Ana SayfaManşetHuysuz’un ‘Virjin’i Hayganuş Hanım

Huysuz’un ‘Virjin’i Hayganuş Hanım

Huysuz’un ‘Virjin’i Hayganuş Hanım: Kantonun ilk temsilcilerindendi, Abdülhamit devrinde “Ermeni komitacısı” diye jurnallendi, Huysuz Virjin onun adını aldı, aksanını taklit etti.

Kantonun ilk temsilcilerindendi, Abdülhamit devrinde “Ermeni komitacısı” diye jurnallendi, Huysuz Virjin onun adını aldı, aksanını taklit etti.

“Şimdi efendim, Virjin vardı zaten. ‘Minyon Virjin’ diye bir kantocu vardı zaten. Ancak 1.70-1.71 boyunda, bir de topukluyla minyon olamıyorum. Mecburen minyon kelimesini kaldırdık. Rejiyi ben idare ediyorum. Herkesi tenkit ediyorum. Olmadı diyorum, tekrar diyorum. Sevimsiz hale geldim. Yöneten daima sevimsizdir. Ve isim tevziatı yapıyorum. İşte birine Kıllıyan Hanım, birine Peruz Hanım, birine Şamram Hanım falan dedik. Benim adım da Virjin olacak dedim. İsmimin başına bir mahlas konması gerekiyordu. ‘Abi, o kadar huysuzsun ki’ dediler, senin mahlasın ‘huysuz’ kalsın. Ve bana çok büyük bir iyilik yaptılar, çünkü şovuma cuk oturan bir isim oldu huysuz kelimesi. Ben sahnede huysuz bir kadını canlandırıyorum.”

Cuma gecesi kaybettiğimiz Seyfi Dursunoğlu, sahne adının hikayesini böyle anlatmıştı. Bu ismi, 1960’lı yılların Ramazan eğlencelerinde Beylerbeyi Kültür Cemiyeti’nde amatör olarak sahneye çıktığı dönemlerde almıştı. Kanto kariyerine başlamadan önce usta sahne sanatçılarıyla görüşüp mesleğinin tarihini öğrenmişti. Virjin, jenerik bir sahne adı olmakla beraber, kendisinin de belirttiği gibi Huysuz Virjin’in ismi, Minyon Virjin’den geliyordu. Peki, kimdi Minyon Virjin?

İlk kanto sanatçıları

Tanzimat’tan sonra kantoların fırtına gibi estiği, kanto gösterilerinin Şehzadebaşı’ndan Yoğurtçu Parkı’na kadar İstanbul’un dört bir yanında büyük bir izleyici kitlesi topladığı yıllardı. Kadınların dans ederek söylediği bu kantolar, başlangıçta tiyatroların daha çok ilgi görmesi için tiyatro oyunlarının arasına sıkıştırılmıştı. Fakat bu böyle kalmadı, kantolar başlı başına bir sanat olarak öne çıktı.

Minyon Virjin’in dışında, Seyfi Dursunoğlu’nun adını andığı Peruz Hanım (Terzakyan) ve Şamram Hanım (Kelleciyan) bu türün ilk temsilcileriydi. Performanslarını, Sahne-i Alem Kumpanyası’nda gösteriyorlardı. Adile Naşit’in anneannesi Virjin Ozan ise, sahneye çıktığında Minyon Virjin ile karıştırılmaması için “Küçük Virjin” adını almıştı. Küçük Virjin’i, Peruz Hanım yetiştirmişti. Seyfi Dursunoğlu’nun etkilendiği diğer isimlerden hem erkek hem de kadın kılığında kantolar yapan Niko da Küçük Verjin’in oğlu, Adile Naşit’in dayısıydı.

Müslüman kadınların sahne sanatlarından yasaklı olduğu zamanlardı. O nedenle ilk kanto sanatçıları Ermeni ve Rum kadınlardan oluşuyordu. Bazılarının isimleri Peruz, Şamram, Küçük Virjin (Virjin Ozan), Minyon Virjin (Hayganuş Hanım), Büyük Amelya, Küçük Amelya, Agavni ve Eleni’ydi. Şiveleri ve Türkçe konuşurkenki “farklı” vurguları, yıllar boyunca kantonun ayrılmaz bir parçası oldu. Seyfi Dursunoğlu da Huysuz Virjin olarak sahneye ilk çıktığı yıllarda bu geleneği sürdürerek Ermeni kadın rollerini oynadı.

