Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Fon vurgununun fonunda ne var?

Fon vurgununun fonunda ne var?

Yaşadığımız hayal kırıklığının nedeni, dinin kendisi değil; dini bir kimlik konforu ve güç devşirme aracı sanmaktır. Kalem Suresi’nin o sarsıcı sorusunu kendimize sormalıyız: Biz müslimleri ve mücrimleri bir mi tutacağız?

Garip bir yerdeyiz; kabul. “Dindar” sıfatını taşıyanların yaptıkları, çoğumuzun ruhunda derin hayal kırıklığı ve anlam krizine yol açtı. Bu kriz, kendimizi içine hapsettiğimiz ya da kendimizi içinde bulduğumuz illüzyonla yüzleşmemiz için kaçırılmaz bir fırsattır.

On yıldan uzunca bir süredir, ömrümün en verimli yıllarında, memleketin her yöresinde ve Avrupa şehirlerinde ‘namaz’ı anlattım. İkibinlerin başında kurulan Namaz Gönüllüleri Platformu, herkesi namaz kılmaya çağırıyordu. Belirlenen ‘açık büfe hocalar’ arasında tercih edilenlerden biriydim. Çok coşkulu kalabalıklarla karşılaştık, çok güzel sonuçlar aldık. Namaza başlayanların mutluluğuyla sevindik. Burası güzel; çok güzel. Ne var ki platformu kuran aynı ekip bir de ‘Kur’ân’ı Anlama’ temasına geçtiğinde, aynı coşkuyu bulamadık. Çünkü ‘anlama’nın bir şekli yoktur. Anlamak, başlayıp biten, sayılabilen ve görüntülenebilen bir eylem değildir. Anlamak, yalnız kalmaya, kendini sorgulamaya, vicdanının yakasına yapışmaya çağırır. Kendini temize çekecek bir zırh vaad etmez anlamak.

İnsanlar ‘namaz kılma’yı bir tür zırh gibi görüp kendilerini içine atabiliyor. Bir şekli ve vakti olan ‘ibadet’i yerine getirmeye hevesleniyorlardı. Diyeceksiniz ki “İyi işte!” Sonra fark edecektim ki bizim ‘namaz’ diye anlattığımız ve şekli ve vakti olan eyleme Kur’ân ‘nüsuk’ diyor. Namazın gerekçesi olan ‘salât’ kavramı ise camilere ve beş vakte özgü bir eylem değil, hayatın hepsidir. Biz ‘nüsûk’ olan namazı öne çıkarırken, bu sembolik eylemi üreten gerekçeyi ihmal etmiştik. Namaz kılmayı ‘her şey’ sanırken, ‘Namaz’ adına ‘namaz’ın gerekçesi olan ‘ubudiyet’i unut[tur]muştuk. Oysa, bizi kötülüklerden alıkoyana ‘salât’ diyor Kur’ân. Kötülükten alıkoymuyorsa, o kıldığımız namaz olsa da ‘salât’ olmuyor. Olamıyor!

“Ubudiyet” kavramı, dini, ahlaki bir arınma yolculuğu başlatır, vicdani bir hesap vermeye çağırır ve Yaratıcı’yla canlı bağ kurmayı hedefler. Ubudiyet, ‘din’in kök anlamı olan ‘borçluluk bilinci’nin doğurduğu hayret ve minnet duygusunun ayağa kalkmasıyla yürür. Nusûk, dinî mekanlarla sınırlı iken, ubudiyet sokakta, meydanda, yolda, AVM’dedir.

Bununla birlikte, ritüeller asla küçümsenmeyi hak etmez. “Nusûk” yani ritüeller, ubudiyetin sağladığı bağlılığı somutlaştıran, somatize eden bir tutamak görevi görür.  Ancak sorun her şeyi ritüele indirgemekle, zarfı mazrufun (zarf içeriğinin) yerine koymakla başlıyor.  Dini, seküler taraftarlıklardan farksız bir kimlik kabuğu, aidiyet rozeti gibi yaşamak, bizi tam da kaçındığımız o çürümeye sürüklemekte.

Oysa marifet, şeklin güvenliğinde donup kalmak değil; mananın sorumluluğunu yüklenmektir. Müslüman olmak, bir defada kazanılmış statü değil, her gün yeniden sınanan bir varoluşsal duruştur. İsim, kültür, cemaat veya iktidar bizi kurtarmaz; ancak adalet, merhamet, doğruluk, tevazu ve sorumluluk bilinciyle örülmüş bir hayat bize gerçek aidiyeti hatırlatır. Yoksa geriye, içi boşalmış bir suret ve kendini tekrar eden görüntüden ve gürültüden başka ne kalır?

