Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Yüz Kızardığında: Utanç, Siyaset ve Geri Çekilme Hakkı

Yüz Kızardığında: Utanç, Siyaset ve Geri Çekilme Hakkı

Utanç bilinen aksine çoğu zaman yanlış anlaşılır. Ona ya bir zaaf muamelesi yapılır ya da ruh menajerlerinin baktığı gibi hızla tedavi edilmesi gereken bir aksaklık gibi bakılır. Günümüzde artık insan utanmamalıdır, denir. Dik durmalı, kendinden emin olmalı, her koşulda görünür olmalıdır. Oysa insan hayatına kaim bazı anlar vardır ki insan tam da bu “dik durma” çağrısından dahi utanır. Frederic Gros’un Yapı Kredi Yayınlarından çıkan yeni kitabı tam bu eşikte başlar. “Utanç: Devrimci Bir Duygudur.”

Gros bu yeni kitabında kitabın isminden hareket edenleri şaşırtacak şekilde utancı yüceltmez, romantize etmez. Daha çok “İnsan ne zaman ve neden utanır?” sorusuna karşılık bulmaya çalışır. Bu karşılık da daha önemli bir noktaya taşır bu soruyu, “bu utanç insanı nereye iter?”

Utanç öylece geride bırakılacak bir duygu değildir. Dünyanın utancını sırtında taşıyanlar, dünyanın gidişatını reddedenler ve kişisel sorgulamalarla başkaldırı becerilerini diri tutarak itaat etmemeyi bilenler olmuştur hep. Utanç bu yüzden merhamet ile birlikte hayal gücü tarafından taşınan iki büyük ilişkisel duygu olagelmiştir. J.J. Rousseau’nun “Kendi içimizde değil, onun içinde acı çekeriz.” Sözü tam da bundan dolayı değil midir?

Utanç burada bireysel bir mahcubiyet olarak kodlanmaz kitapta.  Hele yakalanmış olmanın, teşhir edilmenin, başkalarının önünde küçülmenin adı hiç değildir. Gros’un ve kitabın ilgilendiği utanç, insanın kendisiyle arasına giren bir mesafedir aslında. Bir sabah uyanır ve bir şeyin artık taşınamaz olduğunu fark edersiniz. Bir dilin, bir düzenin, bir alışkanlığın içinde durabildiğiniz için kendinizden rahatsız olursunuz. Kimse size bağırmamıştır. Kimse sizi zorlamamıştır. Ama içinizde bir eşik aşılmıştır artık.

Türkiye’de bu eşik çoğu zaman sessiz anlarda belirir. Haber bülteninde kısa bir cümle olarak geçen bir ölüm, bir adliye koridorunda sıradanlaşmış bir cümle, bir protestonun “gereksiz” bulunması, kaybolan insanların kendi kaderlerine terk edilmesi… Suskunlukların biriktiği, itirazın ayıplandığı, alışmanın erdem sayıldığı anlarda insan yapılanlardan  daha çok, yapılmayanlar yüzünden utanır. İşte bu yüzden utanç sessizdir. Ayak parmakları üzerinden yürür. Gürültü yapmaz. Bildiri yayımlamaz. Ama bu sessizlik anları geri dönüşü zor bir kırılma da yaratır hayatta.

Hepimiz biliriz; siyasetin alışık olduğu duygular başka başkadır. Öfke kolaydır mesela. Korku yönetilebilirdir. Ve elbette coşku örgütlenebilirdir. Utanç ise zor bir duygudur. Çünkü yapısı gereği kalabalıkla uyumlu değildir. İnsan utandığında bir adım geri giderek biraz geri çekilir. O geri adım, Gros’un işaret ettiği gibi, politiktir. Çünkü iktidar insanın durmadan öne çıkmasına, görünmesine, taraf olmasına dayanır. Görünmezlikten hoşlanmaz iktidar. Bundan dolayı utanan kişi geri çekilerek oyunun dışına çıktığı an hoş karşılanmaz.

Utanma ile geri çekilmenin, geri çıkmanın bir kaçış olduğu düşünülmemelidir. Daha çok bir reddiye gibi görülmeli ve “Ben burada duramıyorum” demenin en sade hâli olarak okunmalıdır.

Türkiye’de bu “burada duramama” hâli çoğu zaman açık bir karşı çıkışa dönüşmez. İnsan işi bırakmaz, slogan atmaz, meydanlara koşmaz. Ama bazı şeylere de katılmaz. Alkışlamaz. Paylaşmaz. Gülmez. Normal sayılması istenen bir şeye içi razı olmaz. Gros’un devrimci dediği utanç tam da bu noktada insanı uyumdan düşüren, ona rahatını kaybettiren bir sızı olarak belirir.

Modern dünyanın — ve  elbette Türkiye’nin — ortak baskılarından ve artık belirleyici olan politikalarından biri, utanmamayı buyurmasıdır. Muktedir zevat için her şey söylenebilir, her şey savunulabilir, her şey gerekçelendirilebilir çünkü. Yüz kızarmasını bir zayıflık gibi görür ve bunu vaaz ederler. Neden bunu durmadan gündemde tutarlar?

Yüz kızardığında insanın içinde bir şey olur ve insan kendini bir bakışın önünde görmekle beraber kendi vicdanının da önünde bulur. Bu bakış başkasına ait değildir. İçeriden gelir. Ve tam da bu yüzden kaçınılmazdır. Bu kaçınılmazlıktır ki iktidar sahiplerini rahatsız eder. Bu kaçınılmazlıktır ki itaat etmemeye, söz söylemeye ve artık insanın elinde bir yaşama çıkar.

Gros’un metni etikle siyasetin birbirine değdiği yere burada tam da burada dokunur. Utanç, ahlaki bir temizlik arzusundan çok, uyum sağlayamamaktan doğan bir rahatsızlıktır. İnsan kötü olduğu için değil, artık bu iyiliğe inanamadığı için utanır. Bir yasa adına yapılanı, bir düzen adına susulanı, bir normal adına kabullenileni içi almaz/alamaz artık.

Türkiye’de bu duygu, özellikle “alışmak” kelimesinin etrafında dolaşır. Ama alışılan her şey masum değildir. Bazı şeylere alışmak, insanın kendinden biraz daha vazgeçmesi anlamına gelmez mi? Gros’un kitabı bu vazgeçiş anını bizler için görünür kılar. Utancın bir çöküş değil, bir uyanış biçimi olduğunu hatırlatır.

Edebiyat bu duyguyu siyasetten önce sezmişti zaten. G. Papini’nin kaçan aynaları, Dostoyevski’nin ikizleri, Kafka’nın kanun önünde beklemeye yazgılı sessiz figürleri… Hepsinde  kişinin kendisiyle çakışmaması ortak bir an olarak resmedilir. Ve tüm bu anlatılarda utanç hep toplumsal bir normu çiğnemekten değil, kendi varlığını taşıyamamaktan doğar. Gros’un burada yaptığı şey, bu edebi sezgiyi siyasal bir duyarlılığa tercüme etmek olmuştur.

Belki de bu yüzden sona geldiğinizde kitap bir reçete sunmaz bizlere. Hele hele ne yapılması gerektiğine dair tek bir söz söylemez. Bir devrim takvimi vermez. Sadece herkesin uyum sağladığı yerde utanabilmek hâlâ mümkündür der ve bir soru ekler peşisıra: Yoksa en sahici itirazlar yüz kızarmasıyla mı başlar?

Bugün utanç ya ruh bakraççılarının alanına hapsediliyor ya da hızla tüketilen bir teşhir malzemesine dönüştürülüyor. Oysa Gros’un işaret ettiği utanç, ne tedavi edilecek bir yara ne de öyle herkese sergilenecek bir içeriktir. Daha çok bir eşiktir. İnsan orada durur ve karar verir: Bu dünyanın içinde kalacak mıyım, yoksa bir adım geri mi gideceğim?

Belki devrim dediğimiz şey de tam olarak burada başlıyordur. Büyük sözlerle değil. Küçük bir geri çekilmeyle. Herkesin konuştuğu yerde susarak. Herkesin katıldığı yerde katılmayarak. Ve bunu yaparken, utanmayı bir zayıflık değil, bir pusula gibi taşıyarak.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın