Madem öyle, “Okay then”

İnsanı “tanrı”ya en çok yaklaştıran sanat dalı sinema. Tamam, roman da karakter “yaratır”. Ama sinema o karakterlere et-kemik-mimik-replik de kazandırıyor. Filmin kötü kahramanlarını canlandıran oyuncuları “canlı canlı” sokakta görenlerin dövmeye, sövmeye yeltenmesi boşuna değil!

En sevdiğim filmleri listelere sığdırmam, sıralamam zor ama… Bazı filmler belleğimdeki yerini benden iyi buluyor. Benim için Fargo (1996) deyince akan sular durur mesela.

İyi bir filmin hem kasabalı, hem polisiye olması, mest ediyor beni. Büyük suçun “küçük insan”daki tezahürü müdür ilgimi uyandıran… Yoksa suçun en sakin, sıradan hayatlarda bile yüreğe dolanan zehirli sarmaşığı mı? Bilemiyorum, hepsi herhalde.

Kasaba filmleri giderek uzaklaştığım “biryerli, oralı olmak” duygusunun nostaljisini, iklimini de estiriyor belki. Fargo’nun ikliminin, coğrafyasının mevsimlerimin kürsüsüne çocukluğum dışında çıkamayan “kar”a bakışımı bile detaylandırdığını söyleyebilirim.  Pür beyazı oralarda, o doğada bulmak, içimizdeki-dışımızdaki tüm mevsimlerin karla örtüldüğü o manzarada hüznün duygu tayfına ulaşmak bir başka. 

Kasabalı polisiye ayazı

Öyle atmosferde “sosyal”in kıyafeti de bir başka oluyor. Dedektifin, azılı bir tetikçinin, yerel patronun kulaklıklı şapkalarının yüzünün yanında Pluto’nun kulakları gibi sallanması ironinin, kara mizahın giriş bölümü gibi. Bir ömür boyunca karla örtülü yollarda sımsıkı giyinip, lahana bebek, Michelin maskotu misali dolaşmak insanın huyunu etkiler mi bilemiyorum. Ama sevimli, hoş, eğlenceli uzaktan bakınca… O kışa, o kıyafet sarmalına dayanan neye dayanmaz? Ve o teoride sakinlik neye, nasıl, ne zaman, neden patlar? Böyle örneklerde kasabalı polisiyenin etkisi, üçgenini karla-kışla tamamlıyor. Kuzey filmleri de benzer etkiyi yaratıyor bende. Öyle filmlerde kapalı mekâna girenler, gelişini botlarını yere vurarak duyuruyor, kahve kupasını bir başka sarıyor iki eliyle. Isınıyorsun…

Ethan-Joel Coen’in o filminden sonra kar-kış beni hep Fargo’ya ve o atmosferle birlikte içime işleyen ana/açılış melodisine, film müziğine götürüyor. Karın, bünyesinde tipiyi, fırtınayı da barındıran sakinliğin, hüznün, bir yandan da “Yaşıyorum işte, ne güzel” hissinin, sonra “birden bire”nin müziği bence o. Arp gibi kırılgan enstrümanlarla, piyanoyla verilen sükûnetin, yaylılarla yükselen, ardından vurmalılarla patlayan mevsimi…  

Yönyargımın Kuzey’i…

Bu duygularla Fargo’nun dizi versiyonuna -böyle durumlarda pek sevilen- “Filmin tırnağı etmez” önyargısıyla değil, beni pek yanıltmayan yönyargısıyla yaklaşmıştım. İlk sezonunu izlediğimde öyle de oldu.

Dizinin dördüncü sezonu ise pandeminin, çekimler sürerken beş ay kapanmanın koyu gölgesinde Eylül 2020’de yayınlanmaya başladı. Birinci sezonuna bayıldığım, diğer sezonlarını da keyifle izlediğim dizi, ana hatlarını koruyarak ömür boyu sürse “Yeter!” diyeceğimi sanmıyorum. Tiryakilik en sevdiğim zaafım. (Bu arada Fargo filmini diziye uyarlayan Noah Hawley’in beşinci sezona dair biraz tereddütle, “Elimde sadece bir filmlik malzeme var” dediğini eklemeliyim.)

Hevesle başladığım dördüncü sezonu da keyfimi kaçırmadı. Filminden 18 yıl sonra, 2014’de yola çıkan Fargo serisinin üç yıllık bir aradan sonra ekranlara gelen yeni sezonu, bizi bu kez vatanı Minnesota ve North Dakota’dan 1600 km güneye, Missouri’de Kansas City’ye götürüyor. Mevsim daha ılıman ama hayat öyle değil.