Ritüelleri bihakkın ve eksiksiz yerine getiren “dindar” kendisini günahlara karşı aşılı, cürümlere karşı korunaklı müstahkem bir mevziye attığını sanabilir.  Acı ve acınası bir uyku bu. Bu uykudan uyanışın ilk işaret fişeği, vahyin iniş sürecinin ilk günlerinde gelen sarsıcı soruyla atılır:

“Biz müslimleri ve mücrimleri bir mi tutacağız?” (Kalem, 35)

Bu ayetin indiği ortamı düşündüğümüzde, hakikatin yalınlığı gözlerimizi kamaştırır. Ayetin indiği vasatta, bugün kendimizi ötekilerden ayırmakta bir tür imtiyaz olarak kullandığımız, alışkanlığa dönüşmeye son derece müsait biçimsel ritüeller netleşmemiştir. Henüz beş vakit eda edilecek namaz, farzları ve sünnetleriyle alınacak abdest, tutulacak oruç, örtülecek başörtüsü, ağza damlası değmedi diye övünülecek bir içki yasağı yoktu. Kur’ân’ın ‘nüsuk’ diye ‘ibadet’ten ayrı tuttuğu ritüelin koruyucu kabuğu yokken, müslüman mı mücrim mi olduğumuza nasıl karar verecektik peki?

Bu soru, müslüman olmanın kodlarını şekillerde değil; insani değerlerde, adalette, dürüstlükte, merhamette ve varoluşsal duruşta aramamız gerektiğini hatırlatır. Ritüel, özdeki o ahlaki cevheri korumak ve beslemek için vardır. Cevherin kendisi değildir. Cevherin yerine geçemez. Hele cevheri unutma bahanesi hiç olamaz. Eğer ritüel, insanı merhametli, adil ve mütevazı kılmıyorsa; tam aksine kendi gibi düşünmeyeni, kendi gibi giyinmeyeni kolayca “öteki” sayıp mahkûm eden bir kibir zırhına dönüşüyorsa, burada din değil, şekilciliğin ve sığlığın arkasına saklanmış nefsanî bir tahakküm vardır.

İnsanın zihninde ve dilinde taşıdığı anlam-değer dünyası, eylemlerinde ve insan ilişkilerinde somut bir fark yaratmıyorsa; sahte güvenlik üreten birer “boş-inanç” haline gelir. Kâğıt üzerinde en yüce ilkelere inanıp, güç ve imkân eline geçtiğinde en basit ahlaki sınavı kaybetmek; adaleti sadece kendine, merhameti sadece kendi grubuna hak görmek, söz ile mana arasındaki uçurumu derinleştirir.

Ahmet Yesevî’nin zamanlar üstü uyarısı tam bu noktada hatırlanmalı: “Söz ile yaşamaktan, mana ile yaşamaya geçmek…”

“Söz ile yaşamak”, dinin kelamını etmek, sloganını atmak, kimliğini taşımak ve ritüelini yerine getirmektir. Bu durum, insanı sadece zihinsel bir illüzyonla avundurur. “Mana ile yaşamak” ise, o sözün ruhunu ete kemiğe büründürmeye, her adımda kendini o mananın terazisinde tartmaya çağırır. Namaz kılan, oruç tutan, örtünen, içki içmeyen de kendi yakasına yapışacak kadar ortadadır. Cenneti garanti etmiş ya da hesabını kapatmış değildir.

Bugün yaşadığımız hayal kırıklığının nedeni, dinin kendisi değil; dini bir kimlik konforu ve güç devşirme aracı sanmaktır. Tam burada, bize düşen, ritüellerin sağladığı zırhın emniyetine sığınıp ahlaki sorumluluklarımızı ertelemek değil, cürüm işlememize yol açan karanlık yanlarımızı inkâr etmek değil; Kalem Suresi’nin o sarsıcı sorusunu her gün kendimize sorarak, laftan manaya, şekilden ahlaka doğru içsel hicretimizi başlatmaktır.

Konunun ‘biz-siz’ ayrımından ötede yer aldığını anlatabildiğimi sanıyorum. “Mücrim misiniz, Müslüman mısınız?” sorusu, içki içene de içmeyene de dindara da sekülere de beş vakit namaz kılana da kılmayana da hacı hocaya da ateiste de başörtülüye de başörtüsüzü de soruluyor. Herkese, her an her şeyi yapabilen bana ve sana soruluyor. Bize soruluyor. ‘Biz’e… Her vakit her şekilde cürüm işleyebilecek her birimize…

Yine de ‘biz’-‘onlar’ vurgusunu es geçmeyelim: Namazı, örtüsü, haccı, umresi, orucu, sarığı, cübbesi, şeyhinin kerametleri, tarikatının ve cemaatinin üstünlüğü sayesinde, kendilerini mücrim olmaya karşı hayli güvenli bir sipere atmış sanan ‘biz, bu soru karşısında daha şiddetle sarsılmalıyız.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın