RÖPORTAJ – Yeneroğlu: ‘Türkiye, Avrupa’daki İslamofobiye çanak tutacak bir politikasızlığa sahip’

“Türkiye, Avrupa’daki İslamofobi ile mücadele ediyormuş gibi davranıyor fakat uygulamada öyle değil. Uygulamada oradaki İslamofobiyi artıracak, buna çanak tutacak söylemler ve politikasızlığa sahibiz. Bu da, orada yaşayan vatandaşlarımızı ve hatta tüm Müslümanları günden günde daha zor durumda bırakıyor.”

Mustafa Yeneroğlu, DEVA Partisi İstanbul Milletvekili. Onu Türkiye’deki siyasi tartışmalarda, özellikle hukuk ve insan hakları konularında aldığı cesur ve sert çıkışlarıyla tanıyoruz. Yeneroğlu 2015 yılına kadar, 3 yaşındayken gittiği Almanya’da yaşıyordu. Avrupa Milli Görüş Teşkilatı’nın önde gelen isimlerinden biriydi. O yüzden bu kez onunla Türkiye’nin sıcak gündemini değil, son bir ayda Fransa ve Avusturya’da yaşanan terör saldırılarından sonra Avrupa’da Müslümanların aleyhine değişen havayı konuştuk.

Bir öğretmenin boğazını kesmek, kilisede dua eden 70 yaşında bir kadının boğazını kesmek… Türkiye’de daha çok bu olaylardan sonra verilen tepkiler, açıklamalar öne çıkartılıyor; ‘Avrupa’da İslamofobi yükseliyor’ deniyor. Bu olaylar karşısında yeterince empati yapabiliyor muyuz?

Her birisi başlı başına çok geniş kompleksli olaylar. Bunu öncelikle belirtmek istiyorum. Elbette Avrupa’da, İslamofobi olarak da adlandırabiliriz, fakat aslında İslamofobi olarak adlandırılmasının da sorunlu olduğu bir süreçle karşı karşıyayız. Bu süreç, yeni bir süreç değil. Çok uzun zamandan beri devam eden, aşırı sağ ve İslam düşmanlığını toplum nezdinde popülerleştiren hareketlerin büyümesiyle ortaya çıkan, özellikle 11 Eylül terör hadiseleri sonrasında daha da büyüyen bir durumla karşı karşıyayız. 11 Eylül terör hadiseleri öncesinde Müslümanlar Avrupa’nın farklı ülkelerinde o ülkelerin kendi göç tarihinden de hareketle ülkedeki din-devlet ilişkilerini farklı şekillerde tartışıyordu.

11 Eylül terör hadiseleri sonrası Avrupa’da da gerçekleşen terör eylemleri, Müslümanlara karşı bir korku ikliminin oluşmasına sebep oldu. Bunu göz ardı edemeyiz. Bu korku ikliminde, basının da bunları genelleştirerek bütün Müslümanlara mal etmesiyle Müslümanlara karşı gün geçtikçe artan önyargılar, kuşkular ve endişeler belirdi.

Bu endişeler merkez sağ partiler tarafından, aşırı sağ partilerin daha fazla güçlenmemesi için söylemsel olarak sahiplenildi. Ve sahiplenildikçe popülerleşti. Popülerleştikçe meşruiyet kazandı.

Artık bu söylemlerden kaçınılması mümkün değil. Son 15-20 yılda Avrupa’da zaten akademik çalışmalar net bir şekilde ortaya koymakta ki, Müslümanlara karşı önyargılar artık toplumsal düzlemde çok güçlü bir şekilde yer edinmiş durumda. Batı Avrupa ülkelerinde büyük toplum kesimleri Müslümanlarla birlikte yaşamaktan imtina ediyor, tereddüt ediyor, endişe duyuyor.

Ama ilginç olan şu; İslam düşmanlığının en çok olduğu bölgeler, Müslümanların neredeyse hiç yaşamadığı yerler. Doğu Almanya örneğin, Müslümanların çok az yaşadığı bir bölge. Ama orada İslam düşmanlığı Batı’dan daha fazla.

Peki neden kaynaklanıyor bu?

İslam dünyasında son 10 yılda ortaya çıkan gelişmelerin, genellemelerle bütün Müslümanlara mal edilmesi yüzünden.

