Kusursuz yabancı

“Burası cennet olmalı”ysa filmin adı, cennet de, huri de “zeytinlikteki kadın”da gizli olmalı. Suleiman’ın filminde o kadına rastladığı uzun ama dar patikanın da bir tarafı tümüyle kaktüsler, diğer tarafı boydan boya zeytin ağaçlarıyla örtülü. Hem zeytin ağacının cennetten çıkma olduğuna inanılır, değil mi…

Zeytin ağaçlarının arasında genç bir kadın yürüyor. O topraklarda beş bin yıldır yaşadığı rivayet edilen ağaçların sık yapraklarının kadrajında önce sadece adımlarını, ayaklarını görebiliyorum. İnce, uzun, esmer bir bedeni taşıdığı âşikâr olan ayaklarında, biçimli bileğine tutunan varla yok arası bir sandalet var.

Elbisesi uzun, mecazen değil gerçekten yere değiyor. Uzun, dalgalı, parlak siyah saçlarını perçemi, şakağı dışında kapatan beyaz saç tülbendi de yere kadar. Silkinse, zeytin ağacı olacak. Çok yakışıyor…

Yanında ağzı sakız gibi tülbentle örtülen, içinde muhtemelen süt olan iki iri bakraç var. İkisini, o ağırlığı başında aynı anda taşıyamıyor. Birini alıyor, altı-yedi metre gidiyor, yere bırakıyor… Dönüp diğerini alıyor. Geliyor, gözle diğerini kontrol mesafesinde bir o kadar daha… O bakracı bırakıp, geride kalanı alıyor. Öyle öyle gidiyor menziline. Belki bu ilerlemesini 100 kez tekrarlayacak… Öyle ulaşacak amacına, menziline. Ülkesi, Filistin de yıllardır öyle yürüyor, onca yükü geride bırakamıyor, öyle taşıyor belki.

Yönetmeni ele veren siluetler

Nasıralı yönetmen Elia Suleiman’ın 2019 yapımı “It Must Be Heaven (Burası Cennet Olmalı)” filminde zeytinlikte yürüyen o fidan gibi Bedevi kadını (Asmaa Azaizeh) uzun yıllardır tanıyorum sanki.  Uzun giysisi, başında agel benzeri bir çemberle tutturduğu uzun örtüsüyle “ucu gönlüm gibi ardından sürünsün” yürürken, Sürü filminin Berivan’ı Melike Demirağ’ı getiriyor belleğimin benzer bir sahnesine.

İkisini de alıp Jim Jarmush’un “Only Lovers Left Alive”ının kuytu bir sahnesinde “Hal”ı söyleyen Yasmine Hamdan’ın yanına koyuyorum: Biri Filistinli, biri Türkiyeli, biri Lübnanlı üç kız kardeş… Jarmush’un da, Suleiman’ın da filminde, o sahnede bir vaha, bir serap, bir sır, bir işlemeli anahtar var. Filmler yönetmenini sahnesine aldığı siluetlerle de ele veriyor.  

O sahnenin tahayyülümdeki gizemini, Hamdan’ın hâlihazırda Suleiman’la evli olması tamamlıyor. Ötesi… Filmin “Paris’teki yayalar” sahnesinde, caddeden Nina Simone’dan “I Put a Spell on You” eşliğinde, kuralsız bir defile hürriyetiyle geçen o her milletten, ırktan göz alıcı, rengârenk kadınlardan birisi de Hamdan. Suleiman Nasıra’ya veda gecesinde kadehindeki “arak”ı yudumlayarak tarihi kasabaya uzaktan bakarken, fonda çalan Khamrat al Hob (Aşk Şarabı) şarkısının sözlerinde de yine “Yasmine” var.  Yasmine’e filmden bir buket…

Konuşkan bir sessizlik…

Yönetmen filminde babasının ölümüyle “baba evi”ne dönen, ardından yine Filistin’i geride bırakıp bir süredir yaşadığı Paris’e, oradan New York’a geçen ES’i anlatıyor. ES’i de kendisi oynuyor. Canlandırdığı kahraman kendisi zaten… Filminde kendisini oynarken, gördüğü, dikkatle izlediği hayatı da gözbebeğinin kadrajından veriyor. Sanıyorum o nedenle, filmini pür sinema yapan o yeterliliği gözeterek bir tek sahne dışında hiç konuşmuyor. (¹)

