Dün Türkiye’de ifade özgürlüğüne ve hukuk devleti iddiasına ağır bir darbe daha indirildi. TÜSİAD yöneticileri Orhan Turan ve Ömer Aras hakkında karar açıklandı. Anayasal bir hakkı kullanarak hukuk devletine ilişkin haklı kaygılarını dile getirdikleri için “Halkı Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma” gerekçesiyle TCK’nın 217/A maddesi uyarınca hapis cezası verildi. Her ne kadar hükmün açıklanması geri bırakılmış olsa da bu karar, yargının bir adalet mercii değil bir had bildiren bir terbiye sopası olarak kullanıldığının son yıllarda üst üste biriken sayısız örneklerinden biridir.
Bu yasa TBMM Genel Kurulu’na geldiğinde “Bu bir sansür yasasıdır!” demiştim. “Hukuki kılığa büründürülmüş bir susturma mekanizmasıdır” uyarısında bulunmuştum. Çünkü yazılı unsurları dahi oluşmayan, muğlak ve keyfiliğe açık suçlamalarla gazetecilerin, siyasetçilerin ve sivil toplumun hedef alınacağını o gün de biliyorduk. O günden bugüne neredeyse her hafta bu yasanın yeni bir kurbanı ortaya çıktı.
Ancak dün verilen kararın ayrı bir sembolik anlamı vardır. Çünkü ilk kez Türkiye’nin en köklü iş dünyası kuruluşunun yöneticileri, kamuya açık bir platformda sarf ettikleri rasyonel eleştiriler nedeniyle mahkûm edildi.
Suçlanan Neydi? Sözün Kendisi
Mahkemenin mahkûmiyet gerekçesi hukuk tarihine kara bir leke olarak geçecek niteliktedir. Kararda sanıkların, gündemdeki soruşturma ve olayların içeriğine ilişkin doğrudan bilgi sahibi olmadıkları halde kamuoyunda “yanıltıcı bir algı” oluşturdukları iddia edilmektedir. Orhan Turan’ın “Devlet de hukukla bağlıdır” sözü ile Ömer Aras’ın “Güven bunalımı yaşıyoruz” tespiti mahkemece “kamu barışını bozmaya elverişli bir algı oluşturmak” olarak nitelendirilmiştir.
Bir an duralım. 1982 Anayasası’nın 2. maddesini hatırlatmak nasıl kamu barışını bozabilir? Uluslararası endekslerin, yatırım raporlarının ve AİHM kararlarının her gün teyit ettiği bir ‘güven bunalımını’ dile getirmek hangi veriyle ‘yanıltıcı bilgi’ sayılabilir?
TCK’nın 217/A maddesi dört unsur öngörüyor: Gerçeğe aykırı bilgi; ülke güvenliği veya kamu düzeniyle ilgisi; kamu barışını bozmaya elverişlilik; ve en kritik olanı, ‘sırf halk arasında korku veya panik yaratmak saikiyle’ hareket etme özel kastı. TÜSİAD’ın medyanın gözü önünde yapılan genel kurulunda, anayasal bir hakkın kullanılması sırasında bu özel kastın varlığını destekleyecek tek bir somut delil mevcut değildir. Konuşmaların ardından kamu düzeni sarsılmamıştır. Birinci sınıf hukuk öğrencisinin bildiği şartları, bu karara imza atan savcı ve hakimlerin bilmediğini düşünmek mümkün değildir; ceza hukukunun en temel ilkesi açıktır. Suçun unsurları yoksa suç da yoktur. Dolayısıyla bu karar bir hukuk hatası değil, siyasi bir tercihtir.
Bu kararı salt hatalı değil, aynı zamanda hukuka açık bir meydan okuma haline getiren diğer husus, Anayasa Mahkemesi’nin bağlayıcı içtihadıyla doğrudan çelişmesidir. AYM, 2023 yılında TCK’nın 217/A maddesi hakkında açılan iptal davasında maddeyi anayasaya aykırı bulmamış olsa da maddenin ancak belirli ve dar sınırlar içinde uygulanabileceğini açıkça hükme bağladı. Bu sınırların en önemlisi şudur: “Değer yargılarının veya bu yargılardaki hataların anılan suç kapsamında değerlendirilmesi mümkün değildir.” Turan ve Aras’ın söylediklerinin tamamının değer yargısı olduğu ortadadır. Dolayısıyla mahkeme, Anayasa Mahkemesi’nin çizdiği sınırı yok sayarak mahkumiyet hükmü kurmuştur.
