Kürtler yeni bir tarz-ı siyaset bulmalı

Kürtler, ülkenin aslî vatandaşları olan Türkler arasındaki çelişkilerde ve iktidar mücadelesinde taraf olmamalıdır. Kürtlerin bir Türkiye partisine ihtiyacı yok; bir Türkiye partisini ayakta tutacak güç ve imkânları bulunmamaktadır.

HDP yöneticileri zaman zaman partilerinin bir Kürt partisi değil bir Türkiye partisi olduğu yolunda açıklamalar yapar.  HDP’nin bir Kürt partisi olmadığı yönündeki bu türden beyanlar kimi Kürtleri ciddi anlamda rahatsız eder. Zira onlara göre HDP bir Kürt partisidir. Açıkçası onlar HDP’yi bir Kürt partisi olarak görmektedir. Onlara göre, HDP’li yönetici ve liderlerin “Kürt partisi değiliz” şeklindeki açıklamaları yasal mevzuattan kaynaklanmaktadır.

Aslında HDP’ye oy veren seçmen yelpazesi dikkate alındığında, bir kesim Kürdün HDP’yi bir Kürt partisi olarak idrak etmesi doğaldır, çünkü HDP seçmeninin en az yüzde 90’ı Kürtlerden oluşmaktadır. Öte yandan HDP yöneticileri de haklıdır, çünkü HDP adı ve programıyla bir Kürt partisi veya sırf bir etnik grubun partisi değildir.

Kürtler Türkiye’deki iktidar mücadelesine

taraf olmakla hep kaybetti

Asgari demokratik bir işleyişin olduğu her ülkede, kurulan her siyasi partinin en önemli hedefi iktidar olup memleketi yönetmektir. Peki, Türkiye’de Kürtlerin kuracağı bir partinin iktidar olma şansı var mıdır? Bu soruya çoğumuz tereddütsüz “hayır yoktur” diye cevap veririz. Meseleye iyimser bakanlar, şöyle bir hesaplamayla Kürtlerin de Türkiye’de iktidar olabileceğini ileri sürebilir: Eğer Türkiye’deki bütün Kürtler bir araya gelip bir merkezde toplanarak oylarını kuracakları bir partiye verseler, o zaman Kürtlerin bu partisinin Türkiye’de birinci parti olması muhtemeldir. Ancak bu partinin mevcut siyasi sistemde gene de tek başına iktidar olma şansı yoktur. Öte yandan, Türkiye’deki hukuki ve siyasi yapı, bütün Kürtlerin bir araya gelerek bir oluşuma gitmesine müsaade etmez.  Haydi diyelim etse bile, tüm Kürtlerin; muhafazakâr, dindar, sağcı, solcu ve liberal gibi farklı unsurların bir arada toplanması âdetâ imkânsızdır.

Peki, Kürtlerin 1990’lardan sonra  tüm güçlerini DEP, HEP ve HDP gibi partilerde toplayarak Türkiye siyasetine müdahil olmaları doğru bir politika mıdır? Kürtlerin, Türkiye’deki iktidar mücadelesinde her seferinde tahterevallinin bir tarafına ağırlıklarını koyarak, karşı durdukları kesimi iktidardan düşürme veya destekledikleri kesimi iktidara taşıma hamleleri, kendilerine ne sağladı?  Bu politika, sadece ve sadece Kürtleri iktidarını kaybetmiş kesimin gözünde bir nefret objesine dönüştürmenin dışında neye yaradı? Kürtler son otuz yıldır bu politikayı izleyerek dil, kültür ve sair etnik hakları anlamında bir kazanım elde etti mi?  Her şey bir yana; böyle bir politikanın Türkiye demokrasisine bir katkısı oldu mu?

Aristoteles’in tanımına göre,

Kürtler vatandaş sayılmaz

Bana göre Kürtler, bu ülkede eşit statüde vatandaş olarak kabul edilmedikleri sürece Türkiye’deki iktidarların değişimi konularında siyasi angajmanlar içine girmemeli, ilgili taraflardan birini desteklememelidir. Eşit statüde vatandaşlıktan söz ederken, Aristoteles’in vatandaşlık tanımını esas aldığımı belirmek isterim. Devleti,  belirli bir entellektüel kapasiteye sahip özgür yurttaşların kurduğu bir organizasyon olarak tanımlayan Aristoteles, öyle sıradan herkesin vatandaş sayılmayacağını ileri sürer. Aristoteles’e göre vatandaş olmanın belirli şartları vardır ve bir ülkenin sınırları dahilinde yaşayan herkes vatandaş değildir. Aristoteles kendisinden önce vatandaşlık için şu şekilde bir tanım yapıldığını söyler: “Genel olarak mahkemelere katılan, dava açma ve dava edilme olasılığı olan kişilere vatandaş denir.” Ancak Aristoteles bu tanımı muğlak ve belirsiz kabul eder. Buna karşı, “bir insanın yargılamaya ya da yasamaya katılma hakkı varsa ona vatandaş deriz” tanımını getirir. Ona göre, ancak yasamaya katılan bir insan, ülke yönetiminde söz sahibi olnuş demektir. Kısacası, Aristoteles’e göre eğer kişi yasama, yürütme ve yargı süreçlerine katılabiliyorsa vatandaştır, yoksa vatandaş değildir. Çünkü Aristoteles’e göre vatandaşlık önemli ve ayrıcalıklı bir konumdur.[1]

