Ana SayfaHaberlerGündem‘Taliban’ benzetmesi muhafazakâr mahalleyi karıştırdı

‘Taliban’ benzetmesi muhafazakâr mahalleyi karıştırdı

Gelecek Partili Kani Torun'un İstanbul Sözleşmesi’ne karşı çıkan İslami çevrelerin uç noktasının Taliban olduğunu söylemesi muhafazakâr mahalleyi karıştırdı. Peki Torun tam olarak ne demişti? Tepkiler neler? Kadınların çalışmasına karşı İslami kesimde kim ne diyor?

Karar Tv’de Ahmet Taşgetiren, Elif Çakır ve Yıldıray Oğur’un konuğu olan Gelecek Partisi Dış Politika Başkanı, Emekli Büyükelçi Kani Torun’un İstanbul Sözleşmesi ile ilgili sözleri muhafazakâr mahalleyi karıştırdı.

Torun’un, İstanbul Sözleşmesi’nin iptalini isteyen İslami çevrelerin uç noktasının Taliban olduğunu söylemesi sosyal medyada tartışmalara neden oldu. 

Tıp doktoru olan Kani Torun, İslami sivil toplumun içinden gelen bir isim. 2001-2011 yılları arasında, kurucuları arasında yer aldığı Yeryüzü Doktorları’nın yöneticiliğini yapmıştı. Yeryüzü Doktorları’nın Afrika’da yaptıkları yardım faaliyetleri nedeniyle 2011 yılında Somali Büyükelçisi olarak atanmıştı. 

Peki Kani Torun programda ne demişti? 

İstanbul Sözleşmesi’yle ilgili soruya verdiği yanıtın tam dökümü şöyle: 

“Buraya nereden gelindi. Maalesef Türkiye’nin bir şiddet kültürü var. Biz hayata şiddetle başlayan bir toplumuz. Baba çocuğunu döver, anne çocuğunu döver, okula gider eskiden öğretmen döverdi, yasakladılar, ben o günleri hatırlıyorum. Askere gider, komutan döver. Şiddet kültürünün içinden geçen insanın evlenince yaptığı ilk iş karısını dövmek oluyor. Kadına karşı şiddetin önlenmesi bu yüzden çok önemli. Ama eksik olan şu. Bu şiddet bir sözleşmeyle hatta kanunla önlenemez. Sözleşmeye bağlı bir kanun çıkarıldı. 6284 Sayılı Kanun. Şiddet gören kadının korunması için. Tamam ama bunlar sonuç. Hekim olarak söyleyeyim, henüz hastalığın kökenine yönelik tedavi yapılmadı Türkiye’de. Esas olan odur. Biz şu anda rahmetli Erbakan Hoca’nın dediği gibi pansuman tedbirleriyle uğraşıyoruz. Kadın dövüldüğünde koruma sağlanıyor. Ama niye kadın dövülüyor, niye böyle bir kültür var.  Okuduğumda çok üzülmüştüm. Tecavüze uğrayan bir kadın neden kocası tarafından öldürülüyor, neden tecavüz edeni değil de karısını öldürüyor. Bu kültürü biz konuşmuyoruz, konuşamıyoruz. Dolayısıyla sonuçlar üzerinden kavga ediyoruz. Bence buradan konuşmaya başlamamız lazım. Daha köklü sosyolojik sorunlarımız var. 

“Suçlamalar neler? Bir: Bu sözleşme yüzünden boşanmalar arttı. İki: Aileyi parçalıyor. Üç: Eşcinselliği teşvik ediyor. 

İstanbul Sözleşmesi ve eşcinsellik

“Bunların iler tutar bir tarafı yok. Eşcinsellik meselesi… Bağlamını okursanız, o dördüncü maddeyi. Açık ve net bir şekilde söylediği şey; mağdura kimlik sorulmaz. Mağdura cinsel kimlik de sorulmaz diyor o madde. Kişinin etnisitesine, dinine, mezhebine, cinsiyetine ya da cinsel yönelimine bakılmaz. Şiddet gören kişi ayrımcılığa uğratılamaz diyor. Şimdi bunu söyleyen insanlar şiddete uğrayan eşcinsellerin bir kere de başvurdukları karakolda şiddete uğramasını mı teklif ediyorlar. Sen zaten bilmem nesin, gel bir de ben döveyim. Bu mu yani, teklif edilen. Mazlum-Der’in bir sloganı vardı: Mazluma kimliği sorulmaz. O madde de aslında mağdura kimlik sordurtmuyor. Cinsel kimlik de bir kimliktir, onu sordurtmuyor. O yüzden o maddeyi doğru düzgün okuyan kimse buradan eşcinselliğe doğru yönelmez, saçma bir şey bu.

İstanbul Sözleşmesi ve boşanmaların artışı

“Boşanmaların artışına gelirsek. Sosyal olaylar tek fakörle açıklanamaz. 1950’den itibaren başlayan şehirleşme var. Sonra kızların okutulması meselesi var. 1970’lerden itibaren dindar ailelerin kızlarını okutmaya başlaması var. Sonra bu kızların kamuda örtüleriyle çalışır hale gelmesi var. Burada birçok değişken var, bu değişkenlerden belki sadece bir tanesi sözleşmenin verdiği haklar olabilir.

“Söyleyeyim şimdi. Bunu söyleyenler sanki eskiden Türkiye güllük gülistanlıktı, ailenin hiçbir sorunu yoktu, sonra bu lanet olası sözleşme 2011’de imzalandı, millet yoldan çıktı, boşanmaya başladı. Böyle bir şey yok. Eskiden de bu sorunlar vardı. 

“Aynen bu neye benzer biliyor musunuz? Bir kesim Türkiye’de 70’lerde, 80’lerde diyordu ya. Ya, eskiden başörtüsü sorunu yoktu ki, biz görmüyorduk başörtülü. Ne güzel Cumhuriyet baloları yapılıyordu. Türkiye güllük gülistanlıktı, siz nereden çıkardınız başörtüsünü. Şimdi de işte, eskiden aile için sorun yoktu, sözleşmeyle çıktı. Yok öyle bir şey. Bir sosyolojik değişim yaşıyor Türkiye. Dindar kadınlar da çalışıyor, eve geliyor bu kadın ve evde de hakkını istiyor. Eskiden böyle bir şey söz konusu değildi. Affedersiniz, kadın sopayı yer otururdu, gidecek bir yeri yoktu zaten. Ailesi geri almazdı. Hiçbir mesleki formasyonu olmadığı için gidip bir yerde çalışamazdı. Mahkûmdu yani. 

“Bu tür sözleşmelerle birlikte Türkiye’de kadın hakları konuşulmaya başladı. Konuşuldukça din ile feodal geleneği birbirine karıştıran kesimler, feodal aile yapısını dinin kendisi zannettikleri için bu feodal aile yıkılınca din yıkılıyor ya da aile yıkılıyor onların gözünde. Halbuki burada bir değişim var. Değişime yine erkekler ayak uyduramıyor. Türkiye’de erkekler, dindar erkekler başta olmak üzere bu değişime ayak uyduramıyor. Karısıyla  eşit paylaşımı kabul edemiyor. Karısıyla eşit haklara sahip olmasını kabullenemiyor. Ondan sonra karısı bunu talep ettiğinde şiddet uyguluyor. Şiddet uygularsan da, kusura bakma da bunun sonucuna katlanırsın. İstanbul Sözleşmesi bunu diyor. 

“Kızlar okuyacak ama çalışmayacak”

“Bir kısmını bizzat tanıdığım, bu İslami çevre diyorsunuz ya bu arkadaşlarımız bütün bu süreçleri yok farz ediyorlar. Kızlar okuyacak ama çalışmayacak. Bu mümkün değil, okuyan kız, çalışacak. Çalışacak ama eve geldiğinde erkek yatacak o gene çalışacak. Böyle bir dünya yok. 

“Şimdi burada size şunu söyleyeyim, belki size manşet çıkacak buradan. Türkiye’deki İslami çevreler dediğiniz bu zihniyetin uç noktası Afganistan’daki Taliban’dır. Niye? Kadınlar okumasın diyor. Aslında tutarlılık açısından, dürüstlük açısından Taliban, tırnak içinde Türkiye’deki islami kesimden daha dürüst ve iç tutarlılığı var. Diyor ki okursa çalışacak, çalışmasını istemiyoruz, okutmayalım diyor, otursun evde, dikiş dikmeyi öğrensin, yemek yapmayı öğrensin, kocasına itaat etsin. Türkiye’nin böyle olmasını istiyorsa bu arkadaşlar,  aslında orada bir örnek var. Okuyacaksın ama çalışmayacaksın. Böyle bir dünya yok. Okuyunca çalışacak. Tıp okuyacak, çalışmayacak, var  mı böyle bir şey? Hukuk okuyacak, avukatlık yapmayacak? Öyle bir şey yok. Okuyunca çalışacak. Çalışınca eve geldiğinde kocasından eşit haklar isteyecek. Bence burada çağa ayak uyduramayan, feodal geleneklerini din zanneden, çağ dışı bir İslami kesim var. Bizim arkadaşlarımız bunlar. Bunlarla yüzleşmemiz lazım. Bunlarla yüzleşerek bu sorunu aşmamız gerekiyor. Bu değişim kaçınılmaz. Sel geliyor, önüne duvar yapacağız, bu seli durduracağız diye düşünüyorlar. Geçmiş olsun, durduramazsın. O duvarı yıkar geçer o sel. Sen bu zihniyeti din olarak verirsen onunla birlikte gençlerin dini de gider.  Dolayısıyla burada yapılacak şey kanal açmaktır. Aynen nasıl kanal açtığınızda ve sel geldiğinde o kanallardan suyu dağıtırsanız, o suyun gücünden  elektrik elde edersiniz, suyu sulama amacıyla kullanabilirsiniz, kontrollü bir şekilde değerlendirirsiniz. Böyle bir değişim var. Bu değişimde bizim yapmamız gereken şey, bu değişimin doğru düzgün aileyi parçalamayacak bir şekilde olması için öncelikle erkeklerimizi eğitmemiz gerekiyor.”

Destekleyenler, karşı çıkanlar

Bu konuşmaya sosyal medyada İslami kesimden bazı isimler, iktidara yakın gazeteciler ve bazı Cumhurbaşkanlığı danışmanları tepki gösterdi.

Tepkilerden bazısı şöyle:

Cumhurbaşkanı danışmanı İsmail Cesur
Gazeteci Kenan Alpay
Diriliş Postası yazarı Fatih Sevgili
Özgür-Der Başkanı Rıdvan Kaya

Konuşmaya destek verenler de vardı:

HaberTürk gazetesi yazarı Nihal Bengisu Karaca
Hak savunucusu yazar Ayşe Özlem Ekşi
Gazeteci Cemile Bayraktar

İslami kesimde kadınların çalışması zaman zaman tartışmalara konu oluyor.

Bazı din adamları bunun aileyi bitirdiğini söylüyor ve sert sözlerle kadınların çalışmasına karşı çıkıyor.

Yakın dönemde ilk akla gelen örnekler şöyle:

İhsan Şenocak: “Bir baba kızına, kadın için en büyük kariyerin ev hanımlığı ya da annelik olduğunu anlatmazsa çiftler, aralarında zuhur eden bir meselede birbirlerini, eksiklerini gideren eşler olarak değil, kıyasıya yarışan rakipler olarak görür. Muhabbetle başlayan aile, mahkemede son bulur.”

Ali Rıza Demircan:  “Kadının dışarıda sürekli çalışmasını gerektireceği ve bu sebeple eş ve analık görevini yapamayacağı ihtisas dallarında okutulup yetiştirilmesinin yanlışlığı gibi onu evi dışında iş gücüne katılmasının amaç edinilmesi de azim hatadır. Kadının evi dışında iş gücü olarak değerlendirilmesi AB kriterlerine uygun olabilir ama biz Müslümanların inanç ve aile yapısına uymaz. İş gücü olarak erkeklerin görülmesi gerekir. Çünkü ailenin kuruluş masrafları ve nafakasını temin etmekle yükümlü olan onlardır.  Aile içinde kadına yönelik şiddetin bir sebebi de kadının ev dışında çalışmasıdır. Çünkü bu durum kadının doğasını etkilemekte/dışa eğilimlerini artırmakta ve kıskançlıklara sebep olmaktadır. Çalışmak bir zorunluluk ise işi eve getirici politikalar izlenmelidir. Hükümetimizin görevi bu olmalıdır. Kadının çalışması ailenin kurulmasını geciktirmekte ve bu durum ahlâkî sakıncaları beraberinde getirmektedir. Nikâh dışı birlikteliklerin bir diğer anlatımla zinanın/lezbiyenliğin arttığını göremiyor muyuz?”

Nurettin Yıldız:  “Her çalışan kadın, gözü doymamış erkek demektir. Çalışan kadın ya evlenmeyi erteleyerek erkeklerin evlilik sürecini baltalıyor ya da evli olduğu halde çalıştığı için yorgunluğu ve vakit darlığı nedeniyle erkeği ile ilişkisinde kadınlığı arızalıdır. Kadınlığı arızalı olduğu için erkeğin gözü açtır. O evinde erkeğini eksik bırakıyor erkeği de iş yerinde bir başka kadına tasallut oluyor. Böyle fuhuş değil ama fuhuşa hazırlık yapan sürece destek oluyor. Ayrıca çalışan kadın doğurmayan ya da az doğuran kadın demektir. Yani benim ümmetim zarar gördü.​”

28 Şubat ve sonrası dönemde başörtülü kadınların okuması ve çalışması için mücadele veren muhafazakâr kesimde bu yasakların aşılmasından sonra bazı din adamlarının fikirlerinde yaşanan değişime en iyi örnek ise Hayrettin Karaman’ın yaklaşımı. 

Prof. Karaman, 1999 yılında Yeni Şafak’ta yazdığı “Kadının Yeri” başlıklı yazısında kadınların çalışmamasını savunan bir okuyucu mektubuna karşı çıkarken şöyle yazmıştı: 

“Bugünün dünyasında kadın-erkek çalışmadan ötekilerle güç yarışı yapmak mümkün değildir. İhtiyaç bulunmadığında çalışmayan kadını zorlayan da yoktur… İhtiyaç durumu ve anlayışı değişkendir; birine veya bir zamana ve mekana göre ihtiyaç olmayan şey başkasına göre ihtiyaç olabilir. İhtiyacı yalnızca ferdî olarak düşünmek de doğru değildir, toplumun ihtiyacı da göz önüne alınmalıdır. Bizim vazifemiz kadın kardeşlerimize de din ve fazilet öğretim ve eğitimi vermektir; bunu alan kadınlar da erkekler kadar neyi, nerede, ne zaman ve nasıl -din ve ahlaklarından fedâkârlık etmeden- yapacaklarını takdir edebileceklerdir.”

https://www.yenisafak.com/yazarlar/hayrettinkaraman/kadinin-yeri-44465

10 yıl sonra 2019 yılında yazdığı “Parayı bulan boşuyor” başlıklı yazısında ise Karaman’ın bu konuda fikrinin değiştiği görüldü:

“Kadının meşru ve makul ihtiyaçlarını -onu çalışmaya mecbur etmeden- sağlama vazifesi ihmal edilince ve kadın boğaz tokluğuna köle gibi kullanılınca (bunların olduğu yer ve zamanlarda) ortaya bir fikir atıldı: Kadının bu zulümden kurtulmasının çaresi ekonomik özgürlüğe kavuşmasıdır. Peki çalışıp kazanarak ekonomik özgürlüğüne kavuşan kadın ne yaptı? Ne yazık ki, bu imkan yalnızca kadının zulümden kurtulmasını sağlamadı, ortada çekilemez bir durum bulunmadığı halde nefse yenilerek hürriyeti seçme sonucunu da doğurdu. İstatistikler, giderek evlenmelerin ve evlilerde çocuğun azaldığını, boşanmaların ise çoğaldığını gösteriyor.”

https://www.yenisafak.com/yazarlar/hayrettinkaraman/paraya-kavusan-bosuyor-bosaniyor-2053066

- Advertisment -