Önyargılarınızla tanışıyor musunuz?

Otantik benliğimize, kendimize, özümüze yaklaşabilmek, sahici kendimiz olabilmek, otomatik davranışlarımızı ve bunların ardındaki düşünce sistematiğimizi de anlamayı gerektiriyor. Bambaşka biri olduğumuzu sanırken, bambaşka davranışlar sergileyebiliyoruz.

Yoksa sizin hiç önyargınız yok mu? Olmadığına da samimiyetle inanıyorsunuz muhtemelen. Bu elbette mümkün. Ama siz o kadar da emin olmayın yine de. Size bugün Project Implicit’ten bahsetmek istiyorum. Bazılarınız belki biliyordur, zira bu proje 1998’den beri yürütülüyor. Mahzarin Banaji, Tony Greenwald ve Brian Nosek’in başlattığı ve bugün pek çok araştırmacının katkı verdiği kâr amacı gütmeyen Project Implicit*, Harvard Üniversitesi’nin liderliğinde sürdürülüyor ve bilim insanlarının uluslararası desteğiyle sürekli geliştiriliyor.  

‘Implicit’ örtük anlamına gelen bir sözcük, varolan ama üstü kapalı olan olarak tanımlayabiliriz. Yani bilinçaltımızda varolsa da, bizim bilinçli olarak bilmediklerimizi ortaya çıkarmaya yönelik geliştirilmiş bu proje. Amacı da topluma gizli önyargılarını fark ettirmek ve bunlarla yüzleşmesini sağlayarak dönüşümüne katkı vermek. Çok farklı alanlarda geliştirilmiş testler var ve tümü halka açık, Türkçe dahil, pek çok farklı dilde uygulanabiliyor. Hiç önyargınız olmadığını düşünüyorsanız, testleri yapmanızı öneririm. Sizin düşünmenize fırsat vermeyecek bir zaman aralığında, otomatik seçimlerinizle bu testi yapıyorsunuz. Testler etnik köken, toplumsal cinsiyet, eşcinsellik, zayıflık/şişmanlık, yaş gibi ve daha pek çok alanda sizin tavrınızı ortaya çıkarıyor. Ve çok şaşırtıyor.

Kıymetli buluyorum bu örtük çağrışım alanında yapılanları. Kendimizle ilgili bilmediğimiz öyle çok şey var ki, bunların bazılarının üzerine böyle ışık tutabilen her şey bizi kendimize yaklaştırıyor. Belki de hayatta en az kendimizi tanıyoruz zira. Yarattığımız benliğimize herkesten çok biz inanıyoruz ve o yanılsama ile de hayatımızı geçiriyoruz. Kendimize dair her keşfimiz bu yüzden sarsıcı olabiliyor. Bir o kadar da önemli. Fark ettiğimiz zaman yönetebiliriz ve istersek değiştirebiliriz. En azından farkında olarak yaşayıp gideriz.

Tabii bu önyargılar, ki bilinçdışı önyargılar bunlar, seçimlerimizi biz fark etmesek de etkiliyor. İşe alım süreçlerinde sonuçları etkileyen bu bilinçdışı önyargılar konusunda yapılmış epeyce araştırma var. İlk olarak orkestralarda etnik köken ve cinsiyet ayrımcılığını ortadan kaldırmak ve yeteneğe odaklı seçimler yapabilmek üzere kullanılmaya başlanan perde sistemi gibi yöntemler gerçekten de orkestralarda çeşitliliğin artmasına yol açmış durumda 70’lerden bu yana. Aynı özgeçmişin farklı isimlerle gönderildiği durumlarda yaşanan sonuçlar da var, bize bu konuda çok şey söyleyen. İşte Örtük Çağrışım Testi, dünyanın her yerinde bu farkında olmadıklarımızla yüzleşmek için bize hizmet ediyor. İş ki biz onlarla yüzleşmeyi isteyelim ve hazır olalım.

Socrates’e atfedilen “Know Thyself” (kendini bil) öğüdü bu topraklarda söyleneli 2500 yıl olmuş ve insanlar o zamandan beri kendilerini bilmenin, anlamanın, çözmenin peşinde. Ya da öyle olduğunu umalım en azından. Anlama peşinde olanların olduğunu. Önyargıları anlamak da o yüzden önemli. Kendimize dair bilmediklerimizi ortaya koyan her şeyin bizim için fırsat barındırdığı kesin.

Otantik benliğimize, kendimize, özümüze yaklaşabilmek, sahici kendimiz olabilmek, otomatik davranışlarımızı ve bunların ardındaki düşünce sistematiğimizi de anlamayı gerektiriyor. Bambaşka biri olduğumuzu sanırken, bambaşka davranışlar sergileyebiliyoruz. İnsan karmaşık zira. Bu karmaşıklığı anlamak için bilim insanları çok çalışıyor. Ve üstelik interdisipliner çalışıyor. Ve zaten bir alandaki çalışmalar başka alanlarda da yeni yollar açıyor. Örneğin 2002 senesinin Nobel Ekonomi Ödülü’nün sahibi bir psikolog. Daniel Kahneman, bilişsel psikoloji alanında çalışmalar yapan Amerikalı bir psikolog. İnsanın karar alma mekanizmaları üzerinde sezgilerin belirleyiciliğini ve bilinçdışının önemini ortaya koyan çalışmaları var. Bu çalışmaları da “Hızlı ve yavaş düşünmek” adlı kitabında anlatıyor. Beynimiz kendisine ulaşan saniyede 11 milyon bilginin sadece 40’ını bilinçli olarak ele alabiliyor, diğerlerini farkına dahi varmadığımız biçimde yönetiyor. Kahneman buna sistem 1 ve sistem 2 adını veriyor. Sistem 1; hızlı, sezgisel, reflekslere dayalı ve otomatik. Hayatta kalmamızı, tehlikelere karşı kendimizi korumamızı sağlayan da o aslında. Hızlı hareket etmemiz gereken durumlar için çok da gerekli. Ama tabii her zaman onun devrede olmaması ve rasyonel aklımızın, bilincimizin devreye girmesi gerekiyor. Kahneman buna da sistem 2 diyor.  Sistem 2; rasyonel, yavaş, ihtiyatlı. Bilinçli gerçekleştirdiğimiz, düşünüp, izleyip, analiz ettiğimiz bir süreç. Asgari çaba kanunu düşünüldüğünde en kısa yoldan sonuca gitmeyi tercih edip, sistem 1’in yolundan gidebiliyoruz sıklıkla.

Nasıl düşündüğümüzü bildiğimizde, davranışlarımızın nedenlerine dair fikrimiz olduğunda, bizde bize rağmen olanları, işlemcimizin nasıl çalıştığını anladığımızda kendimize bir adım daha yaklaşmak mümkün. Bilmek bilmemekten iyidir diyenlerdenseniz keşfedecek çok şey var kendimize dair. Ama elbette kendimizle tanışmak her zaman bize gül bahçesi de vaat etmiyor. Bilinmezimiz, bizim için sürprizlerini de barındırıyor. Bu ise başka bir yazının konusu. 

*https://implicit.harvard.edu/implicit/takeatouchtestv2.html

Önceki İçerikGünlük test sayısı ile yeni hasta sayısı arasındaki ilişki
Sonraki İçerikHukuk çıldırdı: Sen nasıl Atatürk’e benzeyene hakaret edersin davası