Minyon Virjin (Hayganuş): “Kantoyu kendi kendime öğrendim”

Minyon Virjin ise bambaşka birisiydi. Peruz Hanımların kuşağındandı. Minyon Virjin’in gerçek adı Hayganuş idi. Gösteri sanatlarına çocukluğundan beri ilgi duyuyordu. Sahne hayatı tiyatrocu olarak Fasulyacıyan ve Büyük Benliyan kumpanyalarında başladığında henüz 13 yaşındaydı. Sonra kantocu oldu. Kendisine 1937 yılında “Sizin için ‘Peruz’un çırağı’ diyorlar, ustanız o imiş!” diye sorulduğunda cevabı netti:

“Hayır! Benim ustam, hocam falan yok. Beni bu işe teşvik eden; kanto söylemeyi, oynamanın usullerini gösteren olmadı. Ben her şeyi kendi kendime öğrendim. Fasulyacıyan’ın kumpanyasından ayrıldıktan sonra kanto söylenen ve ayak oyunları oynanan yerlere devama başladım. Peruz’u, Küçük Eleni’yi falan seyrettim. Kantoculuğa çok hevesim olduğu için işin inceliklerini çabuk kavradım.”

Devrin ünlü gazetecilerinden Ahmet Rasim de Minyon Virjin’i seyretmeye gidenler arasındaydı:

“İşte, Virjini Minyon… Aman ne minyon! Uykulu, saçları buruşuk, ufak bir saç bağına esir, fikri hep nazlanarak fırıl fırıl dönüyor, yanakları pudralı, bütün alnı kireç odalarının beyaz zeminini andırıyor.”

“Bir gülüşe nail olamayanlar saldırırlardı”

Hayranları çok olan kanto sanatçıları zaman zaman saldırılara da uğruyordu. Agavni adlı bir kantocu kadın, “belalısı” tarafından sahnede kurşunlanarak öldürülmüştü.

Minyon Virjin’le 1937 yılında Son Telgraf gazetesi için röportaj yapan gazeteci Münir Süleyman Çapanoğlu bu belalı hayranları şöyle anlatıyor:

“Eskiden kanto söyleyen kadınların hafiyelerden, tulumbacı reislerinden, köprü altı sakinlerinden, kahveci çıraklarından, mektepli efendilerden, gözü açılmamış miras yedilerden, paşazadelerden, her sınıftan, her milletten, velhasıl her çeşit insandan bir çok sevdalıları vardı. Kız kantoya çıkıp da nazlı nazlı kantosunu söyleyip kıvıra kıvıra göbek çalkalamaya başladı mı, hepsinin ağzının suyu akar, ondan bir iltifat bekleyip dururlardı. Bir gülüşe, bir iltifata nail olamayan bazen kadının arkasını kovalar, üstünü başını paralardı. Daha evvelleri sahneye tabanca atanlar, kurşun sıkanlar olduğunu söyleyenler hâlâ aramızda yaşamaktadırlar.”

Minyon Virjin’e “tatlı taarruzlar”

Minyon Virjin bu konuda şanslıydı. Onun uğradığı saldırılar, yıllar sonra gülerek anlatacağı cinstendi:

“Tabancalı, kurşunlu, bıçaklı taarruzlara hiç uğramadım. Uğradığım taarruzlar daima tatlı taarruzlardır: Tabanca yerine arabama şekerleme kutuları, ipekli mendiller, küçük ipek keselerde çil çil altınlar atanlar çok oldu.”

“Vay, bir kantocu karı Ermeni komitacısı? Yakalayın, getirin şu yılanı!”

Minyon Virjin’in başı hayranlarla değil, bir kere devletle belaya girmişti. Sultan Abdülhamid döneminde bir gece sahneye çıkmış, “Hımbıl havası” adlı bir kantoyu okuyordu. Bu kantonun bir nağmesinde geçen “Hay nare, nare, nare / Başımız yandı nare” sözleri bir jurnalci hafiye tarafından hemen ihbar edilmişti:

