Summertime… Müzik tarihinin, cazın en çok “cover”lanan, yorumlanan şarkısı. Guinness Dünya Rekorları arasına 2017’de 67.591 kayıtlı versiyonuyla geçiyor. Esasında “şarkı” demek de yetersiz; 1934’de opera için bestelenen bir “arya”.
O da tarihteki yerini özetlemeye kifayet etmiyor. Zira dönemin “klasik” otoritelerine oksimoron gibi gelse de bir “Halk Operası (Folk Opera)”nın açılış aryası… Ötesi siyah bir annenin bebeğine söylediği ninni. O yıllarda cümleni “siyah halkın operası” diye kurmak bile mesele.
Yoksul bir balıkçının eşi olan Clara açılışta “Yaz zamanı /Hayat çok kolay /(…) Baban zengin, annen de güzel /O yüzden sus küçük bebeğim, ağlama” gibi “beyaz yalanlar”la bebeğini uyutmaya çalışsa da “Porgy ve Bess” operasının seyri öyle değil. Siyahları kuşatan “beyaz” iktidarın, yasaların, polis baskılarının, zulmün, ölümlerin, kapkara yoksulluğun, sefaletin, hikâyesi.
“Yarı beyaz” bestecinin şartı
Operayı o dönem “liminal” ya da “yarı beyaz” Yahudi besteci George Gershwin’in bestelemesi de eseri etiketliyor tabii. Gershwin’in operanın sahnelenmesini yasal bir zorunluluğa bağlaması da ondan.
Irkçılığın, adaletsizliğin, her türden linç kültürünün gölgesinde cesaretle koyduğu katı, tavizsiz kural, operadaki tüm siyah karakterlerin ve koronun tamamının gerçek siyah sanatçılardan oluşması… Telif sözleşmesindeki tartışılmaz madde.
Böylece Amerika’da 1830’lardan beri süren “blackface” akımına da fırsat vermiyor. Zira beyazlar siyahları sahnede de yüzünden vuruyorlar. Siyah karakterler yerine yüzlerini ayakkabı boyasıyla, kömürle siyaha boyayan beyazlarla sürdürüyorlar iktidarlarını. “Beyaz Saray” soytarılarıyla…
Gershwin’in bestelerini birçok blues, caz sanatçısı seslendiriyor. Summertime da iki yıl sonra Billie Holliday ile listelerde… Aynı şarkı 1950’lerde Ella Fitzgerald ve Louis Armstrong’un ikonik düetiyle uluslararası caz standartları arasına yerleşiyor.
Başkaldırı ninniyle de olur
1968’de Janis Joplin çığlık çığlığa devralıyor o şarkıyı… Aslında üzerine geçiriyor. Sakin, ağır usul “ninni” artık blues, rock formunda kural tanımayan bir ağıt. Sesiyle, stiliyle isyan!
Ninninin “bir sabah kanatlarını açıp gökyüzüne süzüleceksin” sözleri Joplin’in “ham”, yırtıcı, asi sesiyle bambaşka. Uyutan değil, uyku kaçıran yorumuyla; Başkaldırı ninniyle de olur!
“Dandini dandini dastana”ları, “uyusun da büyüsün ninni”leri hatırlıyorum. Ardından da aklıma Gülten Akın’ın şiirinden Edip Akbayram’ın, Grup Yorum’un yorumladığı “Büyü” geliyor.
Şarkısı, “şarkı marşı” beni sarmasa da, ninnileri alt üst eden sözlerini -serbest metinle- özetleyeceğim. Şiiri, şarkısı da her türden, yerden, zamandan “siyah” tarihi, dünden bugüne özetliyor zaten. “Devlet Baba”yı da:
Büyü de baban sana acılar, yokluklar, işsizlikler, açlıklar, baskılar, işkenceler, -ters düz- kelepçeler, gözaltılar, zindanlar, “Büyüyüp on yedine geldiğinde /Büyü de baban sana /İdamlar alacak”.
