‘Eski’ ve ‘Yeni’ Türkiye: Bilim mi, teknoloji mi?

Yeni Türkiye’nin gelecek tasavvuru, “Batılı olmadan teknoloji üretebilen insan” yetiştirmekten geçiyor. Bugün bu ana amacı anlamadan iktidarı anlamanın mümkün olduğunu düşünmüyorum.

Uzun zamandır, bir yanda “eski”, öte yanda “yeni” bir Türkiye’den bahsediliyor. Her ne kadar taban tabana zıt görüşlerle ifade edilse de herkes az çok bu nitelendirmeler ile neyin kastedildiğini anlıyor. Ne var ki, tüm bu fikir karmaşası içinde, bana kalırsa, “eski” ile “yeni”yi ayıran asıl mesele tartışılmıyor.

Bu mesele tam olarak “Türkiye”nin “bilim” ve “teknoloji” ile kurduğu ilişkide saklı. Bu ilişkinin doğası küreselleşen dünya bağlamında ele alınmadan, ne “eski”nin neden “eski,” ne de “yeni”nin neden “yeni” olduğu, kanımca yeterince anlaşılabilecektir. Tartışılmayan bu mesele, bu nedenle, her geçen gün daha fazla kafa karışıklığı üreterek, en nihayetinde kimsenin ne söylediğinin pek de bir önemi ve ağırlığı kalmayan bir kakafoniye dönüşme tehlikesi ve hatta gerçekliği taşıyor.

Öte yandan, bu meselenin tartışılmamasının daha derin, anksiyete, korku ve ızdıraba bağlı nedenleri de var. İnsan genel olarak çözümünü bildiği konuları tartışmak istiyor; böylelikle bilmediği topraklardan, tekinsiz mecralardan uzakta, güvenliğini ve güvencesini terk etmeden, stabil bir şekilde meseleye müdahil olabiliyor. Oysa “Yeni” ve “eski” ile “bilim” ve “teknoloji” arasında bağ kurulduğu vakit, mesele çetrefilleşiyor ve insanın altındaki zemin çatırdamaya başlıyor. Bu sebeple kişi, huzurunu kaybetmektense, çözüm imkânını kaybetmeyi tercih ediyor.

Bilim mi önce, teknoloji mi?

Peki nedir bu mesele?

Geleneksel anlayış içerisinde “bilim” ile “teknoloji” arasındaki ilişki şu şekilde tanımlanır. Öncelikle bilim gelir. Bilim, harıl harıl çalışarak türlü türlü keşifler ve icatlar yapan, dahi olarak addedilebilecek kişilerin bireysel çabalarının katkı sağladığı nesiller arasında gerçekleşen bir iletişim ile kurulmuştur. Teknoloji ise bilimin uygulanmış halidir ve bu nedenle, kronolojik olarak, bilimden sonra gelir.

“Postmodern”, “klasik olmayan” vb anlayışa göre ise, öncelikle “teknoloji” gelir – öyle ki, teknoloji, mitolojilerde kurulmuş birtakım cennet bahçeleri dışında, yaşayan ve yaşanan dünyanın her devrinde ve her yerinde olagelmiştir. Teknolojisiz bir hayat yoktur; ve teknoloji için de bilime gerek yoktur. Yaşamla mücadele halinde olan her halk teknoloji geliştirmiş ve geliştirmektedir. Kişisel deha, oturup deli gibi çalışan biliminsanları teknolojiyi geliştirmiş ve bugünki dehşetengiz seviyesine çıkarmıştır.

Bu tepetaklak ediş hiç de azımsanacak bir hamle değildir. Zira, geleneksel anlayışta, her şeyin başında gelen “bilim” belli başlı kültürel değerler, kabuller ve normlarla ilerler. Başka bir deyişle, bilim, bilim ile uğraşan insan için “nötr” bir ilgi, deneyim ve fenomen değildir. Bilim yapan insan, bilimin doğası itibariyle değişir ve belli başlı normlar, değerler ve ilkeler edinir. Bunlar olmadan bilim olmadığı gibi, bilim de kendini bu değerlerin kurucusu ve öncüsü olarak ifade eder. Ve elbette ki, bilimin öne çıkardığı değerler, öyle sıradan, “yerel” değerler değil, bilakis en yüksek, en değerli, en ciddi “evrensel” değerlerdir. Biliminsanı bu nedenle, kendi için çabalamaz – Almanların dediği gibi, biliminsanı, “insanlığın memurudur.”

