Anasayfa / RÖPORTAJ / RÖPORTAJ | Hrant Dink Ödülü’nü alan Raji Sourani: “Müslüman olduğum için değil, adaleti hak ettiğim için desteklenmek istiyorum”

RÖPORTAJ | Hrant Dink Ödülü’nü alan Raji Sourani: “Müslüman olduğum için değil, adaleti hak ettiğim için desteklenmek istiyorum”

18. Uluslararası Hrant Dink Ödülü’nün sahibi, 73 yaşındaki Filistinli hukukçu ve insan hakları savunucusu Raji Sourani, Serbestiyet’e konuştu: “İnsan haklarında seçici davranamazsınız. Müslüman olduğum için desteklenmek istemiyorum; adaleti ve onurlu bir yaşamı hak ettiğim için desteklenmek istiyorum. Türkiye’nin yaptıklarını takdir ediyoruz ama daha fazlasına ihtiyacımız var.”

Gazze’de doğdu. İsrail işgali altında avukatlığa başladı, 1979’da tutuklandı ve üç yıl cezaevinde kaldı. Hapishanede Cenevre Sözleşmeleri’ni, uluslararası hukuku ve İsrail’in askerî emirlerini incelemeye başladı. Çıktığında yolunu seçmişti: İnsan hakları hukukçusu olacaktı.

Bugün 73 yaşındaki Raji Sourani, Filistin’in en tanınmış insan hakları savunucularından biri. Gazze’de insan hakları ihlallerini belgeledi, mağdurları temsil etti; İsrail’in yanı sıra Filistin Yönetimi’ni, Hamas’ı ve İslami Cihad’ı da eleştirdi. Kendisini “siyasi aktivist değil, insan hakları savunucusu” olarak tanımlıyor.

Bu yıl 18’incisi verilen Uluslararası Hrant Dink Ödülü de Sourani’ye verildi. Sourani, ödülü kişisel bir takdir olarak görmüyor: “Savunduğum davaya verilmiş bir ödül” diyor. Hrant Dink’in adalet, insan onuru ve ifade özgürlüğü mücadelesiyle kendi mücadelesi arasında bağ kuruyor.

Serbestiyet’e verdiği söyleşide Sourani, Filistin’e desteğin yalnızca Müslüman kimliği üzerinden kurulmasına da itiraz ediyor: “Müslüman olduğum için desteklenmek istemiyorum. Adaleti ve onurlu bir yaşamı hak ettiğim için desteklenmek istiyorum.” İnsan haklarında seçiciliği eleştiriyor; Ukrayna ile Filistin’e yönelik Batılı tutumları karşılaştırıyor ve Türkiye’ye de “Yaptıklarınızı takdir ediyoruz ama daha fazlasına ihtiyacımız var” diye sesleniyor.

Gazze’de doğduğunuzu ve aktivist olmak istediğinizi biliyorum. Peki sizi avukatlığa ve insan hakları mücadelesine yönelten ne oldu? Bu yolu seçmenize neden olan bir dönüm noktası var mıydı?

Sanırım üç etken var. Birincisi, ailemde çok sayıda avukat, hâkim ve savcı var. Hukukçuluk bizde bir aile geleneği gibi.
İkincisi, aslında doktor olmak istiyordum. Ama 18 yaşıma geldiğimde bunun bana göre olmadığına karar verdim. Hukuk okumaya karar verdim.

Asıl belirleyici olan ise şuydu: Avukatlık eğitimimi tamamlayıp çalışmaya başladıktan sonra tutuklandım ve üç yıl hapiste kaldım. Orada işkence üzerine çok düşündüm; ne kadar saf olduğumu fark ettim. Cezaevi koşullarını, polis, savcılık, istihbarat ve askerî yargı arasındaki ilişkileri bu kez diğer taraftan gördüm.

İşte o zaman bu yolda ilerlemeye karar verdim. Cezaevinde Cenevre Sözleşmelerini, bunların yorumlarını, uluslararası hukuku ve İsrail’in askerî emirlerini incelemek için bolca vaktim oldu. Binlerce vakayı, İsraillilerin mahpuslara karşı işlediği suçları gördüm.

O dönemde Filistin yönetimine yönelik eleştirileriniz nedeniyle mi tutuklandınız?