Joplin’in “ürpertici kehâneti”
Elli altı yıl önce bugün, 4 Ekim 1970’de hayata veda eden Joplin bugün de bana önce o “ninni”siyle geliyor. Jimi Hendrix’in aynı yıl, 18 Eylül’de 27 yaşında “aşırı dozdan” ölmesinin ardından yaptığı açıklamayla da… Sonradan “ürpertici kehanet” babından kayıtlara geçen sözleri şöyle:
“Sıra kimde diye bekliyordum, korkuyorum… Acaba ben öldükten sonra arkamdan ne konuşacaklar?” Aynı yıl içinde iki rock yıldızının ölemeyeceğini, Jimi ile aynı yıl ölmek istemediğini söylese de iki hafta sonra o da gidiyor.
Los Angeles’taki bir otel odasında “aşırı doz” nedeniyle öldüğünde Joplin de 27 yaşında… O da blues, rock tarihindeki trajik “27(liler) Kulübü (The 27 Club)” efsanesinin bir parçası. Vasiyeti de stiline uygun. Arkadaşlarına ölürse ardından eğlenceli bir veda partisi düzenlemeleri için 2 bin 500 dolar bırakmış. Öyle de uğurlanıyor ve külleri okyanusa savruluyor.
“En çirkin adam” adayı…
Joplin’in kısa ömründe bu dünyadan alacağı da çok. Muhafazakâr bir Teksas “rafineri” kasabasında büyürken sadece farklı tarzıyla, kıyafetleriyle, tavırlarıyla değil düşünceleriyle de hedefte. O yıllarda, o “dar”, farklıya hayatı dar eden kasabada ırkçılığa karşı durması, “blues”a, “siyah müziğe” ilgisi dışlanmasına, akran zorbalığına da yol açıyor.
Teksas’ın Tom Miks&Teksas’taki gibi olmadığını zamanla öğreniyor insan. Joplin de “sıradışı” olmanın bedelini okul sıralarında ödüyor. Teksas Üniversitesi’nde okurken erkek öğrencilerin “Kardeşlik Birliği (Fraternity)”nin “Kampüsteki En Çirkin Adam”yarışmasında adayları o mesela. Okulu bırakmasında o zorbalıklar da etkili olmalı.
Ünlü olduktan sonra geleneksel mezuniyet buluşmasında onların karşısına saçlarında mor, pembe tüylerle, devasa renkli gözlükleriyle “hippi kraliçesi” misâli dikiliyor. Muhabirlerin “Neden buradasınız” sorusuna yanıtı biraz intikam kokuyor: “Bana zamanında hiç iyi davranmayan o taşralı çocukların yüzündeki şaşkınlığı görmek için…”
İntikam da müşkül, yüzleşmek de…
Nafile… Yine öteki, aykırı! Nefreti, intikamı, pervasızlığı refleks, hobi, hatta “meslek” edinenlerden intikam almaya çalışmak, insanın karakteri açısından da yorucu, yıpratıcı, hatta değerleri için tehlikeli.
Bazılarıyla “yüzleşmek” de ayrı mesele… Yüz yok ki, yüzüne vurulsun. Öyle anlarda gücünü yüzsüzlüğün ta dibinden almaya çalışana insanca, bir nebze insanlık dersi vermek gerekli ama kolay değil. “Dün”den bugüne öyle, şimdi, demin gördüklerimizle, yaşadıklarımızla zaten öyle.
Joplin’in ilişkilerini özgürce yaşaması da büyük mesele elbette. Hele erkeklerin yanında kadınlarla da yaşadığı ilişkiler. Biseksüel ilişkileri arasında siyahların olması da ayrı mevzu. O dönemde -kadın başına- dövme yaptırması da manzaraya “şekil” veriyor. Bileğinden eline ulaşan dövmesi kendi deyimiyle “herkes için”, göğsündeki kalp dövmesi ise “kendisi ve arkadaşları için”.
“Erkek dünyası”nın Summertime’ı
Summertime bile erkek dünyasından nasibini alıyor. Ninni olarak yazılan, söylenen, Joplin’le başkaldıran Summertime, yıllarca sahnede soyunan/soyulan kadınların da “klasik” fon müziği. En popüler striptease şarkısı…
Strip Club’larda, gece kulüplerinde, filmlerde sahneye çıkan kadınların müziğin temposuna uyarak üstündeki giysileri tek tek, yavaş yavaş çıkarması “moda” olunca, Summertime da ağırdan akor geçişleriyle gözde.
“Hipnotik striptiz melodisi”
Striptiz kulüplerinin, filmlerinin marşı… Kölelerin dramından doğan operanın ninnisi, blues, caz dünyasının efsanesi, striptease’de de “hipnotik bir melodi”ye dönüştürülüyor yıllarca.
Sadece Batı’da değil kuşkusuz… Gökhan Akçura’nın “Striptiz enflasyonu” yazısında Türkiye’deki safahatı/sefâhatı da var. 50’lerde başlayıp 70’lere kadar son sürat sürüyor: “Kervansaray, Parizyen, Crazy Horse, Cordon Bleu, Klub X, Maksim, Yeniköy Boğaziçi Gazinosu, Gaskonyalı Toma, Playboy, Suadiye Gazinosu, Tepebaşı Cumhuriyet Pavyonu. Ankara’da Ankara Palas, Göl Gazinosu, Mon Amour. İzmir’de Kübana, Mogambo…”
Yazıda “bu mekânlardaki yabancı ve yerli striptiz artistleri” de isimleriyle sıralanıyor:
“1962’de striptease alanında öne çıkan isim Veronique’di. Mete Akyol onu tanıtırken, “hani, üstündeki tülleri sahnede muz kabukları gibi kaydıra kaydıra soyup çırılçıplak kalan Veronique” diye betimler. Ramazan ayında sanatını icra etmek istemeyen Veronique, bu süreyi değerlendirmek için bir filmde rol aldığını açıklar: Filmin adı da bir âlem: Türkün Aklı Başkadır…
Goriller, atlar, yılanlar…
1964 yazında Klüp Reşat’ın Suadiye’deki pavyonuna gelen Halit Çapın ise gemi projektörlerinin ışığında soyunan bir Rus striptizcisinden söz eder. Onun ardından ise bir ‘goril’in soyduğu başka bir striptizci çıkar. Çapın, bir sonraki hafta da Lido adlı atla soyunan kadının programa başlayacağını da duyurur.
Aynı kişi mi bilinmez, 1964 Eylül’ünde İzmir Kübana’da da atın soyduğu striptizci Monique Montez sahne alacaktır. Bu hayvanlı striptiz gösterileri nedense pek tutmuş olacak ki, örneğin 1966 yılında İzmir’de Göl Gazinosu’nda da “yılanlı striptiz” karşımıza çıkar.
Artık her yerde, her durumda, her zamanda striptiz yapanlara rastlamamız mümkündür. Kulüpler ve pavyonlar bu striptiz işinde öyle bir aşırıya vardırırlar ki işi, diyelim Tepebaşı Cumhuriyet Gazinosu 1965 yılında verdiği ilanda “12 striptiz birarada” diye duyurmaktadır.”
“Betmen”i, “Tarkan”ıyla striptiz
“Bir Sinefilin Günlüğü” bloğunda 22 Ekim 2016’da yayınlanan “Bir Yeşilçam Marjinal Sahnesi Olarak Striptiz” yazısı da filmleri irdeliyor: “Türk sineması geriye doğru gittikçe bizi şaşırtmaya devam ediyor.
Üşenmeyip araştırdım ve birbirinden renkli -farkındaysanız seksi değil renkli- striptiz sahnelerini derledim. (…) Bazı striptiz sahneleri o kadar zorlama olmuş ki -Özellikle de Fatma Girik’in striptizi-striptiz demeye bin şahit ister. Sinema tarihinin en giyinik striptizi”…
Striptease Hollywood’da tutunca, Yeşilçam da furyadan eksik kalmıyor tabii. Harika örnekleri var! “Yarasa Adam Betmen” mesela. Kadınları soyan “kötü adam” olduğu için adı “Bet” olmalı. Türkiyeli Süper Kahraman Tarkan’ın “Viking Kanı”nda bile striptizin olması ise “Onu da ilk kez biz bulduk?” efsanesine yol açabilecek güçte!
