Bugünlerde bir kesim, ülkedeki tüm huzursuzlukları Türk ve Müslümanlık üzerinden siyaset yapan; fakat gerçekte üç-dört kuşak öncesinde gayrimüslim etnisitesinden gelip politik devlet baskılarıyla Türk ve Müslüman kimliğine zorunlu bürünmüş kesimlere bağlamaktadır. Bu anlatıda iki etnisite özellikle öne çıkarılmaktadır. Bunlardan biri Yahudilerdir; bunlar da dönmeler, Sabatay Sevi cemaati ve Ermeni görünümü alan Pakraduniler olarak adlandırılmaktadır. Diğer söz konusu kesim ise Anadolu Ermenilerinden olup tehcir ve ölümden kurtulabilmek için mecburen Türk ve Müslüman kimliği alan ülkemiz insanlarıdır.
İnsan ve toplum psikolojisine dair teoriler, bastırılmış kimliklerin kuşaklar boyunca kolektif kimlik içinde bir şekilde açığa çıkabileceğini, en sağlıklı durumun ise nitelikli bir karma kimlik olduğunu ifade etmektedir. Bu tür örneklerde travmatik bastırılmış kimliklerin zaman zaman karşımıza boyandığı yeni kimlik üzerinden farklı ve radikal biçimlerle çıktığını da söyleyebiliriz.
Bir tanıdığım meraktan kendi genetik testini yaptırmıştı; sonuçta baskın Türklük, ardından Kürtlük, Gürcülük ve biraz da İtalyanlık çıkmıştı. Buna karşılık yakın çevresindeki politik Türk-İslamcı sentezci arkadaşlarından bazılarında ise Ermeni geni baskın çıkmıştı.
Bir ara kendi kendime düşündüm: Mesela Pakraduni veya Sabatay dönmelik tezlerini savunan dostların genetik testinde Ermenilik çıksa ne olurdu? Ya da benim kendi testimde Yahudilik veya Ermenilik çıksa, kendimi şu an hissettiğimden farklı bir şey hisseder miydim? Güler miydik, ağlar mıydık, utanır mıydık yoksa sadece şaşırır mıydık? Ben kendi psikolojimle, muhtemelen sadece şaşırır, biraz da kendimi yargılar ve tekrar düşünürdüm diye aklımdan geçirdim. Bu açıdan bakıldığında kimlik ve aidiyet tartışmaları hem biraz ürkütücü hem de biraz güldürücü bir karakter taşımaktadır.
Ziya Gökalp, Mustafa Kemal Atatürk ve Halide Edip çizgisinde inşa edilmeye çalışılan “Türklük”, etnik saflık değil, siyasal ve kültürel bir üst kimlik tasavvuruydu. Tabi ki bu tasavvurda her üç bakışta ciddi görüş farkları da vardı. Bugün ironik olan şudur: Bu isimlerin kökenleri etrafında yıllardır dolaşan tartışmalar hatırlandığında, eğer bugünün popüler genetik test mantığıyla bir “Türklük ölçümü” yapılsaydı, muhtemelen bu üç figür de tartışmasız biçimde ‘ideal biyolojik Türk’ kategorisine yerleştirilmeyecekti. Buna rağmen tam da onlar, biyolojiye değil ortak kader ve siyasal aidiyete dayanan bir büyük grup kimliği inşa etmeye çalıştılar.
Rahmetli anneannem Germiyanoğulları soyundan gelmekteydi. 1900 doğumluydu; siyasal ve kültürel farkındalığı ve merakı yüksekti. Rus ve Ermeni işgaline, eziyetine Erzurum’da bizzat şahit olmuştu. 1970’lerin sağ-sol çatışmalarını konuşurken bana sık sık “Oğul, bu Türklük sonradan çıktı; biz kendimize hep Osmanlı derdik” derdi.
Burada işin aslı, Türk kelimesine halk düzeyinde sahip çıkılması ancak 1940’lı yıllara dayanmaktadır. İttihat ve Terakki yazışmalarında ve devlet belgelerinde 1918’lere kadar “Türklük” kavramının sistematik biçimde hiç kullanılmadığını görmek mümkündür. Hatta örnek olarak Halide Edip’in, Sultanahmet mitingi konuşmaları ve yazıları da dâhil olmak üzere, 1922’ye kadar bu adlandırmanın bulunmadığı bilinmektedir.
