I.
Günün sonunda, tıklım tıklım bir otobüsün buğulu camından dışarı bakarken ya da evimizin sessizliğinde elinizdeki telefonun soğuk ışığında sakince gezinirken içinizi kaplayan o kelimesiz çaresizlik hissini bilirsiniz. Şehrin üzerimize çöken devasa reklam panoları, her köşe başında göz alan AVM neonları, algoritmaların “durma, tüket, sürekli görünür ol”dayatması ve gücü elinde tutanların kitleleri büyülemek için yaktığı o şatafatlı projektörler… Her yanımız kör edici bir ışık sağanağıyla kuşatılmış durumda. Akşam kargaşasında eve yetişmeye çalışan yorgun yüzlere vuran o ekran parıltılarının ortasında, çağın bu kaba ve bağırgan ışığı zihnimize hep aynı yılgınlığı fısıldıyor: “Artık her şey tükendi, direnmek imkânsız, herkes bu koca çarkın çaresiz birer dişlisi.” İnsan, tam da bu gürültülü aydınlığın ortasında derin bir yalnızlığa gömüldüğünü hissediyor. Peki, bizi körleştiren bu devasa projektörlerin kapsama alanından çıkıp başımızı başka bir yere çeviremez miyiz? Zihnimizi uyuşturan bu sahte parıltıların ötesinde, gecenin koynunda saklanan başka bir hakikatin peşine düşemez miyiz?
II.
Tam da bu boğucu “son” hissi ve yılgınlık eşiğindeyken, Fransız düşünür Georges Didi-Huberman’ınAteşböceklerinin Var Kalma Mücadelesi metni zihnimizde ve kalbimizde belki de daha önce önünde dahi durmadığımız bir kapıyı aralar bizlere. Didi-Huberman, bütün kitabını İtalyan şair ve sinemacı Pier Paolo Pasolini’nin 1975 yılında kaleme aldığı o ünlü “Ateşböcekleri Makalesi” ile girdiği tutkulu ve hürmetkâr bir hesaplaşma üzerine inşa eder. Pasolini, 1940’ların faşizm karanlığında, Bologna tepelerinde dostlarıyla izlediği o neşeli, aşık ve masum ateşböceklerini hatırlatır önce. Fakat 1970’lerin neo-kapitalist İtalya’sına gelindiğinde televizyon platolarının, stadyum projektörlerinin ve tüketim hırsının o “küstah aydınlığında” halkın ruhunun, dilinin ve otantik direniş neşesinin yok olduğunu ilan eder. Ona göre artık ateşböcekleri ölmüştür. Kitleler vitrinlerde kendilerini sergleyenbirer nesneye dönüşmüş, neo-faşizmin mekanik düzeni mutlak bir zafer kazanmıştır. Pasolini’nin bu zifiri umutsuzluğu, insanı eylemsizlik ve felç hâline mahkûm eden katı bir kıyamet vizyonudur adeta.
Lakin Didi-Huberman, Pasolini’nin bu teslimiyetçi teşhisine sarsılmaz bir diyalektik itirazla “Hayır!” der. Ona göre yok olan ateşböcekleri değildir. Aksine yok olanın muktedirlerin azgın projektörlerine fazla uzun süre baktığı için gözü kamaşan ve karanlıktaki minör ışıkları seçemez hale gelen Pasolini’nin kendi bakışı olduğunu belirtir. Didi-Huberman, ateşböceklerinin tamamen silinip gitmediğini sadece o devasa projektörlerin görüş alanından çekildiklerini ve çalılıkların arasına, gediklere, gölgeli patikalara ve gecenin koynuna sığındıklarını söyler.
Didi-Huberman’ın bu kışkırtıcı söylemi ve itirazı, bizi kitabi bir tartışmanın ötesine taşıyarak hayati bir soruyla baş başa bırakır: Eğer ateşböcekleri tamamen yok olmadıysa, bugün hangi çalılıkların arasında, hayatın hangi kuytularında yanıp sönmeye devam ediyorlar? Onları görmek için gökyüzünü kaplayan devasa zafer ışıklarını beklemekten vazgeçip, tarihin ve gündelik hayatın çatlaklarında aralıklarla beliren o küçük, kırılgan parıltılara nasıl dikkat kesilebiliriz? Ya da John Holloway’in her defasında sorduğu soru ile hayatın çatlaklarını nasıl fark edebiliriz?
III.
