelince atıyoruz; “Haksızlığa susan dilsiz şeytandır.”
MİT’e müzekkere yazıldı, cevap yok. Niye konuşmuyor MİT Başkanı? Niye konuşmuyor, MİT Başkanı niye konuşmuyor? İbrahim Kalın niye konuşmuyor? Sayın Hüseyin Gün’le diplomatik ilişkilerin yıllar önce fotoğrafları var iddianamede, yanlış değilim herhalde değil mi? Fotoğrafları var. Niye konuşmuyor ya? Yani MİT niye bir yazı… MİT dediğin bizim istihbarat kuruluşumuz, gururumuz olmalıdır. MİT niye konuşmuyor, niye bir yazı yollamıyor? Ne yazacak Ekrem’le ilgili? Ha… “Ya bir şey buluruz da ekleriz ondan sonra yazalım.” Bununla mı iş… Utanmıyorlar mı ya? Ben, İbrahim Kalın, MİT Başkanı, tekrar ediyorum: Niçin cevap vermiyorsunuz? Ekrem İmamoğlu casus mu, değil mi? Hüseyin Gün casus mu, değil mi? Necati Özkan casus mu, değil mi? Merdan Yanardağ casus mu, değil mi?İbrahim Kalın, niçin yazı yazmıyorsun, niçin tek kelime etmiyorsun? Eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı… Bu beyefendi, Hüseyin Gün, devlet adına çalıştı, senin verdiğin imzalı kağıtla 1 seneye yakın çalıştı. Bu insandan casus çıkar mu, çıkmaz mı? Ya mert adam çıkar, konuşur kardeşim. Burada yargılama yapıyormuş, hadi oradan, ne yargılaması…
“Bir kişi Ankara’dan “böyle et” demediği zaman ağzını bile açamazlar”
Niye konuşmuyorlar biliyor musunuz? Ben bunları tanıyorum. Bir kişi Ankara’dan “böyle et” demediği zaman ağzını bile açamazlar. Ben yaşadım, bakanlarla oturdum, yaşadım. Adalar’ın fayton sorununu çözüyoruz, Adalar’ın. Ankara’ya gittik. Namus, İçişleri Bakanı karşımızda. Hani ahmak davası var ya, bana ahmak dedi, ben de onu iade ettim. Ben yargılanıyorum, ona bir şey yok. Yargıtay’da. Ahmak… “Ahmak”tan siyaset yasağı alacak Ekrem İmamoğlu. Yapma ya. Bana söyleyene sözünü iade ettim. Bu kişiyle faytonu kaldırdık, elektrikli araba getireceğiz. Elektrikli arabada üretim sorunu var, çözmeye çalışıyoruz. Adalar tertemiz oldu, pırıl pırıl oldu. Çok da güzel bir iş oldu, hiç kimseyi de mağdur etmedik. Yüz milyonlarca da lira harcadık. Hiçbir faytonun altını temizleyen adama bile iş bulduk. Her faytoncuya para ödedik, her şeyi çözdük. Vali biliyor, herkes biliyor. Ona gidiyoruz, ona söylüyor, ona gidiyoruz… Vali ise “Aman bakanla konuş.”, bakanla konuş “Aman şimdi bak.” Gittik Ankara’ye, oturduk. Ben, bir genel sekreter yardımcımız profesör, bir daire başkanımız var, bakan var, iki tane üç tane genel müdür var, oturduk.
Toplantı yapıyoruz. 4,5-5 saat “niçin olmaz”… Elektrikli bir araç almışız, bu sisteme uygun değil, halbuki orada trafik yok, uygun olduğunu iddia ediyoruz araç trafiği olmadığı için. İlla “şu tip araç olmalı”, “niçin olmaz”ı bana anlattı bütün yetkililer. Öyle dinledik, dinledik, dinledik. Telefonla Cumhurbaşkanı toplantıya katıldı. Dedi ki: “E biz seçimde biz de vaat etmiştik” dedi, “olmalı” dedi. İş neye döndü biliyor musunuz? 10 dakikada nasıl “olmalı”yıanlatmaya döndü. Bunu ben yaşadım ha. Böyle bir mülk çoğalabilir mi yani? 4 saat niçin olmaz, 5 dakika nasıl olur’u anlatmak… Hemen o genel müdür, bakan, nasıl olur’u anlatmaya başladılar. Bunu ben yaşadım.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.