Şimdi Aristoteles’in vatandaşlık kriterlerini esas aldığımızda, Kürtlerin bu ülkede kendi kimlikleriyle eşit statüde vatandaş olduğunu söyleyebilir miyiz? Yakın döneme kadar Kürtler ancak kendi dil ve etnik haklarından feragat ettiklerinde, yani varlıklarını Türk varlığına armağan ettiklerinde Türklüğe terfi edebilirdi.  İşte o zaman eşit statüde vatandaş olarak kabul edilir ve vatandaş olmanın ayrıcalıklarından yaralanabilirlerdi. Kuşkusuz bu durum sadece Kürtlere özgü değildi;  nüfusumuzun çok az bir kesimini teşkil eden Orta Asya kökenli Türk kardeşlerimiz hariç,  bu ülkede yaşayan herkes için geçerliydi.

Türk milliyetçiliği bir kan ve soy milliyetçiliği olmayıp (her ne kadar birileri bu zemine çekmeye çalışsa bile), Türkçülüğün babası (ve kendisi de Kürt olan) Ziya Gökalp’ın tasavvur ettiği şekilde, daha çok bir kültür milliyetçiliği olduğundan, Türkiye’ye daha sonra gelenler, Türk kimliğini benimseyip birer savunucusu kesildiklerinde, memleketin tüm nimetlerinden yararlanabildi. Ancak Kürtler gibi binlerce yıldır bu ülkede yaşayan otantik bir halk için durum o kadar kolay değildir.  Hattâ kimi Kürtler kimliklerini reddetmelerine rağmen bir türlü makbul vatandaş kategorisinde yer alamaz.

Cumhuriyetin kuruluşunun ilk yıllarında, vatandaşlara verilen hüviyet cüzdanlarında bir milliyet bir de tabiyet kavramı kullanılmaktaydı. Örneğin Said-i Kürdi’nin (Nursi) hüviyet cüzdanında milliyeti Kürd, tabiyeti Türkiye yazılmaktaydı. Bu bir nevi Kürt kimliğinin hukuki olarak da tanınması anlamına geliyordu. Lâkin sonraki dönemlerde ülkede yaşayan herkes Türk ve vatandaş kabul edildiği için, nüfus cüzdanlarındaki ayrı milliyet maddesi kaldırıldı; ikisi birleştirildi ve tabiyet ile milliyet özdeş kılındı.

Kürtler yeni bir siyaset tarzı üzerine düşünmeli

Kürtler kendi meselelerini siyasetin odak noktasına alıp Kürt sorunun çözümünde yol aldıkları sürece, Türkiye demokrasisine katkı sağlar. Bunun yolu ileri düzeyde örgütlenme ve güçlü sivil toplum kuruluşları inşa etmekten geçer.  Çünkü daha önce de dile getirdiğim gibi Türkiye’nin bir demokrasi sorunu yoktur; bir Kürt sorunu vardır. Kürt sorunu çözüldüğü gün, Türkiye dünyanın en demokratik, en zengin, en müreffeh ülkeleri listesinde yer alacaktır.

Maalesef 2015 yılından bu yana, Kürtler HDP siyasi çizgisi ve ideolojisi ile Türkiye demokrasisine bir katkı sağlayamadı. AK Parti lideri ve dönemin başbakanı Erdoğan, tüm riskleri üstlenerek Kürt meselesinin çözümü için bir barış süreci başlatırken, HDP en kritik dönemde Kürt meselesinin çözümünü bir tarafa bırakıp Türkiye’de iktidar değişimini temel siyaseti haline getirdi. Özelde HDP’ye, genelde bütün Kürt hareketine mal edilen “seni başkan yaptırmayacağız” sözü, barış sürecinin bitirilmesine yol açarken, Türkiye demokrasisine de büyük bir darbe vurdu. Diyebilirim ki Türkiye siyasi tarihinde hiçbir politik söylem Kürtlere “seni başkan yaptırmayacağız” sözü kadar zarar vermedi ve çok şey kaybettirmedi. Hiçbir siyasi slogan Kürtlerin hak, hukuk ve kimlik davasını bu denli gerçeğinden koparmadı, özünden saptırmadı.  Hiçbir siyasi söylem Kürtlere ve onların yanı sıra tüm Türkiye’ye bu kadar pahalıya mal olup, bunca acılar yaşatmadı.