O hâli, dışındaki insanları, hayatı izlerken bazen hiç konuşmamanın, karşılık vermemenin de bir tür konfor, “mesafe” olabileceği düşüncesini geçiriyor aklımdan. Ama hiç konuşmamasına rağmen duygularını, düşüncelerini çok iyi hissedebiliyoruz Suleiman’ın… Onun suskunluğu, konuşkan bir sessizlik. Bir an itici gibi görünse de seyreyleyen ifadeleri bence sempatik.

 Filmin baba evine veda sürecine yerleşen “zeytinlikteki kadın” sahnesine dönersek… Suleiman o görüntüyü geride bırakarak arabasıyla devam ediyor yoluna… Yolda bir araba geçiyor yanından. Ön koltukta üniformaları, siluetleriyle birbirinin aynı iki İsrail askeri, arka koltukta ise merkeze götürdükleri Filistinli, gözleri bağlı bir genç kız var. Askerler, eş, ritmik hareketlerle birbirine çok benzeyen kara güneş gözlüklerini değiştirip, aynı anda içerdeki dikiz aynasına bakıyorlar. Ardından -yine aynı anda, aynı tavırlarla- bu kez yan aynalarda inceliyorlar kara gözlüklü görüntülerini. Suleiman hızlanıp, o görüntüyü de geride bırakıyor.

Arızaların simetrisi

Hemen her sahnesiyle tanıdık gelen filmdeki “arızalı” insanların “ikiz”liği, simetrisi onlarla sınırlı değil. En çarpıcısı restoran sahnesi… Restoranda Suleiman’ın  en çok bir metre karşısındaki masada oturan iki erkek birbirinin kopyası. Siyah yelekleri, bağrı açık gömlekleri, kara sakalları, ellerinin üç parmağında iri gümüş yüzükler, bileklikler, aynı saatler… Simetrik külhanilikleriyle Suleiman’a dikiyorlar gözlerini.

Restorana “götürüp” kıskaca aldıkları bacılarının tavuğunun sosunda –biraz- şarap olduğunu öğrenince maraza çıkarıyorlar: “Ne dedin sen, şarap mı dedin? Yani şimdi kız kardeşimiz bizim haberimiz olmadan alkolü mideye mi indirdi?”

Restoranın sahibinin durumu yumuşatmaya çalışarak, “Aslında alkolü mideye indiren kız kardeşiniz değil tavuktu…” demesi, özrü yeterli olmuyor; “Bunun bedelini ödeyeceksin…” Patlamaya hazır tepkileri, restoran sahibi boşalan kadehlerini “müesseseden” diyerek doldurup, sonra bir an durup şişeyi de masaya bırakınca yatışıyor. Aynı anda kadehlerini kaldırıp, aynı anda yudumlayıp misyonlarını, bu kez aynı bakışları Suleiman’a kilitleyerek sürdürüyorlar.

Dürbünün tersinden bakmak

Yine Nasıra’da -tıpkı basım- iki poliste de o simetriyi, aynılığı, görüş birliğini, zihin arızalarını görüyoruz. İki polis boynuna astığı dürbünleriyle ağır aksak yürüyen gariban bir seyyar satıcıyı fark ediyor. Birer dürbün alıyorlar ve parasını vermelerini bekleyen satıcıya, keskin bir el işaretiyle “Çek git” diyorlar. Ardından el koydukları dürbünlerle aynı teatral simetri içinde çevreyi kolaçan ediyorlar. Etrafa dikkate bakıyorlar ama iki-üç metre “uzak”ta elindeki şişeyi kafasına diken, ardından uluorta duvara işeyen, sonra da boş şişeyi fırlatıp kıran sarhoş, menzillerine, ilgi alanlarına girmiyor. Belki dürbünü ters çevirip, hayata uzaklaştırarak baktıkları için…

Suleiman o görüntüyü de geride bırakıyor ama gittiği Paris’te sahne caddeden durma geçen manken gibi, renkli insanlarla açılsa da, orada da manzara pek iç açıcı değil. O “defile” de, “zeytinlikteki kadın” gibi bir vaha, serap sanki.

Filminiz yeterince Filistinli değil

Metroda ona -saldırdı, saldıracak- gözlerini diken yapılı bir serseri, polisler, muhtemelen ulusal bir bayram hazırlığı için de olsa Fransız Merkez Bankası’nın önünden geçen tanklar, başka bir caddedeki süvari birliği, “parkta umuma açık sandalyeleri”ni bastonuyla zar zor yürüyen ihtiyarlara bile kaptırmamak için yerini değiştirirken, sandalyeleri de poposundan ayırmadan sürükleyen insanlar…

O şehrin de arayışına bir cevap olmadığını, Parisli bir yapımcıyla çekeceği “It Must be Heaven” filmini konuşurken net olarak görüyoruz.  Projeyi sunduğu yapımcı, herkesin bildiği gibi böyle projelerin aslında çok ilgilerini çektiğini söylüyor. Filistin davasına özel bir sempatilerinin de olduğunu vurguluyor. Ama… “Bize göre sizin filminizin yeterince Filistinli olmadığını söyleyebiliriz. Yani Filistin’de geçmesine rağmen herhangi bir yerde geçiyor gibi. Burada bile geçiyor olabilir…”


“İsrailli Filistinli değil, Filistinli Filistinli…”

New York’ta da benzer daralmalar bırakmıyor peşini. NYPD’den altı polis, omzuna melek kanadı takan, tişörtünde Filistin bayrağı olan bir genç kızı Leonard Cohen’in “Darkness”i eşliğinde, bir müzikal havasında kovalıyor: “Karanlığı yakaladım, senin bardağından içiyordu”.

Oyuncu arkadaşı Gael Garcia Bernal onu “Kendisi Filistinli bir filmci ama komik filmler çekiyor.Şu anda Ortadoğu’da barış hakkında bir komedi üzerine çalışıyor” sözleriyle tanıtıyor. Tanıştırdığı Amerikalı kadın, “Bu bile komik” diye kıkırdıyor. Bernal de Meksika’nın fethinin 500. Yıldönümü nedeniyle çekilecek filmde önerilen rolün derdinde. Zira rolü “Film İngilizce olacak, İspanyollar İngilizce konuşacak” şartı yüzünden reddetmeyi düşünüyor. Meseleyi telefondaki arkadaşına anlatırken “Yanımda Filistinli yakın bir arkadaşım var” diyor. Karşısındaki sesin “İsrailli Filistinli mi?” sorusuna, “Yok, yok… Filistinli Filistinli” yanıtını vermesi, yine tanıdık geliyor.

Şehirden ayrılmadan önce New York’ta ilanını gördüğü bir adrese giderek, tarot falına da baktırıyor. Yanıt aradığı soru, “Bir Filistin olacak mı?”… Medyum kartlara bakarak, “Bak bu ilginç… Tamam… Kesinlikle bir Filistin olacak. Mutlaka olacak…” Duruyor, “Fakat” diyor… “Fakat …Sizin ve benim ömrümüz bunu görmeye yetmeyecek”.

Eve çağıran fotoğraflar

New York’tan Nasıra’ya dönüyor. Uçaktan indikten sonra atladığı arabasıyla son hız kat ediyor dönüş yolunu. Zeytinlikteki kadını gördüğü yerde duruyor. Bakıyor, aranıyor, aynı kadın orada. Yine bakracı, adımlarını, bedenini, uzun saçlarını kendi tarzıyla taşıyor. O, Suleiman’ı memleketine döndüren, onu çağıran fotoğraflardan birisi…

Baba evine geliyor. Paris’e gitmeden önce kendi bahçelerindeki ağaçlardan limonları teklifsiz toplayan, o nedenle biraz da canını sıkan ama aynı zamanda bahçeye gözü gibi bakan, ağaçları budayan komşusunu önce göremiyor. Ama baba evinde her gün sulanan, Paris’e giderken de o bahçeye dikmek zorunda kaldığı küçük Limon Ağacı fidanı, epey büyümüş, iyice serpilmiş. O sırada komşusu geliyor, hortumu alıyor, Suleiman’a bakarak, abartılı ifadesiyle “Bak nasıl büyüttüm”ü göstere göstere fidanı suluyor.