Boris Vian’ın gerçeği

Bu sezon da yine Fargo’nun alâmet-i fârikalarından “Bu gerçek bir hikâyedir. Hayatta kalanların isteği üzerine isimler değiştirilmiştir. Ölenlere olan saygımızdan geri kalan her şey olduğu gibi aktarılmıştır” notuyla başlıyor. Ama biz onların gerçeğinin Boris Vian’ın “Günlerin Köpüğü”nün girişindeki “gerçek” gibi olduğunu biliyoruz: “Anlattıklarımın hepsi gerçek bir hikâyeden alınmıştır. Çünkü başından sonuna kadar ben hayâl ettim…”

Açılışta yine o sonsuz, uçsuz bucaksız karı, kışı arıyor gözlerim ama bu kez öyle kesif değil. “Kargadan başka kuş, Fargo’dan başka kış tanımam” demiyorum ama benim gibi fanatikleri için filmine egemen olan -35-40 derecelerdeki görsel şölen, dizinin seyrettiğim sekiz bölümünde -şimdilik- yok (toplam 11 bölümlük dördüncü sezon, haftalık periyodlarla gösteriliyor). Ama çekimler yine soğuk havada, yine mantolu-paltolu.

O görselliği, o ölçüsüz beyazı fonuna almasa da, filmin nefis soundtrack’ının versiyonlarını dinlemek harika. Ayrıca dizi, dönemine (1950) uygun klasik cazla bezeli… Dizzy Gillespie’nin, Charlie (Bird) Parker’ın, dizinin repliklerine “Yeni bir soluk, mutlaka dinle” olarak yansıması da bana ilk gençliğimizin hevesli müzikal keşiflerini tebessümle hatırlatıyor.

Bu sezonda da film müziği eşliğinde sabit kameraya doğru ilerleyen otomobil, filmi kült mertebesine ulaştıran sembollerden birisine şapkasını çıkarıyor, selamlıyor: “Babam sağolsun!”  

ABD bir suç hikâyesidir

Şiddetin evden okula, işten sokağa hayatı nasıl kuşattığını daha ilk sahneden görüyoruz. Fargo 4 de yine bir suç hikâyesi. Cazibesini de biraz suçun sınırsızlığından alıyor. Dizideki İtalyan Capo’nun deyişiyle, “Amerika suç hikâyelerini neden sever biliyor musunuz? Çünkü kendisi bir suç hikâyesidir.”

Şiddetin, suçun kara pelerini, bu sezonda da “kara para-kirli ekonomi”nin, kurumsal-küresel suçun etrafında dolaşıyor. Öyle ki Afro-Amerikan mafyanın caposu, kredi kartının mucidi olarak çıkıyor karşımıza. 

1900’leri birkaç kareyle özetleyip, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından 1950 yılında geçen bir mafya öyküsünü anlatan dizinin alt sürümünde ABD’ye göç meselesi de var. Ana karakterlerden birisinin soyadının ABD’ye ilk göçmen kafilesini getiren geminin adını (Mayflower) taşıması da buna gönderme. Musevi mafyaya İrlandalılar, ardından İrlandalılara İtalyanlar boyun eğdiriyor. Ama onların da karşısına bu kez siyah mafya çıkıyor.  Irkçılığı her kesitte göze sokan dördüncü sezonda, etnik mafya savaşlarının dört ögesi de “dışarıdakiler.”

Herkes göçmense kim Amerikalı?

Hepsi, aslında kendisi de yerli sayılamayacak “Amerikalı”lara göre “öteki”ler, aşağı katmanlar. Godfather filminde İtalyan “aile reisi” vurulunca anında hastaneye yatırılırken, dizide muadili “siyahlar gibi” aşağılanarak özel hastanenin kapısından çevriliyor.

Dizinin genç kahramanlarından Ethelrida Pearl’in “Amerika sonuçta bir göçmen milletiyse, nasıl Amerikalı olunur ki?” sorusu meseleyi güzel özetliyor. Ama “Amerikalı” sayılmayan öteki Amerikalılar da dizi boyunca kendilerini en beter “kast”taki siyahlara göre bir nebze, bir kademe yukarıda konuşlandırarak itibar arıyor. Ve Amerikan rüyasının atlas yorganına, o rüyaya kâbus gibi girerek sarınıyorlar. 

Afro-Amerikan mafyanın danışmanının (consigliere) Doctor Senator olması da bu hâle nazire. Tanıştırıldığında herkes onun doktor ve senatör olduğunu düşünürken, aslında onun isminin Doctor, soyadının Senator olduğunu öğreniyoruz. Bu itibar hassasiyetinin, direncin, ailenin soyağacına dayandığı da annelerinin adının “Madam” olmasıyla ortaya çıkıyor.

Bu durum bana biraz ataerkil öfkenin saldırdığı kadına kerhen “ Bak Bayansın, çek git…”ini çağrıştırsa da, istesen de istemesen de ona -en azından resmi işlemlerde- “Madam” diyeceksin. Valla güzel buluş, iyi sivil direniş. Bizde her ortamda kullanılabilen, sınır-hiyerarşi tanımayan “Hocam” hitabını aklıma getiriyor. Lâkin bizdeki makamı hatırlatan isimlerin Muhtar’dan öteye gidememesi hevesimi biraz kaçırıyor.

En tanrısal sanat sinema

Tiryakileri için dördüncü sezonun “cast”ı, Coen Kardeşlerin efsanevi Fargo filmini ve dizinin Billy Bob Thornton’lı ilk, hattâ David Thewlis’li üçüncü sezonunu yakalayamasa da bence başarısız değil. Ama onların da önünde, kürsüde, orijinalinin mitleri Frances McDormand, Steve Buscemi, William H. Macy, Peter Stormare gibi “All Star”lar var elbette.

Fargo serisinin renkli kahramanları yine Lunapark’taki “çarpışan otolar” gibi. Hangisinin hangisiyle, nasıl, ne kadar, nerede çarpışacağı senaristine-yönetmenine kalmış. Bu da insanı “tanrı”ya en çok yaklaştıran sanat dalının sinema olduğu düşüncemi pekiştiriyor. Tamam, roman da karakter “yaratır.” Ama sinema o karakterlere et-kemik-mimik-replik de kazandırıyor. Filmin kötü kahramanlarını canlandıran oyuncuları “canlı canlı” sokakta görenlerin dövmeye, sövmeye yeltenmesi boşuna değil! (¹)

Mafyanın koz takası

Coenlerin “orantısız mizahı”nın takipçisi espriler bazen şişirilmiş mizaha savrulsa da eğlenceli. Fargo filminde, dizi versiyonunda arabanın aynasından bir maşallah gibi sallanan durgun, donuk, kavrayışı kıt insan tiplemeleri bu sezon da kara mizahın nüveleri arasında. Fargo’yla efsaneleşen sorunsuz laf olsun torba dolsungillerden “Okay then (Tamam o zaman)” repliği, susup kalan yahut dişe dokunur hiçbir şey söylememesine rağmen durma konuşanlar, dizide de araya serpiliyor. Filmde, diğer sezonlarda öne çıkan “kasabalı iyi polis” ise bu kez yerini “kirli polis”e bırakıyor.

Bu diziyle ilk kez gördüğüm bir mafya ritüeli, iki düşman ailenin en küçük çocuklarını değiştirmesi oldu. İtalyan mafyası küçük oğlunu İrlandalı ailenin kollarına bırakırken, onlar da en küçük Mc’ı Sicilya pedagojisine terk ediyorlar. Bu takasın barışı sağlamak, “hısım” bağlarını sıkılaştırmaktan çok, uzlaşma masasında dağıtılan ellere “tehdit kozu” verdiğini söylemek mümkün. Zaten mafyatik filmlerde de dilden düşmeyen, darda kalınca dolaşıma giren “beka” demagojisinin ömrü yatsıya kadar.

Bu sezonun aksayan yanları olabilir ama benim için görmüş, geçirmiş birinin uzaktan, gümüş bastonuyla gelişini seyretmek kadar büyüleyici.

(¹) KARINIZ SİZİ ALDATIYOR Sinemanın “gerçekliği” konusunda gerçekten yaşanan olaylar çok tarihimizde. Vaktiyle bir grup kadın toplanıp Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer’in yolunu kesmişti mesela. Ve “Öyle Bir Geçer Zaman ki” dizisinde “kötü kadın” Caroline’i canlandıran oyuncunun sınırdışı edilmesini, ülkesine gönderilmesini istemişti.

Erkeklerin derdi farklı da olsa, o da yaşandı. “Aşk-ı Memnu” dizisinin Adnan Bey’i Selçuk Yöntem bir röportajında (Milliyet, 23 Ocak 2010) anlatmıştı. “Geçen ay Frankfurt Film Festivali’ne gittim. El sıkıştığım birkaç insan elime küçük kâğıt parçaları sıkıştırdı. Baktım, “Karınız sizi aldatıyor” yazıyordu. Sadece bir değil, 3-4 tane bu şekilde not aldım, çok şaşırdım.”

BİR FİLM/BİR REPLİK

“Vurulan oğlanların veya mayına basıp bacakları kopanların bir bakışı vardır. Çamurun içinde yatar, ayağa kalkmaya çalışırlar. Çünkü daha hissetmemişlerdir. Beyni henüz gerçeği algılayamamıştır, yani çoktan öldüğünü. Ama biz görürüz ve yalan söyleriz. Deriz ki ‘Kıpırdama, iyi olacaksın’. Eğer savaşa gitmiş olsaydın, o bakışı bilirdin. Anlıyor musun, sen ve Peggy… Sizde de o bakış var. Sizi neyin beklediğinden en ufak haberiniz yok.”

Önceki İçerikRÖPORTAJ – İbrahim Turhan: ‘Ekonomideki kötü yönetimin kişi başına maliyeti 5 bin 875 dolar’
Sonraki İçerikCan havli