Kürtlerin bir Türkiye partisine ihtiyacı yok

Kürtler, ülkenin aslî vatandaşları olan Türkler arasındaki çelişkilerde ve iktidar mücadelesinde taraf olmamalıdır. Kürtlerin bir Türkiye partisine ihtiyacı yok; bir Türkiye partisini ayakta tutacak güç ve imkânları bulunmamaktadır. Gelinen aşamada artık şu husus idrak edilmeli:  Kürtlerin derdi Türkiye’de iktidarın değiştirilmesi değil,  akılcı ve pragmatik davranıp kendi sorunlarının çözümünü kolaylaştırmaktır. Kürtler mevcut siyasi çizgide devam ettikçe “şamar oğlanı” olmaktan kurtulamaz; gelen vurur, giden vurur ve hiç kimseyi de memnun edemezler.  İttihatçı-Kemalist çizgidekiler, “Kürtler yüzünden iktidarımızı AK Partiye kaptırdık” diye Kürtleri suçlayıp durur. AK Parti de “son seçimlerde HDP ve Kürtler yüzünden büyük şehirleri kaybettik” diye HDP’nin seçimle kazandığı belediyelere kayyım atar ve bu kısır döngü böyle devam eder.  HDP batıda CHP’ye kazandırırken, Kürtlerin yerelde, değil büyük şehirler, bir belde belediyesinde bile kendi kendilerini yönetmesi zemini ortadan kaldırdığıyla kalır.

Bütün bu nedenlerden dolayı Kürtler bütün Türkiye’de iktidarı değiştirmeyi hedefleyen siyasi araçlar yerine, kendi sorunlarının çözümünü esas alan daha yerel, daha mahalli yol ve yöntemler üzerinde düşünmeli. Belki o zaman dil ve kimliklerini koruyacak, meşru zeminde örgütlenerek yerelde kendi kendilerini yönetecek sivil mekanizmaları oluşturabilirler. Kürtler 12 Eylül öncesinde de Diyarbakır, Mardin, Batman ve Ağrı gibi belediyeleri kazanıp, hiç olmazsa yerelde bir nebze de olsa kendi kendilerini yönetirlerdi. Ancak bugün Kürt kimliğiyle bir köy bile yönetilemiyor. Buna siyaset dilinde “Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olma” denir. Eğer Ankara’dan Kürt şehirlerine kayyım atanıyorsa, Cumhuriyetin ilk yıllarında olduğu gibi Kürt şehirlerine milletvekilleri de Ankara’dan atanabilir.

Bugün Kürtler kendi dillerini çocuklarına aktarma araçlarından yoksundur. Kürtçe ölüyor. Çocukluğumuzda, bir köye jandarma geldiğinde en büyük sorun onlarla Türkçe konuşacak birini bulmaktı. Bazen Türkçe bilen biri birkaç köyde çıkmaz, ta uzaklardaki köylerden bir adam temin edilirdi. Ancak artık şartlar çok değişti. Zira köylerde bile çocuklar artık Türkçe konuşuyor. Elbette Kürtler Türkçe öğrensin — ancak kendi dillerini bırakıp asimile olma pahasına değil.  Bu nedenle Kürtler,  varlıklarını muhafaza etme bağlamında,  öncelikle dillerini yaşatacak stratejiler geliştirmelidir. Tüm Türkiye’yi kurtaracak büyük siyasi projeler Kürtlerin gücünü aşar. Kürtler güç ve enerjilerini kendi meselelerinin çözümüne tahsis ettikçe Türkiye demokrasinse faydalı olabilir. Kendini kurtaramayan başkasını da kurtaramaz, kendisine faydası olmayan başkasına da yararlı olmaz. Kürtler mütevazı olmalı ve gerçekçi davranmalı.

Kürtler Türkiye’de iktidarı değiştirmeyi hedefleyen politikalardan uzak durduğunda, iktidarların intikamcı hamlelerine de maruz kalmaz.  Kısacası Kürtler, kendi sorunlarının çözümüne odaklanan sivil politikalar geliştirme yoluyla Türkiye demokrasisine katkı sağlayabilir. Yoksa her seferinde ağırlıklarını bir tarafa koyup bir kesimin kazanmasına yol açarken, diğer kesimin kaybetmesine sebep oldukları için nefret objesine dönüşmekten kurtulamazlar.


[1]  Bkz. Abdullah Kıran, “Aristoteles, Devlet, Köleler ve Vatandaşlık,” Karadeniz Uluslararası Bilimsel Dergi, Sayı: 44, Kış 2019.

Önceki İçerikNomenklatura’nın çıkarları…
Sonraki İçerikKoronavirüsün intikamı: Küçümseyen popülist liderlerin hepsi virüsü kaptı