11 Eylül terör hadiseleri sonrası Batı Avrupa ülkelerinde öyle bir ortam gelişti ki, “Artık önleyici tedbirler almamız gerekir” anlayışı ile, suçlular ile mücadele etmek yerine “Nerede suç oluşabiliyorsa o ortamlarla mücadele edelim” anlayışı ortaya çıktı.

Şiddet eğilimli kişilerin o sosyalizasyonu edindiği ortamlara odaklanmak yerine, önleyici tedbirler o kadar öne çekildi ki, dindar bir yaşam biçimi içerisinde olan insanlara kadar uzatıldı. Örneğin camiler, tehdit oluşturabilecek ortamlar olarak tespit edildi, düşünüldü.

Camiler içerisindeki dindar insanlar da hedef olarak belirlendi. Örneğin dediler ki, İslamcılıkla mücadele ediyoruz, siyasal İslam ile mücadele ediyoruz. Dünyanın hiçbir yerinde kimsenin alnında İslamcı ya da siyasal İslamcı diye yazmıyor. Öyle bir etiket yok. Kimse kendini de bu şekilde tanımlamıyor. Böyle bir tanım da zaten özgürlükçü hukuk devletinde ciddi anlamda sorunlu. Çünkü özgürlükçü hukuk devleti zihinlerle mücadeleyi bu şekilde ceza hukukunun yöntemleri ile yapmaz, polisiye önlemlerle yapmaz. Ama Batı Avrupa ülkelerinde bunlar o kadar popülerleştirildi ki, genel toplum da Müslümanlara karşı ön yargılarını büyüttü. Büyüttükçe de aşırı sağın ya da ırkçı partilerin ölçüsüz talepleri zamanla merkez sağ partiler hatta sol partiler tarafından benimsenmeye başladı. Ama bunların hepsi çıkmaz sokak. Şunu net olarak görüyoruz, Batı Avrupa ülkelerinde şiddet olaylarına karışan hiç kimse, istisnasız hiç kimse, normal dini tedrisat görerek radikalize olan tipler değil. İstisnasız bir şekilde Batı Avrupa’da terör eylemlerine karışan herkes, istisnasız herkes, normal camilerde, özellikle Türkiyeli Müslümanların yoğun olduğu camilerde radikalleşmiyorlar. Böyle bir örnek yok. Yüzlerce kişi arasında böyle bir örnek yok. Bunların hepsi, şiddeti araç olarak kabul edip meşru olarak gören modern selefi ortamlarda yetişiyor. Çok net olarak bunu söylemek gerekiyor. Dolayısıyla burada sorunsallaştırılması gereken İslam’ın bütünü, Müslümanların geneli değil, şiddeti meşru ve araç olarak gören kişilerdir. Aksi takdirde örneğin Fransız ırkçıları ile mücadele ettiğiniz zaman bütün Fransa ile mücadele etmek gerekir. Mümkün mü bu? Bunu kimse kabul etmez. Almanya’da Alman ırkçılarla mücadele ettiğiniz zaman bütün Almanlarla mücadele etmek gibi bir önlem kimsenin aklının ucundan geçmez. Ama söz konusu Müslümanlar olunca maalesef böyle bakılmıyor.

Son Avusturya örneğine bakalım, oradaki genç zaten IŞİD terör örgütüne katılmış, Suriye’ye giderken Türkiye’de yakalanmış, Türkiye bu kişiyi tekrar Avusturya’ya geri göndermiş ve orada 22 aylık hapis cezası almış terör örgütü üyeliğinden dolayı. Sonra cezaevinde ıslah programlarına katılmış. Bu ıslah programları içerisinde kendisinin artık radikal bir zihin dünyasına sahip olmadığı fikri ortaya çıkmış. Demek ki yanıltmış oradaki uzmanları, bunun üzerine 7 ay sonra cezaevinden çıkmış ve bu eylemi gerçekleştirmiş.

Fransa’daki örneğe bakalım, Nice’teki eylemi birkaç gün önce ülkeye giren genç bir Tunuslu gerçekleştiriyor. Tüm bu olaylarda şunu net bir şekilde görüyoruz ki, bu eylemleri gerçekleştiren insanlar geçmişte her türlü suçu işlemiş kişiler, yoksa İslami yaşam biçimi ile bilinen insanlar değil. Bunların ortak özellikleri perspektifsizlik, hayatın içinde yer bulamama, şiddet kültürü içerisinde yetişme… Bu ortamda nefret tellalları dediğimiz şiddeti tasvip eden selefi örgütlerin internet üzerinden radikalleştirdiği tipler.

Daha ilginç bir şey söyleyeyim, bu insanların çoğu zaten ilgili ülkelerde polislerin ve istihbarat örgütlerinin kayıtlarına girmiş kişiler. Örneklerin büyük çoğunluğunda bu kişiler zaten “tehdit oluşturan” şeklinde tanımlanmış ve istihbarat örgütlerinin de takibinde olan kişiler. Bilinmeyen insanlar değiller yani. Temel problem, bir hukuk devleti bunlarla nasıl mücadele edecek? Maalesef ki çok küçük bir azınlık, Müslümanların tamamına mal edilerek Müslümanların tamamı ötekileştirilebiliyor. Zaten IŞİD gibi terör örgütlerinin hedefi de bu. Avrupa’daki Müslümanların ötekileştirilmesini sağlayarak çatışmayı artırmak.

Vahşeti yapanlar ile Müslümanları ayırmak gerektiğini söylediniz haklı olarak. Fakat şöyle bir durum da var, biz Türkiye’de 2-3 hafta boyunca oradaki vahşeti değil, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Fransa Cumhurbaşkanı Macron arasındaki tartışmayı konuştuk. Bu tartışma da çok sert bir üslupla gerçekleşiyor. Bu olaylar yaşanırken, kurduğu bir dernek radikal İslamcı oluşumlarla bağlantı halinde olduğu gerekçesiyle kapatılan Müslüman bir Fransız vatandaşı, Türkiye’den siyasi sığınma talebinde bulundu Twitter üzerinden. İçişleri Bakanlığı’na bağlı olan Göç İdaresi Başkanlığı da resmi Twitter hesabından bu çağrıya cevap yazarak tabiri caizse “yol gösterdi.” Tüm bu parçaları bir araya getirdiğimizde, siz nasıl bir tablo görüyor, bu olayları nasıl değerlendiriyorsunuz? Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu açıklamaları ve açıklamalarındaki üslubu Avrupa’daki Müslümanlara ve Türklere fayda mı sağlıyor yoksa bu söylemler oradaki insanlarımıza uzun vadede zarar mı veriyor?

Bu da çok boyutlu bir mesele. Fransa’da tahminen 7 milyonun üzerinde Müslüman yaşıyor. Bu konu ile ilgili resmi bir istatistik yok, çünkü Fransa resmi istatistiklerde kişilerin dini inançlarını vs. veri olarak toplamıyor. 670 bin civarında da Türkiye’den göç edip Fransa’da yaşayanlar bulunuyor. Yani bizim Fransa’da hassasiyetle takip etmemiz gereken çok ciddi bir kitle mevcut. Batı Avrupa ülkelerinde en fazla Müslümanın yaşadığı ülkelerin başında Fransa geliyor. Fransa’dan sonra İngiltere, sonra Almanya geliyor. Öncelikle bu tabloyu dikkate almamız lazım.

Fransa’da Müslümanlar uzun zamandır maalesef ki aşırı sağın yükselmesi ile daha çok önyargıya ve ötekileştirmeye maruz kalıyorlar.

Doğru bir analiz yapabilmek için, Fransa’da şiddeti tasvip eden ve uygulayabilecek 8 binden fazla kişinin mevcut olduğu biliniyor. Bu kişilerin çok önemli bir bölümü, Fransa’da radikalleşmiş tipler. Yurtdışında radikalleşerek Fransa’ya eylem yapmaya gelmiş kişiler değil. Fransa’nın elitist tavrı ve Müslümanları ötekileştiren uygulamaları sebebiyle bu kişiler ortaya çıkıyor. Bütün selefi yapılar şiddeti tasvip etmiyor fakat şiddeti tasvip eden selefi ortamlarda, veyahut basit suçlardan ya da adi suçlardan girdikleri Fransa cezaevlerinde radikalleşen çok ciddi sayıda genç var. Fransa’dan son yıllarda Suriye’ye gelip, Suriye’de savaş tecrübesi edinen, orada savaş suçları işleyip tekrar ülkeye geri dönenler var. Sadece Avusturya’da bile bakın, son üç yılda bir şekilde Suriye’ye gidip orada savaşmış 330 kişi var ve bunların yaklaşık 70’i şu anda Avusturya’da yaşıyor. Fransa’da bu rakam iki binin üzerinde. Dolayısıyla, oradaki devletin Müslümanlara yönelik tutumunu değerlendirirken bunları da göz önünde bulundurmak gerekiyor. Diğer taraftan da Fransa zaten Frankofon bir anlayış içerisinde, Müslümanlara kendi dünya görüşünü empoze etmeye çalışıyor. Bu, yıllardan beri devam eden bir süreç. Fransa’daki laiklik uygulaması, özellikle Müslümanları sosyal hayattan dışlamaya yönelik, siyasal söylem ve baskılarla yürüyen bir süreç. Bunları da not etmek gerekiyor. Fransa’da sivil toplum, aynı zamanda çoğulcu toplumun mücadelesini vermeye çalışıyor. Özellikle Fransa’nın baskısına maruz kalan Müslümanların da içerisinde bulunduğu insan hakları kuruluşları da bu mücadele içerisinde devamlı Fransız idaresinin dışlamasıyla karşı karşıya kalabiliyor. Bugün, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Fransa’daki camileri banka hesabı açamıyor, Türkiye’den artık imam gidemiyor. Fransız İslamı adı verilen ama ne olduğu bilinmeyen ve içi doldurulamayan, aslında laik bir devletin de kendisine yasakladığı bir alana girmesiyle karşı karşıyayız. Bu da önyargıları besliyor elbette. Müslümanların da Fransız toplumunda aidiyet bilincini zedeliyor. Ama bunların hiçbirisi, Fransa’da gerçekleşen terör olayları ile yakından uzaktan alakalı değil. Fransa’da sağlıklı bir din tedrisatı edinmiş, özellikle Türkiyeli Müslümanların ortamında bulunmuş hiçbir kişinin herhangi bir terör hadisesine karıştığına dair en ufak bir bulgu söz konusu değil. Maalesef ki Fransa, bir hukuk devletine yakışmayacak şekilde bunları genelleştirerek Müslümanların tamamını sorunsallaştıran bir politika takip ediyor.

Fransa’da Charlie Hebdo’yu devletin sahiplenmesi şeklindeki bir yaklaşımı kabullenmemiz elbette ki mümkün değil. Elbette orada hem bu derginin yayınları olsun, hem de Fransa devletinin bu yayınları sahiplenen tavrı olsun, bunları eleştirmek mümkün. Fakat bunları yaparken, orada selefi akımlar içerisinde yetişmiş, çok tartışmalı fikirlere sahip olan ve şiddeti kutsadığına dair endişeler olan insanların Türkiye tarafından iltica taleplerine olumlu cevap veriliyor gibi bir yaklaşım, Türkiye’yi uluslararası camiada çok daha büyük sorunlarla karşı karşıya bırakmaya müsait bir gelişmedir. Elbette ki yukarıdan talimatla yapılmıştır, yoksa kimsenin Twitter üzerinden iltica başvurusunda bulunup da buna Twitter’dan cevap verildiği bir vaka örneği yoktur. Bu popülizmin, kendince “Macron’a cevap yetiştiriyorum”, “Fransa’da baskı altındaki Müslümanların yardımına koşuyorum” şeklindeki yaklaşım biçiminin Fransa’da da bir karşılığı yok. Bu kişi Fransa’da, devlet tarafından kendisine yönelen bir tehditle kendi temel haklarını tehdit eden bir yaklaşım biçimi ile karşı karşıyaysa o zaman bunu değerlendirirsiniz. Ama devlete yakışan bir yaklaşım ile değerlendirirsiniz. Yoksa Fransa’da Türkiye’nin şiddeti tasvip eden, kuşkulu fikirleri olan selefi akımlara kapı açması gibi bir görüntü ortaya koyması Fransa’daki özellikle Türkiyeli Müslümanlara yönelik baskının da artmasına sebep olur. Fransa gibi 670 bin vatandaşınızın yaşadığı ülkeler ile ilgili konuşurken, kullandığınız dile dikkat etmek zorundasınız. Daha ölçülü, daha nitelikli, daha nesnel bir dil kullanmak durumundasınız.