İşin bir diğer boyutu da şudur: Karamanoğulları örneğinde olduğu gibi Anadolu halkı Osmanlı döneminde çoğu zaman “Türk” olarak tanımlanıyordu; fakat bu tanımlama elit bir kimlik değil, daha çok Avrupa merkezli bakışla göçer ve taşralı anlamı taşıyan bir kategoriydi. Burada Türklüğün Orta Asya’dan Balkanlara uzanan kültürel, devlet kurucu ve medeniyet katalize edici tarihsel varlığını kastetmiyoruz. Zaten 20. yüzyıla kadar, asabiye kavramını dışarıda tutarsak, etnisite unsuru siyasal ve toplumsal anlamda belirleyici bir rol oynamıyordu.
Osmanlı’nın uzun süre ihmal ettiği ve dışladığı Türklük meselesinin farkına varması, 1912 Balkan Savaşı sonrasında geliştirdiği tezlerin karşılık bulmamasıyla daha net biçimde ortaya çıkmıştır. Aynı yıl faaliyete geçen Türk Ocağı ve Türk Yurdu dergisinin bu sürece ideolojik önderlik yaptığı tarihsel kayıtlarda açıkça görülmektedir. Türk Ocağı’nın kuruluş döneminde Mehmet Emin Yurdakul (ilk başkan), Yusuf Akçura, Ziya Gökalp, Ahmet Ağaoğlu, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Fuat Köprülü, Halide Edip ve Veled Çelebi İzbudak gibi isimler öne çıkmıştır.
Osmanlı’nın Islahat ve Tanzimat dönemleriyle birlikte, imparatorluğun dağılmasını önlemek için çözmesi gereken temel mesele; bu kadar farklı unsurun yaşadığı geniş coğrafyada ortak aidiyet ve eşit vatandaşlık fikrini inşa edebilmek, kul statüsündeki toplumsal kesimleri bu yeni düzene ikna edebilmekti. Bu işin kimyası da “Biz kimiz?” sorusuna verilebilecek doğru cevapta yatmaktaydı. Aslında bakıldığında bu soru ve doğru cevap arayışı bugün de karşımızda bütün canlılığıyla durmaktadır.
1827 Mora isyanı, 93 harbi tabi ki Balkan harbi, Cumhuriyet ve bugün biz kimiz cevabı; Osmanlı, Müslüman, Müslüman=Türk, Seküler Türk şimdide anakronik bir yeni Osmanlı-İslam ve Türk popüler mutasyonu ile verilmiş veya veriliyor.
İmparatorluk sürecinden bugünlere gelirken ıslahat ve reform planlarının uygulanabilirliği açısından “geleneğin yeniden inşası” geçiş sürecine acil ihtiyaç bulunmaktaydı. Viktorya dönemi Britanya imparatorluğu endüstri devrimi sürecinde bu geçişi sağlıklı inşa etti.
Bu noktada Eric Hobsbawm’ın “geleneğin icadı” kavramı kritik bir açıklama anahtarı sunar. Modern devletler, eski gelenekleri aynen devralmaz; onları yeniden kurgular, seçer, sembolleştirir ve güncel ihtiyaçlara göre yeniden üretir. Kimlik inşası da bunun temel sütunudur. Viktorya dönemi Britanyası, Endüstri Devrimi’nin yarattığı toplumsal sarsıntıyı yönetebilmek için monarşi ritüellerinden ulusal sembollere kadar pek çok geleneği yeniden icat ederek toplumsal süreklilik duygusu üretmeyi başarmıştır. Bu sayede hem modernleşmiş hem de köksüzleşmemiş bir kimlik inşa edebilmiştir.
Osmanlı entelektüelleri de benzer bir arayış içindeydi. Viktorya çağından net etkilenen Namık Kemal’in “vatan”, “hürriyet” ve “millet” kavramları, Batı’dan alınan modern siyasal fikirleri yerli bir duygusal dil ile imparatorluk için harmanlama çabasıydı. Bu, geleneğin ilk modern yeniden inşasıydı. Ziya Gökalp ve Türk Yurdu çevresi ise ikinci büyük inşa hamlesini gerçekleştirdi. Kültür-medeniyet ayrımı üzerinden hem Batı’ya açılmayı hem de yerli kimliği korumayı hedefleyen bir sentez üretmeye çalıştılar.
Cumhuriyet devrimleri ise üçüncü büyük inşa sürecini temsil eder. Ancak bu kez süreç çok daha sert, kopuşçu ve yukarıdan aşağıya yürütüldü. Alfabe değişimi, tarih anlatısının yeniden yazılması, dini kamusal alandan dışlama politikaları, geleneğin evrimsel dönüşümünü değil, ani bir kırılmayı beraberinde getirdi. Marşlar, yeminler, kitlesel törenler ve tek sesli semboller, kısa sürede ortak bir kimlik yaratmanın aracı olarak görüldü. Andımız, bu yaklaşımın en çarpıcı örneklerinden biridir. Burada amaç, Viktorya dönemi örneği Burke’ün önerdiği gibi kuşaklar arası süreklilik kurmak değil; Arnold’un hayal ettiği gibi karakteri eğitimle yoğurmak değil; Ruskin’in savunduğu gibi estetikle vicdaninşada değildi. Amaç, devletin ideolojik kimliğini hızla topluma kazımaktı. Bu kısa vadede modernleşme hızını artırdı, ancak uzun vadede toplumun önemli bir kesiminde aidiyet ve süreklilik duygusunu zayıflattı.
Bu noktada vatan ve Türklük kavramları da dönüşür. Namık Kemal’in ahlâkî vatanı, duygusal ve vicdanî bir bağlılıkken; 1930’ların vatan söylemi, itirazsız sadakat talep eden bir siyasal kimliğe evrilir. Gökalp’in kültürel Türklüğü ise, ritüel ve estetikle zenginleşmiş çoğul bir aidiyet alanı olmaktan çıkar; tek tip bir kimlik normuna sıkıştırılır. Böylece geleneğin yeniden inşası değil, geleneğin ideolojik sertleştirilmesi yaşanır.
Bu sertleşmenin bedeli, uzun vadede ortak aidiyet fikrinin zayıflaması olmuştur. Çünkü dayatılan gelenek, kapsayıcı olmaz; farklılıkları kendi içinde eritemez. Buradan bugünkü Kürt meselesine uzanan hat daha net görünür. Kürt kimliği, bu hızlandırılmış ve tek merkezli gelenek mühendisliği içinde ya görünmez kılınmış ya da tehdit olarak kodlanmıştır. Ortak vatan fikri, çok katmanlı bir aidiyet zemini yerine, tekil bir kimlik normuna bağlandığında, vatan artık herkes için aynı anlamı taşımamaya başlar. Sınırdaki göstericilerin yeni bayrak indirme krizi buna ilginç bir başka örnektir.
Bugün yaşadığımız kutuplaşma ve Kürt meselesi de bu yarım kalmış kimlik inşalarının doğal sonucudur. Üst kimlik kapsayıcı biçimde üretilemediği için, mahalleler kendi alt kimliklerine çekilmekte, devlet ise güvenlik refleksiyle meseleyi yönetmeye çalışmaktadır. Bu tablo, kimliği birleştirici değil ayrıştırıcı bir siyasal araç haline getirmektedir. Ortak aidiyet; eğitimde, şehirde, dilde, estetikte ve üniversitede yavaş yavaş, farklılıkları tanıyarak ve onları dışlamadan kurulur. Viktorya tecrübesinin asıl dersi tam da budur: Gelenek, kimliği bastırarak değil; kimlikleri taşıyarak birleştirir.
Sonuçta Türkiye’nin iki yüz yıllık hikâyesi, geleneğin yeniden inşasını bir türlü istikrarlı biçimde tamamlayamayan bir modernleşme hikâyesidir. Bu hikaye her şeye rağmen ortak bir vatan fikrini pekiştirmiştir siyasetin bu kadar ayrıştırıcı etkisine rağmen ortak vatan duygusu derinlere işlemiştir. Biz kimiz duygusu ise kutuplaştırıcı ve ideolojik sertlik içinde buna da bugünlerdeki zorlama avami bir gelenek inşası sürecini de katarsak konfüzyon-zihinsel karışıklık içindedir.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.