Oysa Anayasa’nın 153. maddesi, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının yasama, yürütme ve yargı organlarının tamamını bağladığını açıkça söyler. Bu tercih meselesi değil, anayasal bir zorunluluktur. Ama son yıllardaki tablo şunu gösteriyor: Anayasa Mahkemesi’nin kararları alt derece mahkemelerini fiilen bağlamamaktadır.
Ceza Ertelendi, Baskı Baki
Hükmün açıklanmasının geri bırakılması dışarıdan bir merhamet işareti gibi gösterilebilir. Oysa gerçekte durum bunun tam tersidir. HAGB, mahkûmiyetin ortadan kalkması değil, beş yıl boyunca kişinin başı üzerinde asılı tutulan bir cezadır. Denetim süresinde kasıtlı yeni bir suç işlendiği değerlendirilirse (ve bu değerlendirme yine aynı yargı sistemine tabidir) ertelenen ceza derhal açıklanır. Bu nedenle, Turan ve Aras açısından kararın anlamı açıktır. Bundan sonra her kamuoyu açıklamasını, her yazıyı, her konuşmayı ölçüp biçmek zorunda kalacaklar; büyük ihtimalle artık hiç konuşmamayı tercih edecekler. Ceza infaz edilmese bile asıl sonuç gerçekleşmiş durumda: Susturma.
Elbette bu kararın gerçek muhatabı yalnızca onlar değildir. İş dünyasından, sivil toplumdan, akademiden sesini yükseltmeden önce ‘Bu benim başıma da gelebilir mi?’ diye düşünecek herkes bu kararın hedefindedir. AİHM içtihadının ‘caydırıcı etki’ dediği şey budur ve Mahkeme bu etkinin bağımsız ve başlı başına bir ihlal gerekçesi oluşturduğunu defalarca hükme bağlamıştır. Yaptırımın fiilen uygulanıp uygulanmadığı değil, kamusal tartışmada yarattığı sindirici sonuç belirleyicidir.
1927’de ABD Yüksek Mahkemesi üyesi Louis Brandeis, cezalandırma yoluyla düşüncenin bastırılmasının toplumsal sonuçlarını büyük bir açıklıkla ifade etmişti. Cezalar toplumda düşünmeyi, umudu ve hayal gücünü kurutur; sürekli bir korku iklimi oluşur; korku baskıyı, baskı nefreti besler. Nefretin hâkim olduğu bir toplumda ise ne güven kalır ne de düzen. Dünyanın en güvensiz ülkelerinin aynı zamanda en baskıcı ülkeler olması, bu gözlemin tarih boyunca tekrar tekrar doğrulandığını göstermektedir.
Tekil Hata Değil, Sistem
TÜSİAD kararını münferit bir yargısal hata olarak görmek, son yıllarda giderek kurumsallaşan “yargı eliyle dizayn” pratiğini görmezden gelmek olur. Sürecin kronolojisi tekil bir vakayı değil, sistematik bir sindirme stratejisini ortaya koyuyor.
Türkiye’de cezaevi; gazeteciler için artık mesleki faaliyetin istisnai değil, neredeyse olağan bir durağına dönüştürüldü. Milyonlarca yurttaşın iradesini temsil eden belediye başkanları; güçlü ve ikna edici hukuki delillerle değil, çoğu zaman siyasi konjonktürün gereği olarak cezaevlerinde tutuluyor. Sosyal medyada anayasal eleştiri hakkını kullanan sıradan vatandaşlar ise gece yarısı baskınları ve keyfi gözaltılarla karşı karşıya bırakılıyor. Böylece toplumun geniş kesimine sistematik bir “had bildirme” rejimi uygulanıyor.
Buradaki tehlike kararların rastgeleliği değil, yöntemidir. İktidarın konforunu bozan her ses için ceza kanunundan her seferinde farklı bir araç devreye sokuluyor. Bugün TCK’nın 217/A maddesi (halkı yanıltıcı bilgiyi yayma), yarın 299. madde (cumhurbaşkanına hakaret), başka bir gün ise sınırları sürekli genişletilen terör suçlamaları (örgüt propagandası, örgüt üyeliği, iltisak).
Araç değişiyor, ama hedef değişmiyor. Toplumda karşılık bulma potansiyeli taşıyan, iktidarın meşruiyet zeminini sorgulayan ya da yapısal hataları görünür kılan her fikir ceza yargısının hedefi haline getiriliyor.