Mesela Fransa’ya boykot uyguluyorsunuz. Bir kere biz Fransa ile dış ticaretimize baktığımızda, dış ticaret artımızın olduğu nadir ülkelerden birisi. Diğer taraftan ülkemizde Fransız şirketleri için mal üreten on binlerce insan var. Bu şirketlerde çalışan on binlerce insan var. Bunun bedelini bu insanlar ödeyecek. Fransa mallarına boykot uygulayacaksınız, peki Fransa’da yaşayan 670 bin Türk ne yapacak? Böyle bir yaklaşım olabilir mi? Bunlar üç gün sonrası, üç saat sonrası hatta üç dakika sonrası düşünülmeyen, laf olsun diye ortaya konan, Türkiye’nin itibarını ciddi manada zedeleyen yaklaşım biçimleridir. Bir kere bu yaklaşım biçimlerinden kaçınılması lazım.

Bu noktada size şunu sormak istiyorum: Fransa’daki laiklik uygulamasından bahsettik. Sizin uzun yıllar yaşadığınız Almanya’da laiklik uygulaması daha yumuşak, dolayısıyla İslam’ın kamusal alandaki görünürlüğüne direnç Fransa’da çok daha yüksek. Bu gidişat Almanya’nın İslam’a karşı daha sert bir tutum geliştirmesine, onun Fransa’ya benzemesine yol açabilir mi?

Şimdi tabii Fransa’nın din-devlet ilişkileri çok farklı. Almanya’da devletin tüm dini cemaatlere eşit mesafede olma zorunluluğu var. Anayasada bu tanımlanıyor. Müslümanlara yönelik yasama, yargı nezdinde ciddi bir problem yok fakat uygulamada demin bahsettiğim çoğunluk toplumsal şartlara entegre edilmediği için bazı problemler yaşanıyor. Almanya’da çoğulcu toplum modeli kabullenilmiş durumda. Fakat bunun gerekleri konusunda ciddi eksiklikler var. Örneğin Müslümanların ya da diğer azınlıkların kamu kurumlarında temsili çok zayıf, polis teşkilatında çok zayıf, medyada temsili çok zayıf, yasamada ve yürütmede temsili çok zayıf. Bu da uygulamada birçok haksızlığı ve eşitsizliği beraberinde getiriyor. Bunlar devamlı olarak da Almanya’da tartışılıyor. Almanya’da her birkaç ayda bir terör olayları meydana geliyor. Bu da doğal olarak yerel toplumun endişelerinin artmasına sebep oluyor. Önyargılar artıyor.

Almanya’da din-devlet ilişkileri bağlamında, Müslümanların bireysel din özgürlükleri konusunda ciddi problemler yok, eksiklikler ve noksanlıklar var fakat bunun mücadelesi verilebiliyor. Ama kurumsal din özgürlüğü konusunda, Müslümanların grup hakları kabul edilmiyor. Kamu tüzel kişiliği olsun, camilerin statüsü olsun, Müslümanların kendi içlerindeki organizasyonlarındaki otonom statüleri olsun bu noktalarda birçok problem var. Bu problemlerin aşılması için Müslüman toplum bir çaba içerisinde. Ama yerel toplumun çoğunlukçu yaklaşımları bu sorunları azaltmıyor, artırıyor. Avusturya’da mesela 11 Eylül’den sonra yükselen aşırı sağ ile Müslümanlara karşı önyargılar ve ötekileştirmeler arttı.

Türkiye, Avrupa’daki İslamofobi ile mücadele ediyormuş gibi davranıyor fakat uygulamada öyle değil. Uygulamada tam olarak oradaki İslamofobiyi artıracak, buna çanak tutacak söylemler ve politikasızlığa sahibiz. Bu da, orada yaşayan vatandaşlarımızı ve hatta tüm Müslümanları günden günde daha zor durumda bırakıyor. Bunun tamamıyla gözden geçirilmesi gerekiyor. Yurtdışındaki vatandaşlarımıza yönelik kuşatıcı, gerçekçi bir siyaset ortaya konulması gerekiyor.

Önceki İçerikİYİ Parti’den tarihi gerekçe: Özdağ, insan haklarını ihlal etmekten ihraç edildi
Sonraki İçerikHiç büyümeyenlerin ülkesi