Akşam bir diskoya gidiyor. Diskodaki Filistinli gençler yerli pop “Arabiyon Ana (Ben Arap’ım)” eşliğinde, Batılı figürlerle dans ediyor: “Ben Arap’ım ve kork benden /Yazıklar olsun bana, eğer beni sevdiysen /Kalbim sadece bir çiçek kafesi /Sadece bir kadife mızrakla korunuyor”… Suleiman içkisini huzurla yudumlayarak, hafif bir tebessümle onları izliyor.

Müzik sürerken ekran kararıyor ve filmin finali yönetmenin “Filistin’e…” notuyla geliyor.

Kimlik geçmişte kalır mı?

Kendisi göremeyecek de olsa Filistin için hâlâ umudu var. Kavafis’ten mülhem o ülkeden, Nasıra’dan daha iyi ülkeler, şehirler, kasabalar bulunsa da, o kasabanın arkasından geleceğini, dönüp dolaşıp oraya geleceğini biliyor. Ama aynı zamanda yurtsuz, “kusursuz bir yabancı”. New York’ta çekeceği filmin tanıtımı için gittiği sinema okulunda yapılan söyleşide kendisine yöneltilen o sorudaki gibi: “Dünya vatandaşlığı dediğimiz statünüz bağlamında, kimliğiniz, sağduyunuz artık geçmişte kalmış bir yer mi? Göçebe varlığınız, belirli bir yere olan sevginizi, her yeri kapsayacak şekilde genişletti mi? Diğer bir deyişle artık kusursuz, mükemmel bir yabancı mısınız?”

“Burası cennet olmalı”ysa filmin adı, cennet de, huri de “zeytinlikteki kadın”da gizli olmalı. Suleiman’ın filminde o kadına rastladığı uzun ama dar patikanın da bir tarafı tümüyle kaktüsler, diğer tarafı boydan boya zeytin ağaçlarıyla örtülü. Hem zeytin ağacının cennetten çıkma olduğuna inanılır, değil mi…

BİR FİLM/BİR REPLİK

“Siz Filistinliler tuhafsınız. Bütün dünya unutmak için içiyor. Hatırlamak için içen tek toplum sizsiniz.” Elia Suleiman, “It Must Be Heaven”.

(¹) Suleimanfilmi boyunca sadece bir sahnede, iki kelimeyle konuşuyor. O da “Filistinli” olduğunu söylemek için… New York’ta bindiği taksinin siyahi sürücüsünün “Nerelisiniz” sorusuna, “Nasıra…” karşılığını veriyor. Taksici “Nasıra bir ülke mi?” diye soruyu sürdürünce “Filistinliyim” diyor. Şamata da orada kopuyor. Taksici acı bir fren yapıp, coşkuyla arkasına dönüyor: “Karafat’a bayılırım. O Nasıralı, Nasıralı İsa gibi…” Ardından ekliyor; “Bu yolculuk benden…”

NOT: Suleiman filmini John Berger’a, dağıtım ve finansal sıkıntılara rağmen sinemayı bırakmayan, 51 yaşında ölmeden önce Suleiman’ın “Kutsal Direniş” filminin yapımcılığını da üslenen Fransız yapımcı Humbert Balsan’a, anne ve babasının anısına ithaf ediyor. Filmin yapımcıları arasında, Nuri Bilge Ceylan’ın son beş filminin yapımcılığını da üslenen Zeynep Özbatur Atakan var.

Önceki İçerikMoskova: Metrekare başına Türk işadamı rekoruna sahip ünlü gece kulübü korona’ya yenik düştü
Sonraki İçerikİhvan, rejimin ‘Sisi’yi tanıyın, cezaevlerini boşaltalım’ teklifinde kararı cezaevindekilere bıraktı