Eleştirinin İhanet Sayıldığı Bir Gelenek
Türkiye’nin siyasi düşünce tarihine baktığımızda ortaya çıkan tablo ne yazık ki hazindir. Fikir özgürlüğü bu topraklarda hiçbir zaman toplumun tırnaklarıyla kazıyarak elde ettiği ve devletin de saygıyla teslim ettiği yerleşik bir hak mertebesine ulaşamadı. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan tarihsel süreklilikte devlet, toplumu kendi kaderini tayin eden, konuşan ve sorgulayan bir özne olarak muhatap almaktan çoğu zaman kaçındı. Eleştiriyi yapıcı bir denetim mekanizması olarak görmek yerine, varlığına yönelen bir tehdit veya “beka sorunu” olarak algıladı. Bu refleks zamanla biçim değiştirdi, ama özü değişmeden bugüne taşındı.
Oysa insanlık tarihi çok erken dönemlerde önemli bir gerçeği keşfetmişti. Eleştirinin susturulduğu yerde hakikat de sessizliğe gömülür. Antik Yunan’da “parrhesia” kavramı, kişinin kendi çıkarına ve hatta can güvenliğine aykırı olsa bile hakikati söyleme cesaretini ifade ediyordu. Euripides binlerce yıl öncesinden bu özgürlüğün sınırını tek bir mısrayla çizmişti: “Fikrini konuşamayan herkes köledir.”
Roma İmparatorluğu’nun en parlak dönemlerinde de yönetimin hatalarını açıkça dile getirmek bir rezalet değil, gerçek vatanseverliğin göstergesi kabul edilirdi. İngiliz düşünür G. K. Chesterton bu gerçeği şöyle ifade eder. Roma, kendini kusursuz ve hatasız bulduğu için sevilmedi. Roma, kusurlarını söylemekten çekinmeyen yurttaşları sayesinde büyüdü.
Bizim coğrafyamızda ise eleştiri hakkının budandığı her dönemde gerçeklik de bulanıklaştı. M.S. ikinci yüzyılda yaşayan Bergamalı hekim ve düşünür Galenos’un şu tespiti, bugünün siyasi iklimini neredeyse birebir anlatır. Muktedir gerçekleri ancak kendisinden hiçbir ihsan beklemeyen, sofrasına oturmayan ve ona yakınlık aramayan bağımsız insanlardan duyabilir.
Bugün “Devlet de hukukla bağlıdır” diyen iş dünyası temsilcilerinin mahkûm edilmesi tam olarak bu bağımsız seslerin susturulmasıdır. İhsan beklemeyen, iktidarın himayesine girmeyen sesler kesildiğinde, iktidarın gerçeği duyabileceği kanallar da kapanır. Gerçeği duymayı reddeden bir düzenin ise hatalarını görme ve düzeltme kabiliyeti zamanla ortadan kalkar.
Sonunda geriye yalnızca kendi yankısını dinleyen bir iktidar kalır.
Hukuka Güven Olmadan İstikrar Olmaz
Fikir özgürlüğü yalnızca anayasalarda yazılı soyut bir hak değildir. Aynı zamanda bir ülkenin ekonomik güveninin, yargıya olan inancının ve toplumsal uzlaşma zeminindeki barışın yegane temelidir. Yatırımcı, sermayesinin güvencesini sadece rakamlarda değil, öngörülebilir bir hukuki iklimde arar. Eleştiriyi suç sayan, rasyonel bir uyarıyı “yanıltıcı bilgi” parantezine alan bir yargı sisteminde ise öngörülebilirlik ortadan kalkar. Yargı bağımsızlığının tasfiye edildiği bir sistemde adalet; kurumsal bir güvence olmaktan çıkarak bireysel şansa, hatta siyasi lütuflara dönüşür.
TÜSİAD yöneticilerinin Türkiye’nin en köklü kurumlarından birinin genel kurulunda yaptıkları eleştiriler nedeniyle mahkûm edildiği bir ülkede, bu zeminin ne kadar ağır bir sarsıntı geçirdiğini görmek için hukuk bilmeye de gerek yoktur. Orhan Turan o kürsüden tüm Türkiye’ye seslenerek, “Hukuka güven kalmazsa istikrarsızlık her yere sirayet eder” demişti.
Bu sözler için hapis cezası verildi.
Sözler doğruydu.
Dün verilen karar da bunu kanıtladı.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.