Türkler Anadolu’ya gelirken Kürtler (1)

Türkler Anadolu’da yerleşik bir hayata geçmeden önce Kürtler Azerbaycan’da Gence’den Bakü’ye, Bakü’den İran’da Tebriz’e, Tebriz’den Hamedan’a, Hamedan’dan Şehrizor’a, Şehrizor’dan Cizre’ye, Cizre’den Urfa’ya, Urfa’dan Diyarbakır’a, Diyarbakır’dan Erciş’e kadar uzanan yüz binlerce kilometre karelik topraklarda, tarihin kadim dönemlerinden başlayarak yaşam ve egemenlik mücadelesi vermekteydi.

Son yüz yılda, özellikle Lozan Antlaşmasının imzalanmasından hemen sonraki süreçte, Kürtler resmi olarak inkâr edildiği gibi tarihteki varlıkları da yok sayıldı, hepten görmezlikten gelindi. Tarih kitaplarımızda, Türklerin Asya’daki yaşamı ve Asya’dan çıkışı ile ilgili pek çok anlatım ve efsaneye yer verildi. Ancak bugünkü Anadolu topraklarına yerleşmeden önce bölgede ne tür siyasi yapılanmaların olduğuna; en önemlisi de Kürt mirliklerinin (beyliklerinin) Türklerin Anadolu’yu yurt edinmesinde nasıl bir rol oynadıkları konusuna hiç değinilmedi. Duruma göre, yeterince aydınlatıcı ve objektif olmasa da Yunanlılar ve Ermenilerden söz edildi, ama Kürtler gene es geçildi.

Oysa Türklerin İslam diyarı olarak kabul edilen İran, Kürdistan ve Arabistan coğrafyasında egemenliklerini tesis etmesinde, Kürt mirlikleri (beylikleri) hayati bir rol oynadı. Türklere kucak açıp Oğuz boylarının kendi sınırları ve toprakları dâhilinde topluca yerleşmesine ilk defa izin veren,  başkentleri bugünkü Tebriz şehri olan Revvâdî Kürtleri oldu. İranlılar ve Araplar Türk boylarını topraklarından savaşla atmaya çalışırken, Revvâdî Kürt miri (beyi) Vehsûdân,  1029 yılında Kaşgarlı Mahmut’tan kaçan 2000 Oğuz çadırını kendi topraklarına kabul etti ve böylece Türklerin Azerbaycan, Kürdistan ve Anadolu’daki yerleşik hayat serüveni başlamış oldu.

Önceleri Doğu Azerbaycan’da Revvâdî Kürt mirliği sınırlarında toplu iskâna geçen Türkler, ardında başkentleri bugünkü Gence[1] olan Şeddadî Kürt mirliği sınırlarına doğru genişlediler. 1043 yılında Mervanî Kürt mirliği ile ilk defa temas sağlayan Selçuklular, 1071’de vuku bulan Malazgirt savaşından sonra, artık daha kolay bir şekilde, Kürtlerle bir arada Anadolu topraklarına doğru genişlediler. 1029 yılında Oğuz Türklerini kendi ülkelerine kabul eden Kürtler, Osmanlının dağılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kadar, yüzyıllarca Türklerle ortak bir kaderi yaşadılar. Osmanlı İslam devletinin — evet, İslam devletinin — en ücra köşelerinde Türkler ve Kürtler hep birlikteydi.

Türklerin Anadolu topraklarını henüz yurt edinmediği bir sırada, başkentleri Gence şehri olup,  Ani ve Bakü gibi kentleri de denetim altında tutan Şeddâdî Kürtleri,  kuzeyde Tiflis’i kontrol etmek üzere Gürcistan krallığı ile mücadele içindeyken, Mervaniler güneyde,  bir zamanlar kendi yönetimlerine girmiş Urfa’yı tekrar ele geçirmek için Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans) ile çatışıyordu.  Başkentleri bugünkü Tebriz şehri olup Sercehân, Zencan, Ebher ve Şehrizor (Kerkük ve etrafı) dolaylarını ellerinde tutan Revvadî Kürt mirliği, Arap ve Fars beylikleriyle bir çekişme içindeydi.  Kısacası, Türkler Anadolu’da yerleşik bir hayata geçmeden önce Kürtler Azerbaycan’da Gence şehrinden Bakü’ye, Bakü’den Tebriz’e (İran), Tebriz’den Hamedan’a, Hamedan’dan Şehrizor’a, Şehrizor’dan Cizre’ye, Cizre’den Urfa’ya, Urfa’dan Diyarbakır’a, Diyarbakır’dan Erciş’e kadar uzanan yüz binlerce kilometre karelik topraklarda, tarihin kadim dönemlerinden başlayarak yaşam ve egemenlik mücadelesi vermekteydi.

Türklerin henüz Anadolu’ya gelmediği bir aşamada, Silvan’daki Mervani Kürt mirliği sarayında Roma imparatoru ağırlanır; Hindistan’dan, Mısır’dan tüccarlar, sanatçılarkonuk edilirdi. Başı derde düşen Bağdat’taki Halife bile, karısı ve çocuğu için en güvenilir sığınak olarak Mervani Kürt mirliğinin başkenti Meyyâfarıkin’i  (Silvan’ı) seçmişti. Kısacası Türkler Anadolu’ya gelmeden önce de, Mezopotamya medeniyetinin mirasçıları olarak Kürtlerin hiç de yabana atılmayacak siyasi ve içtimai bir yaşantıları vardı.

Türklerin Ortadoğu coğrafyasına ilk nüfuzu 

Türkler İslâm ve Ortadoğu coğrafyasında Kürtlerden önce Farslar ve Araplarla karşılaştı. Kürtlerle tanışmaları ve Kürt coğrafyasına doğru yayılmaları, Araplar ve Farslarla iç içe geçmelerinden yaklaşık 200 yıl sonra oldu.  

Türklerin İslâm âlemine girişi başlıca iki şekilde gerçekleşti. Bir, irsî reislerinin, bey ve hanlarının liderliğinde, klan ve kabileler olarak topluca İslâmı benimsediler. İki, İslâm devletleri ve ordularına özgü “askerî kölelik” kurumu çerçevesinde, Doğu İran – Maveraünnehir bitişikliğinden başlayıp, tek tek savaşçılar olarak hassa (muhafız) ordularına devşirildiler. Bu hassa orduları zamanla kendi komutanlarının önderliğinde politikada giderek daha etkili olmaya; saray darbeleri yapıp hükümdarları tahttan indirmeye ve tahta çıkarmaya başladı. Yüzyıllar sonra, Mısır’da müstakil bir Memlûk devleti dahi kuracaklardı.

Daha Abbasi halifeliği döneminde, 9. yüzyılda Türkler giderek halifelik ordusu içinde nüfuz kazandı. Bir müddet sonra, yeni halifenin seçilmesi veya eskisinin devrilmesi konusunda söz sahibi olacak kadar güçlendiler.  Halife el-Me‘mûn (813-833) döneminde halifelik makamı daha çok İran etkisi altında iken, el-Mu‘tasım (Ebû İshâk el-Mu‘tasım-Billâh Muhammed b. Hârûn er-Reşîd b. Muhammed el-Mehdî-Billâh el-Abbâs) döneminde (833-842) İran etkisi zayıfladı ve yerini adım adım Türklere bıraktı. Bu dönemden başlayarak ordudaki Türklerin sayısı ve etkinliği oldukça artmışken, Türk birlikleri için Sâmarrâ şehri de inşa edildi.

Sâmarrâ şehrinin kurulması

Halife Me’mûn’un 833 yılında ölmesi üzerine, yerine kardeşi el-Mu’tasım geçti. Bu olağan devir halk nezdinde bir rahatsızlığa yol açmadı. Halifelik babadan oğula geçebileceği gibi, aynı aile içinde bir kardeşten diğer bir kardeşe de geçebiliyordu.  Durumdan memnun olan halk sessiz kalmayı tercih edip el-Mu’tasım’a biat etti. Ancak yeni halifeyi tanımak istemeyen ordu “Me’mûn oğlu Abbâs’ı isteriz” diyerek karşı çıktı. Ordunun isyan bayrağı açması üzerine el-Mu’tasım, yeğeni Abbâs’a elçi göndererek yanına çağırdı.  Vakit kaybetmeden amcasının yanına gelen Abbâs da el-Mu’tasım’a biat etti ve ardından ordunun karşısına çıkarak şöyle dedi: “Bu soğuk sevginin hikmeti nedir? İşte ben amcama biat ettim.” Bunun üzerine ordu sustu ve homurdanmaktan vaz geçti (İbn’ül Esir, Cilt 6:382). 

İslam tarihçisi Ebu Hanife Dineverî, el-Mu’tasım’ın, komutanları ve önde gelen askerlerini toplayıp onları kendisine biat etmeye davet ettiğini, onların da bu davete olumlu cevap verdiğini ileri sürer. Ordunun rahatsızlığından söz etmez (Dineveri, 2007:432). Ancak bu anlatımda bile, ordunun yeni halifenin tahta oturmasında belirgin bir role sahip olduğu anlaşılmaktadır.