“Bir gün zabtiye nezareti memurlarından İncir köylü Ali bey geldi. Bana, ‘Zabtiye kapısından seni istiyorlar, hazırlan gidelim!’ dedi. Daireye gittiğimiz zaman, Ali bey beni bir zabtiye çavuşuna teslim etti. Bir odaya koydular. Akşama kadar kaldım. Ne çağıran, ne arayan, ne de bir sorgu soran oldu. Akşam ezanına yakın sivil bir adam geldi, beni aldı, bir arabaya koydu, doğru Mehterhaneye götürdü. Üstümü, her tarafımı arayarak kadınlar tarafına soktular. Burada bir gece kaldım amma, sabahı nasıl ettiğimi ben bilirim. Ertesi günü: ‘Haydi git!’ dediler. Ve beni serbest bıraktılar. Beni niçin tutmuşlardı? Niçin bir sorgu sormadan serbest bırakmışlardı? Bu şaşılacak bir şeydi. Nihayet bu bir gecelik hapsin neden ileri geldiğini öğrendim: ‘Hay nare, nare, nare!’ ara nağmeli kantoyu dinleyen hafiyelerden biri, zabtiye nazırına jurnallamış, ve benim Ermeni komitesine mensup olduğumu da ilâve etmeyi unutmamış!.. Ve bu iddiasını ispat etmek için de kantonun ara nağmesini işhad ve tefsir etmiş!.. Kantodaki ‘Hay’ kelimesi Ermenice’de (Ermeni) mânâsına gelir, ‘nar’ ise Arapça (ateş) demektir. ‘Beyit’ tahlil edilirse şu mânâ çıkar: Ermeniler Türklerin elinde mahvoluyor, yanıyor! Zabtiye nazırı almış fitili: ‘Vay!’ demiş, bir kantocu karı Ermeni komitacısı?.. Yakalayın, getirin şu yılanı!.. Bereket versin Ali beye; işi üzerine almış, nazırı kandırmış, benim böyle şeylerle alâkam olmadığını söylemiş. Eğer Ali beyin bu dostluğu, sahabeti olmasaydı, bilmem halim ne olacaktı?”

Bu bir gecelik aradan sonra Minyon Virjin sahne almaya, meşhur kantolarını okumaya, seyircisini gözleriyle süzmeye devam etti. Onu dinleyenler ayaklarıyla tepiniyor, ıslık sesleriyle coşkuya kapılıyordu. Minyon Virjin ise en meşhur kantolarından birisini okuduktan sonra ardı arkası kesilmeyen tüm bu alkışların üstüne, seyircilerinin gözlerinin içine bakarak, Kemani Sarkis Efendi’nin (Suciyan) bestelediği nihavend şarkıya başlıyordu:

“Kimseye etmem şikâyet ağlarım ben halime / Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime / Perde-i zulmet çekilmiş korkarım ikbalime / Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime.”

“Çok şükür! Düşmanlarım yok!”

Türkiye’deki kanto geleneğinin öncüsü olan kadınlar; Peruz Hanım, Minyon Virjin, Şamram Hanım ve diğerleri önyargıların kırılmasında önemli bir rol oynadılar. O yıllarda adları İstanbul’da dilden dile dolaşan kantocu kadınların hikayelerinden bazıları günümüze kadar geldi, bazıları ise tarihin tozlu raflarında kaybolup gitti. Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu’yla başlayan modernleşme serüveninin sancıları arasında cesaretleriyle öncü bir yer edindiler.

Sahnelerin Minyon Virjin’i Hayganuş Hanım, yaşamının son döneminde tek başınaydı, ama kimseye muhtaç kalmamıştı. Varlık Vergisi Kanunu’nun çıkartılmasından beş yıl önce verdiği röportajda, geçimini, Şişli’deki evinden gelen kirayla ve sattığı arsalarından gelen parayla sağladığını söylemişti. Kendisine akrabası ve çocukları olup olmadığı sorulduğundaysa gözleri ışıldamış, sevinçle, “Çok şükür! Düşmanlarım yok” demişti.

Hayganuş Hanım’ın hayatını ne zaman ve hangi şartlarda kaybettiği bilinmiyor. Ama sahne adı hep yaşadı.

Seyfi Dursunoğlu, Hayganuş Hanım’ın sahne adını üstlendi ve sesini yıllarca Huysuz Virjin karakteriyle yaşattı. Nefretin değil neşenin, düşmanlığın değil kardeşliğin ve baskının değil özgürlüğün sembol isimlerinden birisi olarak bu dünyadan ayrıldı.

***

Not: Yazıda kullanılan kaynakların büyük bölümü, kapatılan İstanbul Şehir Üniversitesi’nin kütüphanesindeki Taha Toros arşivinden alınmıştır.

- Advertisment -