Hayır, o zaman ortada bir Filistin yönetimi yoktu. 1979’dan söz ediyorum. Her yer işgal altındaydı. İsrail makamları tarafından ise yalnızca iki gün hapsedildim.

Ne zaman?

1995’te. Ama o iki gün çok acıydı. Bütün hayatımı Filistin’e ve Filistinlilere adamıştım. Sonra birden hapsedildim. Bu büyük bir şoktu. Psikolojik olarak çok ağırdı.

Evet, yalnızca iki gündü. Ben siyasi bir aktivist değilim; insan hakları savunucusuyum. Ama Filistin Yönetimi’ni de farklı Filistinli grupları da, özellikle Hamas’ı ve İslami Cihad’ı çok eleştiriyordum. Bu da sorun yaşamamıza yol açtı.

Hamas’ın sivillere yönelik saldırıları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Nerede?
7 Ekim mesela.
Sivillere yönelik saldırı olmadı. İsrailliler bile bunu kanıtlayamadı. Netanyahu yalan söyledi. Tecavüz edildiğini, çocukların başlarının kesildiğini söyledi. Amerikan medyası ondan kanıt istedi. Tek bir vakayı bile kanıtlayamadı. Bunlar medyada ortaya atılan iddialar.

Sizce Netanyahu bir sonraki seçimi kaybeder mi?

Açıkçası umurumda değil. O seçim benim seçimim değil. Kaderimin belirlenmesi için İsrail’deki seçimleri beklemiyorum. Ortada savaş suçları işleyen bir İsrail askerî işgali var. Bu işgal hukuka aykırı; sona ermeli ve işgalciler çekilmeli. Nokta.

Hrant Dink ve onun adını taşıyan bir ödüle layık görülmek sizin için ne ifade ediyor? Onun mücadelesiyle kendi mücadeleniz arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

Öncelikle bu ödülü yalnızca Raji Sourani’ye ya da onun çalışmalarına verilmiş bir ödül olarak görmüyorum. Bunun ötesinde bir anlamı var. Savunduğum davaya verilmiş bir ödül. Orada yaşanan soykırımın, apartheid’ın, etnik temizliğin ve bütün bu olup bitenlerin tanınması anlamına geliyor. Benim için en önemli yanı bu.

Üstelik ödülün bir Ermeni kuruluşundan gelmesi, soykırım yaşamış bir halk tarafından verilmesi, ona benim için bambaşka bir boyut kazandırıyor. Ermeniler soykırım yaşadı; bu çok acı. Ama bunun başka hiçbir insanın başına gelmesini istemiyorlar. Filistinlilerin de.
“Bir daha asla” sözü bu yüzden çok önemli. Bir zamanlar mağdur olmuş olmak, başkalarını mağdur etme hakkı mı verir? Yahudiler Holokost’u yaşadı ama sonra kendileri bunu yaptı. Bu büyük bir utanç.

Sizin yaşadığınız acının sorumlusu biz değildik. Bu, Avrupa’da yaşandı. Oradan kaçıp bizim ülkemize, güvenli bir yere geldiniz. Size sığınacak bir yer verdik, sizi barındırdık, karnınızı doyurduk. Ülkemizde yaşadınız. Sonra biz, mağdurun mağduru olduk. Asıl utanç bu.
Bir de Hrant Dink gibi bir insanın bıraktığı miras, hayat hikâyesi ve mücadelesi var. Bunlar gerçekten ilham verici. Çünkü o adalete, insan onuruna ve ifade özgürlüğüne değer veriyordu.

262 gazetecinin öldürülmesi de bu tablonun bir parçası. Soykırıma karşı mücadele de öyle. Böylesine saygın ve yetkin bir kuruluştan takdir görmek, bu manevi desteği almak çok anlamlı. Hrant Dink’in Türkiye’de farklı kesimlerde ne kadar sevildiğini ve saygı gördüğünü de biliyorum.

Türkiye’de Filistinlilerin haklarını savunurken tarihi süreçler içerisinde Ermenilerin haklarını ya da Kürtlerin uğradığı baskıları görmezden gelenler var.

Bir yandan da Kürtlerin ve Ermenilerin haklarını savunup Filistinlilerin mağduriyetine kayıtsız kalanlar var. Bazı grupların haklarını savunurken diğerlerini görmezden gelen bu yaklaşımı nasıl değerlendiriyorsunuz?

İnsan hakları alanındaki en kötü şey, seçici davranmak ve insan haklarını siyasi çıkarlara alet etmektir. Uluslararası hukuka, uluslararası insancıl hukuka ve insan haklarına seçici ya da siyasi hesaplara dayalı bir yaklaşımla bakamazsınız. Bu büyük bir utançtır.

Avrupa’nın Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline nasıl baktığını, buna karşı nasıl bir tutum aldığını hep hatırlatıyorum. Bir de Filistin’deki işgale ve Filistinlilere yönelik soykırıma karşı tutumuna bakın. Temel eleştirimiz bu.

Dininden, ırkından, renginden, milliyetinden, cinsiyetinden bağımsız olarak insana, insan onuruna ve adalete değer vermek zorundayız. En önemli mesele bu. Bu insanlar da aynı haklara sahip mi, değil mi?

Umarım Türkiye’deki diyalog ve barış süreci, buradaki azınlıkların yaşadığı acıları sona erdirir ve uzlaşmayı sağlar. Bütün tarafların acı çekmiş olması çok üzücü. Ama benim için bir kırmızı çizgi var: İnsan hakları, insan onuru ve adalet söz konusu olduğunda seçici davranamaz, bunları siyasi hesaplara alet edemezsiniz.

Bu arada benim adım Raji Sourani. Sourani’nin Kürtlerle bir bağlantısı var. Pek çok Kürt benimle konuşmaya başladığında doğrudan Kürtçe konuşuyor.

Soyadınızdan dolayı sizin de Kürt olduğunuzu düşünüyorlar, değil mi?

Evet. Ailemin 17. yüzyıldan beri Filistin’de olduğunu biliyoruz. Belkiöncesinde Selahaddin Eyyubi Filistin’e geldiğinde biz de onunla birlikte geldik. Irak Kürdistanı’nda adı Soran olan dağlık bir bölge var. Biliyor musunuz?

Evet. Lehçe olarak da Soranice var.  

Peki Türkiye’de Filistin’e destek çoğu zaman ortak Müslüman kimliği üzerinden ifade ediliyor. Sizce bu, dayanışmayı güçlendiriyor mu? 

Benim için mesele din değil. Müslüman olduğum için desteklenmek istemiyorum. Adaleti ve onurlu bir yaşamı hak ettiğim için desteklenmek istiyorum.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra herkesin üzerinde uzlaştığı ortak değerlerden ben de yararlanmayı hak ediyorum. O zaman herkes, “Evet, bu ortak değerlere bağlı kalmalıyız” dedi.

Uluslararası hukuku ya da uluslararası insancıl hukuku biz icat etmedik. Cenevre Sözleşmelerini, Soykırım Sözleşmesi’ni biz yazmadık. Uluslararası Adalet Divanını ya da Uluslararası Ceza Mahkemesini biz kurmadık. Ama bunları kullanmak zorundayız.

Şimdi eylemdeki insanlara bakın. Avrupa’nın dört bir yanında on binlerce insandan söz ediyoruz. Bunlar Müslüman mı? Londra’da bir milyon insan sokağa çıktığında hepsi Müslüman mı?

Greta Thunberg gibi örnekler de oldu mesela.

Amerika Birleşik Devletleri’nin dört bir yanında milyonlarca insan destek ve dayanışma için gösteri yapıyor. Elbette Müslümanlar da bunun bir parçası olabilir. Ama bana destek verilmesini insanların dinî kimliklerine bağlamıyorum. Benim yaklaşımım bu değil.

Adalete ve insancıl hukuka gerçekten inanan, bu değerlere bağlı insanların bu kötülüğün, bu suçluların karşısında durmasını istiyorum.
Tüm dünya Gazze’de neler olduğunu biliyor; çünkü her şey gözümüzün önünde yaşanıyor. Ama bir şekilde bununla yaşamayı öğrendik. Ukrayna’da da Suriye’de de benzer bir durum vardı. İzliyoruz ve bir süre sonra olup bitenler sıradanlaşıyor, normalleşiyor.

Hayır, Ukrayna’da normalleşmedi. Ukrayna için ayağa kalktılar. Kendi kaderini tayin hakkını, işgale karşı direnme hakkını desteklediler. Silah verdiler, para verdiler. Avrupa’nın ve ABD’nin özgür insanlarını gidip savaşa katılmaya çağırdılar.