Az önce de değindiğimiz üzere, Didi-Huberman’ın işaret ettiği o dip dalga, kitap sayfalarında asılı kalmış eski bir düşünceden ibaret değildir hiçbir zaman. Yaşadığımız coğrafyanın ve çağın sokaklarında, meydanlarında kanlı canlı nefes almaktadır. Başımızı ekranların uyuşturucu düzeninden, medyanın steril dilinden çevirip kentin kuytularına baktığımızda bunu bütün çıplaklığıyla görürüz. Fransa’da geleceksizliğe itilen gençlerin öfkesinde, İtalya’da insanca yaşayacak bir ücret ve konut talebiyle alanları dolduran insanların haykırışında, İspanya ve Portekiz’de kiralara karşı kent meydanlarına kurulan derme çatma çadırlarda yakılan fenerlerde görünür bu ışıklar.
Fakat uzağa gitmeye de lüzum yok. Bakışlarımızı kendi coğrafyamıza çevirdiğimizde de aynı direngen parıltılarla karşılaşırız. Onlarca yıldır Galatasaray Meydanı’nda ellerinde kayıplarının siyah-beyaz fotoğraflarıyla sessizce oturan Cumartesi Anneleri’nin o tıkır tıkır işleyen hafıza nöbeti, iktidarın yasaklayıcı ve unutturucu devasa projektörlerine karşı yakılmış en uzun soluklu ateşböceği feneridir. 2023 depreminin ardından moloz yığınları arasında terk edilmişliğe, unutulmaya ve adaletsizliğe karşı sesini yükselten, hakikatin üstünün örtülmesine izin vermeyen depremzedelerin o acılı ama kararlı çığlığında çakar o ışık. Ya da sistemin finansal çarkları ve vaatleri arasında bir gecede varlığı elinden alınan, çaresizliğe itilse de susmayıp sesini duyurmaya çalışan fon ve barınma mağdurlarının tüketen insan koridorlarındaki itirazında…
İktidar projektörleri ve ana akım medya, bu insanları ve taleplerini görmezden gelmek, onları birer “istatistiğe”, marjinal birer “gürültüye” ya da “asayiş sorununa” indirgemek isteyebilir. Zaten muktedirin projektörü tam da bunu yapmak, gözümüzü alarak o küçük parıltıları karartmak için vardır. Fakat Pasolini’nin teslimiyetçi umutsuzluğuna inat, Didi-Huberman’ın merceğiyle baktığımızda anlarız ki; Tiran’da barikattaki bir öğrencinin, Madrid’de çadır kuran bir gencin, Galatasaray Meydanı’nda bir fotoğraf tutan bir ananın ya da Antakya’da adalet arayan bir depremzedenin duruşu aynı zincirin birbirine bağlanan halkalarıdır. Elbette bir romantizm içersinde bunların gökyüzünü tek başına aydınlatan devasa güneşler olduğunu iddia edecek kadar safdil değiliz. Ancak sistemin “artık başka seçenek yok” yalanını tam ortasından yırtan, insani masumiyetin ve hakikatin her şeye rağmen devam eden canlılığı olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz.
IV.
İşte şimdi o tıklım tıklım otobüsten inip telefonun soğuk ekranını kapatarak ellerimizi ceplerimize koyabiliriz. Böylece gecenin serinliğinde yüzümüze çarpan o ilk rüzgarla birlikte başka bir hakikat uyanacaktır içimizde. Bu uyanış, bizi tektipleştirmeye çalışan o devasa projektörlerin, reklam panolarının ve gürültülü manşetlerin illüzyonu bozacaktır. Hayatın gerçek atardamarlarının halasıcacık çarptığını iliklerimize kadar bizlere hissettirecektir.
Tam da bu anda, Simone Weil’in o sarsıcı uyarısı çalınsın kulağımıza: Dikkati durmaksızın gasp edilen, algısı uyuşturulan bir dünyada yaşıyoruz. Şamata ve sahte aydınlık karşısında kaybettirilen o dikkati yeniden kazanmak ve yavaşlamayı, durmayı ve gerçeğe hürmetle bakmayı öğrenmek zorundayız. Zira gecenin kuytusunda süzülen o narin ateşböceklerini tekrar fark edebilmek, ancak çalınan dikkatimizi geri kazanmakla mümkündür. Walter Benjamin’in dediği gibi, “karamsarlığımızı organize etmek”, kurtuluşu uzak ve görkemli güneşlerde aramak yerine, yanı başımızdaki bu mütevazı ama sarsılmaz insan sıcaklığına sahip çıkmaktır.
Aklımızda olsun: Geceyi aydınlatmak için sabaha ermeyi beklemeye lüzum yoktur. Bizi uyuşturan o meşum ve sahte ışıklara cesaretle “hayır” derken gecenin bağrında yanıp sönen o küçük, direngen parıltılara “evet” diyebilmektir bütün mesele. Her şeye rağmen temas etmek, tükenmek yerine var kalmak ve zulmetin ortasında birer ateşböceği gibi kendi zarafetimizle dans etmeye devam etmektirbizlere düşen..
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