Ordunun iktidara, diğer bir deyimle halifelik makamına bir tehdit olabileceğini henüz ilk günden tecrübe eden el- Mu’tasım Billah (d.795; hd 833-842), orduyu denetim altında tutabileceği bir mekâna nakletme kararı aldı ve böylece, sırf ordu için yeni bir yerleşim yeri, yepyeni bir şehir olan Sâmarrâ kenti inşa edildi. Halifenin kendisi Sâmarrâ’nın kuruluş gerekçesini şöyle açıklıyordu: “Ben el-Harbiye halkımın ansızın bir baskın yaparak gulâmlarımı [köle-hizmetkârlarımı, kullarımı – AK] öldürmelerinden korkuyorum. Bunun için onların bulundukları yerin yukarısında olmalıyım ki, kuşkulandığım zaman kara ve suyolu ile üzerlerine yürüyebileyim.” (İbn’ül Esir, Cilt 6:393) Buna göre, Halife Mu’tasım ordunun halka, devlet memurlarına ve bizzat kendisine zarar verebileceğinden korktuğu için, onları denetim altında tutabileceği bir mekâna yerleştirme kararı almıştı. Ancak bu mekânın, kara ve su yoluyla ulaşılabilir ve askeri açıdan kolayca denetim altına alınabilir bir yer olması gerekiyordu. Belli ki el-Mu’tasım, ordunun her an darbe yapabileceğinden korkmaktaydı. Kuşkusuz, ordudan korkan ve ordunun darbe yapmasından çekinen ilk İslam halifesi el- Mu’tasım değil. Daha önce Hârûn er-Reşit (763-809) bu yüzden Bağdat’ta değil, Rakka’da oturmaya başlamıştı (İbn’ül Esir, Cilt 6:393)[2].

Ancak el-Mu’tasım’ın Türkleri Sâmarrâ’ya yerleştirmesi bölgedeki halkın hoşuna gitmedi. İbn’ül Esir’in aktardığına göre, bir bayram günü el-Mu’tasım, evinden binekle çıktığı zaman karşısına yaşlı bir adam dikilip “Ey Ebû İshak!” diye hitap edince, halifenin askerleri olaya müdahil olup adamı dövmek istedi. Lakin el-Mu’tasım onlara engel olup “Ey yaşlı kişi! Neyin var, ne istiyorsun?” diye sordu. Bunu üzerine yaşlı adam şunları söyledi: “Allah seni komşuluğundan dolayı mükâfatlandırmasın! Bize komşu oldun; fakat beraberinde bu yaramaz huylu Türk gulâmlarını da getirip yerleştirdin, böylece çocuklarımızı yetim, kadınlarımızı dul bıraktın ve erkeklerimizin ölümüne sebep oldun.” Yaşlı adamın sözleri üzerine evine çekilen el-Mu’tasım, ertesi yılın bayramına kadar bir daha merasime çıkmadı (İbn’ül Esir, Cilt 6:393).

Sâmarrâ şehri, sayıları giderek artan Türk birlikleri için inşa edilirken, bir müddet sonra halifelik merkezi de güvenlik gerekçesiyle Bağdat’tan Sâmarrâ’ya taşındı ve böylece 836-892 yılları arasında Sâmarrâ halifeliğin merkezi oldu. (Devam edecek.)


[1] Gence, muhtemelen Kürtçe’deki “gencine” (Farsçada “hazine”) kelimesinden gelmektedir. Zaten  Minorsky,  hazine anlamına gelen Gence şehrinin 859 yılında Muhammed b. Halid tarafından yapıldığını yazar. Üç gece üst üste rüyasında orada bir hazinenin gömülü olduğu, hazineyi çıkartıp orada bir şehir inşa etmesi gerektiği şeklinde uyarılan Muhammed b. Halid, efsaneye göre hazineyi çıkarıp o para ile Gence’yi kurar (Minorsky.1958:25).

[2] Hârûn er-Reşit, 29 Kasım 805’te Rey’den dönünce Bağdat’a uğrar; ancak şehirde kalmadan aceleyle Rakka’ya geçer. Bağdat’ı geçerken şöyle der: “Allaha yemin ederim ki, ne doğuda ne batıda bundan daha uğurlu ve bereketlisi bulunmayan bir şehri terk ediyorum. Bağdat Abbasoğulları hayatta kaldıkları ve muhafaza ettikleri müddetçe başşehir olmuş, atalarımdan hiç biri Bağdat’tan kötülük görmemiştir. Bağdat ne güzel bir şehirdir.” Buna rağmen, Hârûn er-Reşit,  zorbaların, dinden çıkmışların, ayrılıkçı ve nifakçıların bulunduğu Bağdat’ta ikamet etmek istemediğini belirtir (İbn’ül Esir, Cilt 6:174).

Önceki İçerikPutin’i korkutan muhalif: Alaksey Navalni
Sonraki İçerikOrtaöğretim başarı puanı, pandemi ve adalet