Klasik olmayan anlayış, bilim ile değerler, ilkeler ve normlar arasındaki ereksel düğümü reddeder; zira, teknoloji insanın hayatla olan ilişkisi ve hayatta kalma, birlikte yaşama gibi temel ihtiyaçlarına verilen bir cevaptır; ve bu cevap içerisinde normlar, ilkeler ve değerler, yaratılan teknolojinin kendisinden değil, hayatın ta kendisinden gelir. Teknolojinin öncüllüğü, bu bağlamda, bilgi sosyolojisi gibi yeni disiplinlerin doğmasına sebebiyet vermiş ve bilginin üretimini sosyal bağlamına oturtmaya çalışmıştır. Sonuç itibariyle  bilim, doğası gereği insana herhangi bir evrensellik bahşetmez. Gelgelelim, bu bilim nötrdür demek değildir; bilakis, böylelikle, bilimin egemenliği ve evrenselliği, bilimi kullananların amaçları karşısında geçerliliğini kaybetmiş olur. Bilim, aynı teknoloji gibi bir amaç için geliştirilen ve kullanılan bir araçtır; amacın kendisi değildir. 

Yeni ve eski Türkiye

Gelelim buradan “yeni” ve “eski” Türkiye arasındaki farka.

“Eski” Türkiye, klasik anlayışa sahip olan bir ülkeydi. Haddini bilen, teknolojinin değil, bilimin her şeyin temelinde olduğuna inanan; dahası, birtakım tarihsel süreçler ve aktörler nedeni ile bugün bilim üretebilecek bir kapasitede olmadığının da farkında olan; buna göre davranan, “Yeni” Türkiye’den bakınca, “ezilmiş”, “kendine güvenmeyen” bir Türkiye idi. Bugün “korkaklık” ve hatta “mandacılık” olarak addedilen bu “çekingenliğin” nedeni, Eski Türkiye’nin belli değerlerin üstünlüğüne inanmış, bunların evrenselliğini sorgulamamış, ve sorgulama gereksinimi de hiç duymamış olması idi. “Bilim”in ışığında güçlenmiş ve ilerlemiş Batı’dan, “Batılı” kavramları almak ve benimsemekte hiçbir sakınca görmeyen Eski Türkiye, aksine bunun kaçınılmazlığını ve arzulanabilirliğini kabul etmiş ve bu yolda itaat ederek, elinden geleni yapmakta idi – her ne kadar bu hiçbir zaman yeterli olmamış olsa da.

“Yeni” Türkiye, bu tutumun orijine göre tersini temsil eden bir Türkiye. Bilimin, kendi başına bir değeri olduğuna inanmayan; dahası, bilimin ana vazifesinin güç üretmek olduğunu öne süren; bilime atfettiği bu “değersizlik” nedeniyle, bilimin – daha doğrusu teknolojinin – herkes tarafından geliştirilebileceğini varsayan – ama gel gör ki, tüm bunlara rağmen, teknoloji de geliştiremeyen bir Türkiye.

Teknolojiye dönerek, bilimden boşalttığı alana “kültür ve medeniyet” gibi kavramları koyan, yeni evrenseller yaratma telaşında olan bir Türkiye. Ne var ki, tüm bu telaş içinde etkisizleştirdiğine inandığı bilim tarafından durmaksızın darbe yiyen, yediği her darbe ile daha da öfkelenen, kızan, hiddetlenen bir Türkiye. Bilim karşısında, teknoloji sayesinde yarattığı “medeniyet” fantezi/tasavvurunu ayakta tutmak için ortaya koyduğu ama altını bir türlü dolduramadığı iddialarına herkesi koşulsuz inandırmak için elinden geleni ardına koymayan bir Türkiye. Bu nedenle, liyakat değil sadakat arayan;  sadakati bulduğu yerde de liyakati bulamayan ve içine sıkıştığı çelişkiyle, liyakat sahibi herkesi kendinden daha da soğutan, gittikçe çaresizleşen, bir şeyi yeterince tekrarlarsa o şeyin olacağına inanan bir Türkiye. Temelden koparak, temele dönme arayışında bir Türkiye.

Eski Türkiye’nin makbul vatandaşı “evrensel” değerlerle barışık, ulusçu, orta-sınıf, itaatkâr “birey” idiyse; Yeni Türkiye’nin makbul vatandaşı, sınıfsız, ulusçu, itaatkâr ve en önemlisi teknoloji üreten “yerli” aile/cemaat. Yeni Türkiye’nin özlemini çektiği en büyük figür, yalnızca, beş vakit namazını kılan, “medeniyet”ine ve “mensubiyet”ine sahip çıkan kişi değil, tüm bunların yanında, kritik bir unsur olarak, teknoloji üreten kişi aynı zamanda. Yeni Türkiye’nin gelecek tasavvuru, “Batılı olmadan teknoloji üretebilen insan” yetiştirmekten geçiyor. Bugün bu ana amacı anlamadan iktidarı anlamanın mümkün olduğunu düşünmüyorum. “Eski” ve “Yeni” dikotomisinden çıkmak, bu bitmek bilmez gürültüden sıyrılabilmek için ana gereksinim olarak önümüzde duruyor.

Bu cüreti kimden alıyorlar? ‘İkincil Doğa’

Gelelim bir diğer önemli hususa. Peki bu başların ayak olması, yani beklenmedik bir manada yaşanan bu demokratikleşme süreci nasıl vuku buldu? Başka bir deyişle, “yeni” olduğunu savunan bu Türkiye’ye, bu cüreti kim, nasıl, ve neden verdi?

Bunu anlamak için insanın “ikincil doğası” denilen bir kavramı anlamaya ihtiyacımız var. “Birincil doğa”mız, bizim “toprakla” olan bağımızı simgeleyen bir kavram. Burada “toprak” teknolojik araçların ve süreçlerin bu denli yaygınlaşmadığı bir hayatı işaret ediyor. “İkincil doğa”, modernleşme ve küreselleşme ile, teknolojik aygıtların, araçların ve kavramların sınırlar arasında muazzam bir hareket kabiliyeti kazanmasıyla oluşan yeni “doğamızı” anlatabilmek için ortaya çıkmış bir kavram.

Anlatmaya çalıştığım, teknoloji hayatın her döneminde mevcut olsa da, teknolojinin yoğunluğunun ve hallerinin, tarih boyunca homojen bir dağılım göstermediği. Bu şu demek: Anadolu’nun köyünde yaşayan bir insan ile İstanbul Bebek’te yaşayan biri arasında “doğa”sal bir fark var. Bu iki insan aynı dünyada yaşıyor olabilir ama aynı anlam dünyasında yaşamıyor. Başka bir deyişle, köyde yaşayan insanın, teknoloji ile oluşan ikincil doğayla olan ilişkisi Bebek’teki insandan farklı. Ne var ki, küreselleşme ile birlikte, bu ayrım artık böyle keskin bir şekilde sürdürülemez duruma geliyor. “Yeni Türkiye”, tam olarak bu küresel konjonktürde ortaya çıkan bir plan ve proje.

Başka bir deyişle, Yeni Türkiye, 7’den 70’e herkesin teknoloji ile yaratılmış o ikincil doğayı benimsediği bir Türkiye. Artık en yaşlı insan dahi elinde cep telefonu ile dünyanın herhangi bir yerindeki bir tanıdığını görüntülü bir şekilde arayabiliyor ve bu inanılmaz teknolojinin olabilirliği üzerine zerre düşünmeden ve şaşırmadan evine gidip, sanki az önce tuhaf hiçbir şey yaşanmamış gibi nesillerdir ona miras bırakılmış gelenek ve göreneklerini uygulamaya devam edebiliyor. Tanımı itibariyle, teknoloji hayatın artık öyle vazgeçilmez bir parçası haline gelmiş durumda ki, kimse teknoloji nedir sorusu üzerine düşünme ihtiyacı dahi hissetmiyor – yani, teknoloji “ikincil doğamız” haline geliyor ve böyle muazzam bir süreç ve gelişme, sanki her zaman bizimleymiş gibi unutulup gidiyor. Bu bağlamda, teknoloji kendi başarısına yenik düşüyor.

Bahsettiğim üzere, Yeni Türkiye bu ikincil doğa üzerine kuruluyor. Bilimin önemsizliği, teknolojinin sorgusuzca ve fütursuzca varsayılabilmesi ile mümkün hale geliyor. Artık kimse, bilimin orijini nerede idi, bilim nereden çıktı, vs. diye sormuyor; zira küreselleşme, orijinlerin önemsiz hale geldiği yeni bir dünya ortaya koyuyor. Tahmin edilemez derecede demokrat bir dünya. Yeni Türkiye’nin, esip kavuran özgüveni işte bu varsayımlardan hareketle mümkün oluyor.

Yani, göz kamaştıran bir çelişki ile farkına varıyoruz ki, Yeni Türkiye’yi ayakta tutan, aslında ne o “muazzam medeniyet” ne de “kaderin üzerindeki kader”; hayır, Yeni Türkiye’yi var eden, bilakis, teknolojinin bu eşi benzeri görülmemiş başarısı. Yeni Türkiye, bu bağlamda, “Batı”dan kopuş olarak gözükse de, aslında “Batı” ve “Doğu” gibi kavramların açıklamakta ve anlatmakta son derece yetersiz kaldığı bir global süreci ve onun çelişkilerini gözler önüne seriyor. Yeni Türkiye de, her ne kadar aksini iddia edermiş gibi dursa da, aslında bu süreçlerin karşısında değil, bizzat içinde, ta kalbinde bir aktör olarak yer alıyor.

____________

Fırat M. Hacıahmetoğlu, Türkiye, Almanya ve Hollanda’da mühendislik ve matematik alanında lisans ve yüksek lisans eğitimleri aldı. Teknik eğitimi sonrasında alan değiştiren Fırat, Belçika’da KU Leuven üniversitesinde felsefe alanında lisans ve yüksek lisansını tamamladı. Şu anda, aynı üniversitenin Husserl-Arşivleri’nde felsefe alanında doktora adayı ve FWO-araştırmacısı olarak çalışmaktadır. Ana çalışma alanları fenomenoloji ve küresel tarihtir.

Önceki İçerikMyanmar’da polis darbe karşıtlarına ateş açtı, en az 18 kişi hayatını kaybetti
Sonraki İçerikAltın Küreler Çin, Kraliçe, Chicago Yedilisi ve Jane Fonda’ya gitti