Gazze’deki mesele ise şu: Orada insan kanı ucuz sayılıyor. Artık Ruanda’dan kim söz ediyor? Sudan’dan kim söz ediyor? Kötülük bu işte.
Suriye’yi konuşmaya da ancak göçmenler Avrupa’ya gelmeye başlayınca başladılar.
Kendilerini etkileyince harekete geçiyorlar.
Bu yüzden Avrupa’nın hâlâ o sömürgeci, ırkçı zihniyeti taşıdığını söylüyoruz.

Türkiye ve İspanya gibi bazı ülkeler Filistin’i desteklediklerini söylüyor. Sizce bu destek için bedel ödemeye de hazırlar mı?

Bence hazırlar.

Nasıl?

İspanya, İrlanda, Norveç, Lüksemburg, Belçika, Slovenya ve Türkiye var. Tutumları açık ve net. Avrupa’da bu konuda öncülük ediyorlar. Umarım diğerleri de onları izler.

Ama şu anda Avrupa’nın önde gelen ülkelerinin resmî tutumu hâlâ “İsrail’in kendini savunma hakkı var” demek. Üç yıldır süren soykırımın ardından bunu söylemek büyük bir utanç.

Türkiye’nin, daha doğrusu Türkiyedeki yönetimin Filistin meselesindeki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Siyasi açıdan olumlu buluyorum. İsrail’le ilişkilerinin çok kötü olduğu açık. Bunun yanında Filistinlilere ekonomik ve insani destek de sürüyor.

Türkiye, yaralıların kabulünde ve Gazze’ye insani yardım ulaştırılmasında önemli bir sorumluluk üstlendi. Filistin konusunda nesnel bir tutum sergileyen ülkelerden biri. Umarım başkaları da onu izler.

Yarın bir anlaşma yapılsa, bu savaş sona erse ve iki devletli çözüm sağlansa; ama karşılığında sorumluların, örneğin Netanyahu’nun, hiçbir zaman yargılanmayacağı garanti altına alınsa bunu kabul eder miydiniz?

Ben intikamcı bir anlayışa sahip değilim. Ama adaletle ilgilenen insanlar olarak öğrendiğimiz en önemli ilkelerden biri şudur: Suçluları hesap vermekten muaf tutamazsınız.

Hesap sormak intikam almak mıdır? Hayır, caydırıcılıktır. Hitler’e, “Yaptın, harika, tebrikler. Bir daha yapma, seni affedelim” dendiğini düşünün. Böyle bir dünyayı hayal edebiliyor musunuz?

Nürnberg yargılamalarını neden hepimiz önemsiyoruz? Çünkü suçlulara hesap soruldu. Ben unutmuyorum, affetmiyorum. Mağdurları temsil ediyorum. Bu konuda söz söyleme hakkı onlarda, bende değil. Ben onların adalete ve onurlarına kavuşmaları için hukuki temsilcilik yapıyorum. Bunun yolu da mahkemelerden, mahkemelerin vereceği kararlardan geçiyor.

İsrail’in savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar işlediğine dair yeterince kanıt ortaya koydum. Bunun bedelini kanla ve acıyla ödedim. Her sömürge düzeni, her işgal, özellikle de hukuka aykırı işgal, bedel ödemeli. Hesap vermeden yollarına devam edemezler.
Kimsenin başını kesin demiyorum. Uluslararası Ceza Mahkemesinde ölüm cezası yok. Ölüm cezası uygulanmayacak. Devlet de sorumluluğu hükme bağlandıktan sonra tazminat ödeyecek.

Uluslararası Ceza Mahkemesinden olumlu bir sonuç bekliyor musunuz?

Yeterince yetkin ve profesyonel olduğumuzu düşünüyorum. Bu çatışmayı, en iyi belgelenmiş çatışmalardan biri hâline getirdik. Mahkemenin ihtiyaç duyduğu her şeye, hatta daha fazlasına sahip olduğunu düşünüyorum.

Bu yüzden evet, olumlu bir sonuç bekliyorum. Netanyahu ve Gallant hakkında yakalama kararları çıkarılmasını sağladık. Uluslararası Adalet

Divanından üç ihtiyati tedbir kararı alınmasını sağladık. Doğru yoldayız.
Bize yaptırım uygulamalarının sebebi de bu. Yürüttüğümüz çalışmayı sürdürmekten bizi caydırmak istiyorlar.