Çin’in cenazede striptizle savaşı!
Bakıyorum… Hürriyet de sitesinde “En iyi 50 striptiz filmi”ne yer vermiş. “Beyazperdenin En Ünlü Striptizcileri” de ayrı haber… Arama motoruna girince en heyecanlı “Striptiz haberleri”ne de ulaşıyorsunuz. Okudukça aklı fikri, zihni açılıp saçılıyor insanın.
Birisi 2019’daki “Striptizci robotlar” haberi. Ama haberde hata var, zira robotlar striptiz değil “direk dansı” yapıyor. Böyle bir buluşun nedeni ise “Bazıları robotları oldukça seksi bulabilir” düşüncesi.
“Haber”ler arasında “Rahibe Jenny’nin otobanda striptizi”ne, “Pentagon’a gelen 3 milyon dolarlık striptiz faturası”na kadar her şey var. Eh, “okutan, tıklanan haber” nihayetinde. Bu arada “Çin cenazelerde striptize savaş açmış”! 21 Şubat 2018 tarihli habere göre “Çin’in cenazelerde striptiz dansı yapanlarla mücadelesi yıllardır sürüyor”muş. “Katılımı arttırmak için yapılan striptizlerle ilgili 19 kentte operasyon yapılacakmış”.
Hepsi ve fazlası “Mahmure”de…
“Haber”lerin kaynağı da enteresan: Hürriyet Mahmure… Orada yer alan mevzular da “Mahmure haberleri”, “Mahmure yazarları” olarak ayrı ayrı sınıflanıyor. İlhamı Nükhet Duru’nun 1991’de çıkardığı “Mahmure”den mi aldılar bilemem ama sözleri gayet mânâlı geldi bana: “Elinde cımbızı, aynası /(…) Olurken her şey tarihin tenceresinde aşure /Kahve de içer keyifle penceresinde Mahmure /Şıkır şıkır şıkır da /Tıkır tıkır tıkır da /Fıkır fıkır fıkır da Mahmure”.
Spotunda “Kadınlara özel magazin, astroloji, cinsellik, sağlık, moda ile ilgili aradığınız herşey, Türkiyenin en iddialı kadın portalı (ana giriş kapısı Y.S.) Mahmurede” diye tanımlanıyor. Dil bilgisi, gramer filan hak getire… “Günlük Egazete”de “Aşk ve ilişkiler”, eğlence, güzellik” filan da unutulmamış elbet.
Yapsınlar, yazsınlar tabii de, itirazım “yaradana”… “Mahmure”de, hatta “Mahmure Özel”de “Demokratik Bir İlişkinin 7 Kuralı” da var misal. Ne güzel… Giriş cümlesi de, “Bir ilişki ne kadar adil olursa ömrü de o kadar uzun olur”. Harika! Velâkin Hürriyet’in güncel sayfalarında, manşetlerinde “demokratik, adil bir şey”e rastlamak zor. Lafın gelişi bulsan da talkınların, salkımların arasına karışıyor.
“Nereden nereye” demiyorum
Yazımın seyri “Nereden nereye…” babından “geleneksel” bir finali zorluyor ama öyle değil. “Ucundan tutulup bir yere, hep benzer yere götürülüyor” demek daha uygun sanki. Her şeyin, aykırı gelen, zülfiyâre dokunan her şeyin “bir yerden bir yere” götürülmesi de güncel bir mevzu zaten. Bir ucundan tutulup…
Gelecek pazar Summertime’ın ilginç, yine başkaldıran Türkiye serüveniyle devam edeceğim. Orada pamuk tarlalarının yerini -fena halde- “Burçak Tarlası” alıyor.
(¹) Fatoş Hacıvelioğlu, “27 Ocak 1935: Türkiye’de çok sesli popüler müziğin ilk temsilcisi Tülay German doğdu”, Çatlakzemin.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.