Bu nedenle kendinizi tehlikede hissediyor musunuz?

Bunun hesabını yapmıyorum. Hesap yapmaya başlarsanız durursunuz. Zaten onların istediği de bu korkuyla yaşamanız, bunu hissetmeniz.

Filistin için yürüttüğünüz çalışmalar nedeniyle ödüller almak size ne hissettiriyor?

Bunu çok basit biçimde yorumluyorum: Bu kişisel bir mesele değil. Ödülleri kişisel görmüyorum. Yaptığınız işin ve halkınızın maruz kaldığı mağduriyetin tanınması anlamına geliyor.

Doğru yolda olduğunuzu bir kez daha gösteriyor. Ve son olarak, yalnız olmadığınızı hissettiriyor. Dediğim gibi, Ermeniler de katliam yaşamış bir halk. Yaptığınız işi onların takdir etmesi çok kıymetli. Buna derin bir değer veriyorum.

Türkiye’deki okurlarımıza ne söylemek istersiniz?

Hukukun üstünlüğü. İnsan onuru. Uluslararası hukuk. Gazze’yi bunların mezarlığına çevirmek istediler. Filistin’i bunların mezarlığına çevirmek istediler.

Bu tutumu almış olmanız çok değerli. Ama sizden daha fazla adım bekliyoruz. Yalnızca Türkiye olarak attığınız adımlardan değil, diğer ülkelerle ilişkilerinizden de söz ediyorum. Devletler bir şeyleri değiştirebilir.

Ukraynalıların kendi kaderlerini tayin ve bağımsızlık hakları nasıl desteklendiyse; onlara hukukta, siyasette ve diğer alanlarda nasıl destek verildiyse Filistin de öyle desteklenmeli. Türkiye bunun için çaba göstermeli.

Özellikle Uluslararası Adalet Divanının işgalin hukuka aykırılığına ilişkin kararından sonra, Filistinlilerin de bir gün bu haklarını kullanabilmesinin önü açılmalı.

Türkiye’den daha fazlasını bekliyoruz. Yaptıklarınızı takdir ediyoruz ama daha fazlasına ihtiyacımız var.

Vakit ayırdığınız için teşekkür ederim. Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Her şeyi konuştuk. Teşekkür ederim.
Okurlarımız arasında Türkiye’deki liberal ve muhafazakâr kesimlerden insanlar var. Bu söyleşiden çok şey öğreneceklerine inanıyorum. Türkiye’de özellikle muhafazakâr kesim Filistin’in haklarını sonuna kadar savunuyor. Tek sebep bu olmasa da çoğu zaman tabi ki dinî kimlik aidiyeti üzerinden savunuyorlar. Bence bu İsrail’in de istediği bir şey. Çünkü “Müslüman olduğunuz içinHamas’ı destekliyorsunuz, dolayısıyla teröristsiniz” gibi bir denklem kuruyorlar. Bizi bu çerçeveye hapsetmek istiyorlar. Bu yüzden meseleyi yalnızca dini bir aidiyet meselesi olarak değil, bir insan hakları meselesi olarak görmenin önemli olduğunu düşünüyorum.

Bakın, Arafat Hamaslı değildi. Ebu Cihad Hamaslı değildi. Ebu İyad Hamaslı değildi. Gassan Kenefani Hamaslı değildi. George Habaş Hamaslı değildi. Ebu Ali de öyle. Filistinli liderleri yıllardır öldürüyor, suikastlarla ortadan kaldırıyorlar.
Hamas ne zaman ortaya çıktı? 25–28 yıl önce mi? Daha dün.

Ben Hamas’a hayran değilim. Herhangi bir dinî gruba da hayran değilim. Daha ziyade laik, solcu biriyim. Ama dinî bir grubun varlığına da itirazım yok. Onlar bizim bir parçamız; toplumumuzun dokusunun, yapısının bir parçası. Paylaştığımız ortak değerler çerçevesinde var olma hakları var.

Ama bana dinî olmanın köktendincilik anlamına geldiğini söylemeyin. Şu çılgın Trump, “Dünyanın merkezi ve lideri biziz. Önce Amerika, gerisi cehenneme gitsin. Venezuela’nın petrolünü istiyorum, ona ihtiyacım var” diyor. Sonra da Venezuela’yı alıyor. Bu sistem yanlış.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın