Cumhuriyet döneminde kılık kıyafet kanunu çıktığında, başta ülkeyi yönetenler olmak üzere, öncelikle bakanlar, milletvekilleri, öğretmenler ve devlet memurları kılık kıyafet devrimini uygulamaya mecbur hale gelmişlerdi. Devlet memuru demek Cumhuriyet değerlerini yaşamak-yaşatmak, devleti temsil etmek demekti.

Mehmet Ali Aycan, bu yeni dönemi gönüllü benimseyen memurlardan biriydi. Bir gün evine gelip eşi İkbal Hanım’a, artık çarşaf giymemesini, Cumhuriyeti ancak modern olmakla temsil edeceklerini, devletin böyle talimat verdiğini söyledi.
İkbal Hanım, o dönemde bazı kadınların yaptığı gibi, “Günaha gireriz” gibi bir itirazda bulunmadı. Tam tersine hemen kabul etti. Çarşafı çıkarıp, uzun etekli döpiyes, enseden bağlı eşarp giyerek tam bir Cumhuriyet kadını oldu. Bu modern haliyle eşine balolarda, bayramlarda eşlik etti.
Çocuklarını da bu bilinçle yetiştirdiler. Kızları Umran her anlamıyla modern cumhuriyetin bir genç kızı olarak büyüyordu. Mersin’de görev yaptıklarında Umran evlilik çağına gelmişti.
Akrabaları Hasan Tahsin Şenler ise Adana’da yaşıyordu. Tahsin Şenler de, Umran gibi yeni değerlerle büyümüş gençti. Adını ve güzelliğini çok duyduğu teyze kızı Umran’ı görünce çok beğenmiş, ailesinden istemişti.
Tahsin ve Umran çifti Mersin’de evlendiler. Ancak memuriyet nedeniyle şehir şehir gezmek zorunda kaldılar. Oğulları Özer Mersin’de dünyaya geldi. Örsel ve Yüksel Kayseri’de, Gülsel Konya Ereğli’de, Tuncer ve Çiğdem İstanbul’da doğdu.
Umran ve Tahsin çifti çocuklarına isim koyarlarken, eskiyi çağrıştırmayan farklı isimler olmasını özellikle tercih etmişlerdi. Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma gibi isimler onlara göre değildi.
Yükselmekten, ilerlemekten esinlenerek Yüksel adı verilen kız, Şenler ailesinin mutluluk kaynağıydı. Yüksel’in dünyaya gelişinin sevincinin üstüne, altı ay sonra Atatürk’ün ölüm haberi gelince, sevinç üzüntü birbirine karışmıştı.
Ailenin üçüncü çocuğu ve ilk kızı olarak dünyaya gelen Yüksel, sakin ve içine kapanık bir çocuktu Pek arkadaş edinmiyor, genelde kendi başına oynuyordu. Üç yaş küçük kardeşi Gülsel ise, afacan, neşeli, şen şakrak birisiydi. Yüksel altı yaşına geldiğinde babasının tayini nedeniyle İstanbul’a taşındılar.
Okul zamanı gelince okumayı öğrenmek için sabırsızlanan Yüksel, büyük bir şevkle okula başladı. Birinci sınıfta, daha ilk günlerde kendini gösterdi. Beşinci sınıfa giden Özer ağabeysinin anlattıklarını sünger gibi emdiği için okulda çok başarılıydı.
Şenler ailesi Süleymaniye’de yaşarlarken daha sonra Laleli’ye taşındılar. Yüksel orada Koca Ragıp Paşa İlkokulu’nda okumaya başladı. Yüksel, okuma yazmayı çözdüğü günden itibaren gazete, kitap ne bulursa okuyan bir kızdı. Okumaya karşı inanılmaz bir tutkusu vardı. Kerime Nadir, Muazzez Tahsin Berkant sevdiği yazarlardı. Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanı da oldukça etkilemişti. Kendi kendine şiirler, hikâyeler yazmaya bu dönemde başladı.

Yüksel’in âşık olduğu liseli genç
On dört yaşına geldiğinde yazmış olduğu hikâyeler vardı. Annesi onun Kerime Nadir tarzı hikâyelerini beğenmişti. Anne kız Yelpaze dergisine gittiler ve Safa Önal ile görüştüler. Safa Önal genç kızın hikâyelerini beğeniyor, ancak Kerime Nadir tarzını hoş karşılamıyordu. “Devrik cümleler kullanmalı, sosyal konular işlemelisiniz” demişti. Bu sözler Yüksel’in moralini bozdu.
Hayalleri yıkılmış olarak eve döndükten sonra, Safa Önal’ın istediği gibi devrik cümleler, zor anlaşılır kelimeler kullanarak yeni bir hikâye yazdı. Safa Önal bu sefer beğenmişti. “Fevkalade, harika. Yeni bir yazar doğdu!” diyordu. Bu hikâye, Yüksel’in yayınlanan ilk yazısı oldu.
Yüksel’in Kerime Nadir tarzı aşk hikâyeleri yazmaya yönelmesi boşuna değildi. Çünkü onun da başında kavak yelleri esiyor, mahallesinden liseli bir gençten hoşlanıyordu. Liseli gencin bakışları, gülümsemesi, belli ettiği ilgisi dünyasını değiştirmişti.
Gönlünü meşgul eden erkeğin duygularını tam kestiremiyordu. Bazı davranışlarından ilgisi olduğunu seziyor, bundan gizli bir memnuniyet duyuyordu. Aşk konulu hikâyelerin kahramanı kendisi ve o beğendiği liseli gençti. Nice zorluklar, engeller yaşandıktan sonra sevenler birbirine kavuşuyordu çoğu hikâyelerinde.
Ancak gerçek hayatta da mutlu son olacak mıydı, emin değildi. Kendisi nasıl duygusunu, ilgisini içinde yaşıyorsa, muhtemelen liseli genç de duygularını gizliyor, hissettiklerini yüreğinde taşıyordu. Bu durum zaman zaman zihnini kalbini meşgul etse de, hayatında okumak ve yazmak, bir şeyler öğrenmek isteği daha ağır basıyordu. Kız kardeşi Gülsel de okuma ve yazma meraklısıydı. Onların bu edebiyata ilgisi Umran Hanım’ın hoşuna gidiyordu ancak bu konuda da denetimi elden bırakmıyordu. Kızlarından önce kendisi okuyor, uygun görürse kızlarının o kitabı okumasına izin veriyordu.

Ağabeyi Özer’in Nurcu olduğu ortaya çıkınca
Haseki’de yaşarlarken Pertevniyal Lisesi’ne giden Özer’in namaza başladığını ve Nurculara takıldığını öğrenince karı koca şok geçirdi. “Nasıl olabilir?” diyorlardı.
Özer, Ortaokul ikinci sınıftayken Tarih öğretmeni Necati Bey’den etkilenmişti. Tarih kitabında İslam tarihi 8-10 sayfalık bir bölümdü. Ama Necati Hoca, sene boyunca çocuklara İslam tarihini anlatıyordu. Öğretmenden etkilenen Özer gibi başka çocuklar da vardı.
Özer, bir ara milliyetçilerle birlikteyken daha farklı insanlarla da tanışmıştı. Bu arkadaşları evde toplu zikir yapan insanlardı. Ailesi duysa herhalde çıldırırdı. Girdiği tarikatın bazı vazifeleri zaman zaman Özer’i zorluyordu. Yine bu dönemde başka bir arkadaşı Hakkı Yavuztürk sayesinde evlerde yapılan Nurcu sohbetlerine katıldı, çok etkilendi. O günden itibaren Nurcuların faaliyetlerine katılmaya başladı. Risale-i Nur kitaplarını elle yazarak çoğaltıyorlar, sonra Emirdağ’da sürgün yaşayan Said Nursi’ye gönderiyorlardı.
Özer’in hayatı değişmişti. Öğrendiklerini evdekilere anlatmak, özellikle kız kardeşi Yüksel’e şimdiden bir şeyler öğretmek istiyordu. Tahsin Bey ve Umran Hanım Özer’e kızgın ve öfkeliydiler. Özer fazla görünmüyor, eve neredeyse sadece yatmaktan yatmaya geliyordu.
Özer’in kardeşi Örsel de bir kıza âşık olmuş, karşılık bulamadığı için işi derbederliğe vurmuştu. Sevdiği kızın peşinden koşuyor, evi, okulu ihmal ediyordu. Bir gece âşık olduğu kızın evin önünde merdivenlere yatarak sabahlamıştı.
“Biri gerici olur, biri serseri olur!” diye oğullarına kızıyordu Umran Hanım.
Kızları Yüksel ve Gülsel’den yana bir problemi yoktu, arzu ettiği gibi yetişmeleri için elinden geleni yapıyordu. Topluma uyum sağlayan, kültürlü ve bir kızın öğrenmesi gereken becerilere sahip yetişiyordu. Yüksel resme de meraklıydı ve ilkokuldan beri çok güzel resimler yapıyordu. Umran Hanım kızlarına musiki dersleri de aldırmaya başladı. Yüksel, radyo sanatçılarını yetiştiren Nevzat Balkır’dan kanun, Gülsel ise Ulvi Erguner’den ney dersleri alıyordu.

Said Nursi Özer’in adını Üzeyir yapıyor
Özer dört ayda Said Nursi’nin bütün külliyatını bitirmişti. Eserlerini okuduğu, aylarca elle yazdığı, zamanın büyük âlimi olarak tanıdığı Said Nursi’nin yanına gitmek en büyük hayaliydi. Emirdağ’dan, “Ziyaretime gelebilir” haberi gelince dünyalar Özer’in oldu. Pek beklemediği, olur gözüyle görmediği bu haber sonrası Emirdağ’a gitti.
Said Nursi’nin huzuruna çıktığında, ufak tefek, sarıklı cübbeli yaşlı Üstadı, Özer’e dev gibi görünüyordu. “Hoş geldin evlâdım,” dedi Said Nursi. “Maşallah, maşallah.” çekti. Adını sordu.
“Özer Şenler efendim.”
“Ben seni manevî evlât edindim” dedikten sonra ziyaret etmek istediğini belirten nota baktı. “Sen Muhsin’e burada bir buçuk ay kalacağım demişsin. Muhsin benim siyasetimi bilmez, zaten bilseydi bunu yazmazdı.”
Konuşmaktan utandığı için susan Özer’e baktı.
“Seni kabul etmeyeceğim demiyorum. Sen benim hizmetimde bulunacaksın, ama şimdi zamanı değil. Sen şimdi benim yanımda kalsan, iki gün sonra seni tespit edip fişleyecekler. Peşine hafiye takacaklar. Hangi okulda olduğunu tespit edecekler. Senin, Risale-i Nurları arkadaşlarına bahsetme ve tebliğ etme hizmetine set çekecekler. O yüzden şimdi erken, sen daha talebesin. Bizim çok gayretli ve tedbirli çalışmamız gerekiyor.”
Birkaç ay sonra tekrar Said Nursi’yi görmeye gitti. Konuşmaları esnasında Nursi, Zübeyir Gündüzalp’e seslenmişti. “Keçeli çay koy.”
Çay geldiğinde Özer’e her hizmetine koşan meşhur Zübeyir Gündüzalp’i gösterdi.
“Bak bu Zübeyir, senin adın da Üzeyir olsun.”
Özer’in adı artık Üzeyir’di.
Üzeyir bu görüşmeden sonra, “Ben artık deryayı bulmuşum, damlalarla uğraşamam” diyerek liseyi terk etti. Ailesini yoldan sapmış gördüğü için, eve de pek uğramıyordu.
Yüksel sevdiği genç ile sözleniyor
Yüksel ile ilgilenen liseli genç bir mektup göndermişti. Yüksel’i sevdiğini, ciddi olarak ilgilendiğini yazmış, sonunda “Beni bekler misin?” diyordu. Mektup hoşuna gitmesine rağmen Yüksel, hafiflik olur düşüncesiyle mektuba cevap vermedi. Bazen yazmak istiyor, bazen vazgeçiyordu.
Bir süre sonra tekrar mektup geldi kendisini seven gençten. Niyetinin ciddi olduğunu, askere gittikten sonra evlenmek istediğini ve duygularını yazmıştı. Yine, “Bekler misin?” diyordu.
Onun yanlış bir davranışını görmeyen, ilgisine karşılıksız kalmayan Yüksel bir cevap verme lüzumu hissetti. Kısa tuttuğu mektubunun sonunda, “Seni bekleyeceğim” diyerek, onun teklifini kabul ettiğini belirtmişti.
Birkaç yıl içinde gizli tuttuğu olaydan annesinin de haberi oldu. Gözünden sakındığı kızına kimseleri lâyık bulmayan annesi, mahalleden tanıdığı damat adayını beğenmişti.
Gencin ailesi, Tahsin Bey ve Umran Hanım’dan Yüksel’i istemiş, onlar uygun bulunca söz kesilmişti. Yüksel artık sözlü bir genç kızdı.
Söz kesildikten bir ay kadar sonra, damat adayının ailesi Umran Hanımların evine düğün hazırlıkları konusunda konuşmak amacıyla geldiler.
“Evi nereden tutmayı düşünüyorsunuz, bizlere yakın olursa gözümüzün önünde olurlar.”
Umran Hanım’ın bu sözleri, gelen misafirleri biraz huzursuz etti.
“Şu anda durumumuz buna müsait değil. Bir süre bizle birlikte yaşasınlar, sonra evlerini tutarlar.”
Tahsin Bey de, Umran Hanım da bu cevaptan hoşlanmadılar. Birbirlerine şaşkınca baktılar.
“Gelin kaynana bir arada mı yaşayacaksınız, biz bunu kabul edemeyiz” dedi Umran Hanım.
“Ne var canım bir müddet yaşasalar. Durumumuz müsait olunca ayrı eve çıkarlar.”
“Böyle diyeni çok duyuyoruz ama görüyoruz ki evlendikten sonra söylenen bu sözler yerine gelmiyor. Biz buna razı olamayız.”
Buz gibi bir hava esmeye başlamıştı iki aile arasında. Sonra iş tartışmaya dönüştü.
Tahsin Bey birden elini masaya vurdu. “Benim size verilecek kızım yok!” diye bağırdı.
Koridor aralığında tartışmaları dinleyen Yüksel, babasının son sözlerini duyunca olduğu yere yığıldı. Onun bayıldığını gören Gülsel çığlık atınca evdekiler Yüksel’in yanına koştular. Yüksel büyük bir travma yaşıyor, sinir krizleri geçiriyordu. Apar topar hastaneye götürdüler.
Yüksel’in bu durumu Tahsin Bey ve Umran Hanım’ın kararını etkilemedi. Yüksel’in, Gülsel’in yalvarmaları, mahallelinin devreye girip dil dökmesi kâr etmedi. Ne Tahsin Bey, ne Umran Hanım yumuşamıyor, taviz vermiyordu.
Mutlu bir yuva kurmaya yol alınırken, aniden gelen bu şok olay Yüksel’de biyolojik bir hastalığa neden olmuştu. Yüksel artık çocuk sahibi olamayacaktı.
On sekiz yaşında bir genç kızın bütün hayalleri yıkılmıştı.
Gence olan sevgisi, hisleri, hayalleri tuzla buz olan, neredeyse ölmeyi isteyecek kadar canı yanan Yüksel, ailesine karşı gelmedi ve isyan etmedi. İçin için yandı, yüreği kavruldu ama anne babasına yansıtmamaya çalıştı.
Suskun ve üzgün bir hayatın içindeydi artık. Dünya anlamsız geliyordu kendisine. Ne yazı yazmak, ne okumak gelmiyordu içinden. Bir boşluğa düşmüş gibiydi.
Ağabey ben örtünemem beni zorlama
Askerde olan ağabeyi Özer izine geldikçe eve uğruyor, Yüksel ile ilgileniyordu. Ona bazen dini sohbetler yapmaya çalışmış, Müslüman kızın açık giyinmemesi gerektiğinden bahsetmişti. Örtünmesini ve namaz kılmasını istiyordu adının artık Üzeyir olduğunu söyleyen Özer ağabeyi.
Yüksel onun sohbetlerinden sıkılıyor, pek bir şey anlamıyordu. Örtün dediğinde irkilmiş, namaz kıl dediğinde yanından kaçacak hale gelmişti. Kardeşi Gülsel de bu sohbetlerden hiç hazzetmiyor, Üzeyir ağabeyini görünce hemen kaçıyordu. “Ben hayatta örtünmem abla, bu zamanda örtünen mi var?” diyordu.
Yüksel sıkılsa da ağabeysinin bazı sözlerinden etkileniyordu. Eteğini biraz uzatıyor, japone kol yerine kısa kollu elbise tercih ediyordu. Ağabeysi örtünmesine kafayı takmıştı.
“Ağabey ben örtünemem beni zorlama” dedi ona.
“Örtünsen o kadar güzel olacaksın ki, sen örtünsen bütün kadınlar örtünecek, hem ahiretini kazanacaksın.”
Ağabeysinin ricalarını, yalvarmalarını kabul etmiyordu. Fakat Üzeyir abisinin çok geniş bir çevresi vardı. Şair Necip Fazıl’ı, Nurettin Topçu’yu, Mehmet Şevket Eygi’yi, gazeteleri ve gazetecileri tanıyordu.
Üzeyir ağabeysi bir gelişinde Yeni İstanbul gazetesi getirmişti. Peyami Safa’nın ve Gökhan Evliyaoğlu’nun yazdığı gazeteyi beğenen Yüksel, gazetenin gençlik köşesine yazılar göndermeye başladı. Peyami Safa, Gökhan Evliyaoğlu, Necip Fazıl, Nurettin Topçu keşfettiği yazarlar oldu.
Üzeyir, evdeki rakılı fasılı görünce
Yüksel resimle de uğraşıyordu. Terzilik, resim, yazı yazmak onu meşgul ediyordu. Musiki dersleri de hızını artırmış, evde fasıl yapılmaya başlanmıştı.
Bir gün evde kadınlı erkekli yemek sofrasındalardı. Tahsin Bey ud, Yüksel kanun, Gülsel ney çalarak, arada rakı içip keman çalan hocalarına eşlik ederek, birlikte şarkı söylerlerken epeydir eve uğramayan Üzeyir çıkageldi.
Gördüğü manzara onu şok etmişti. Hele keman hocasının rakı şişesini görünce neredeyse çıldıracaktı. “Yazıklar olsun size!..” diye bağırarak tükürdü. Öfkesine hâkim olamayıp masaya bir tekme attı. Sonra ağlaya ağlaya arka balkondan bahçeye atladı. Evin kenarında bulunan bostandan ilerlerken: “Allah size hidayet versin, Allah sizi ıslah etsin!” diye söyleniyordu.
Üzeyir gördüğü manzaraya çok sinirlenmişti. Artık o eve adım atmayacaktı. Kendisi Said Nursi’nin yanında olan, zaman zaman bir süre birlikte kalan biriyken, ailesi ne haldeydi.
Bir gün Gülsel Kadın dergisinde bir defile haberine bakarken dergide sadece kadınların yazdığını fark etti. Sonra dergiyi aramaya karar verdi. Telefonu derginin sahibi İffet Halim Oruz açtı. İffet Hanımla konuşmaları sohbete dönüştü. Genç bir kızın cıvıl cıvıl konuşması, heyecanlı oluşu İffet Hanım’ın hoşuna gitmişti. Gülsel’i dergiye davet etti.
Gülsel’in neşeli ve heyecanlı halini beğenen İffet Hanım, şiirlerine ve yazılarına baktıktan sonra: “Bence siz yazı yazın, size bir köşe verelim,” dedi. “Ney çalıyormuşsunuz, musiki dersi alıyormuşsunuz. Müzikle alâkalı yazılar yazar, röportajlar da yaparsınız.”
Köşe yazarlığı teklifi Gülsel’in hiç beklemediği bir teklifti. “Ama benim ablam Yüksel de çok güzel yazılar yazıyor. Daha on dört yaşındayken Yelpaze dergisinde yazıları, hikâyeleri yayınlandı. Yeni İstanbul gazetesinde de yazıları yayınlanıyor. Ablam da yazabilir mi?”
“Öyle mi ne güzel” dedi İffet Hanım. “Tabii ki yazabilir. Dönüşümlü köşe yazarlığı yaparsınız. Bir sayı sen, bir sayı ablan yazabilirsiniz. Yalnız, sizin isimleriniz Gülsel, Yüksel biraz farklı isimler. Erkek adı gibiler. Önlerine Ayşe Fatma gibi kız isimleri koyarsanız iyi olur.”
Şule Yüksel Şenler ve Gonca Gülsel Şenler
Gülsel eve geldiğinde ablasına olanları anlattı. Gelen teklif Yüksel’i de sevindirmişti. Çok beğendiği Şule ismini kendine aldı. “Şule Yüksel Şenler.”
Gülsel de Gonca ismini çok seviyordu. “Gonca Gülsel Şenler.”
Babaları Tahsin Bey, Atatürk’ün ölümünden sonra İsmet İnönü’yü beğenmemiş, Celal Bayar’ı daha Atatürkçü gördüğü için, aile Celal Bayar ve Adnan Menderes’in kurduğu Demokrat Parti’yi tutmaya başlamıştı.
Yeni adlarıyla Şule ve Gonca sadece yazı yazmakla kalmadılar. Üzeyir abilerinin geniş çevresinin olması hasebiyle Demokrat Parti’nin toplantılarına, Necip Fazıl Kısakürek’in, Nurettin Topçu’nun seminerlerine katılmaya başladılar. Gittikleri ortamlar Şule ve Gonca’nın düşünce dünyasına da tesir ediyor, özellikle Şule Yüksel köşesinde başı açık kısa kollu elbiseyle resmi olmasına rağmen milliyetçi, dini hassasiyetlere de değinen konularda yazmaya yöneliyordu.
Ağabeysi Üzeyir de Şule’nin bu değişimini fark etmişti. En azından tarihi şuuru olduğunu düşünüyor, “Keşke, yaşantısı da değişebilse, başını örtebilse” diyordu.
“Ben örtünemem ağabey,” diye itiraz ediyordu Şule. “Yapamayacağım şeyi isteme benden.”
Şule Yüksel Şenler, DP’den sonra yeni kurulan Adalet Partisi’nin Gençlik Kolları’nda görev aldı. Partinin yaptığı mitinglerde boy göstermeye, kürsülerde ateşli konuşmalar yapmaya başladı. Menderes adı yasak olmasına rağmen inadına Menderes nehrinden bahsediyor, on binler o Menderes dedikçe gözyaşları döküyordu. Polisler hareketlenince de kaçırıyorlardı Şule’yi.
Şule’nin yazıları ve ateşli konuşmaları Üzeyir’in Nurcu arkadaşlarının dikkatini çekmekteydi. Genç bir kızın böyle yazılar yazması, hitabetinin kuvvetli olması takdir ediliyordu. Üzeyir bu çabaları takdir etmesine rağmen kardeşinin açık giyinmesini, balolara, danslara gitmesini, evde musiki fasılları yapmasını kabullenemiyor, sinir oluyordu.
Yine de ailesini uyarıyor, yalvarıyordu. Umran Hanım, daha Üzeyir konuşmadan irkiliyor, tüyleri diken diken oluyordu. Gonca ağabeyini görür görmez kaçıyordu. Üzeyir evdekilere Risale dersi yapmaya kalkıyor, onları iyice sinirlendiriyordu.
Kemal Ural, Üzeyir’in yakın arkadaşlarındandı. Bir gün Üzeyir’e bir teklifte bulundu.
“Üzeyir ben bir dergi çıkarmak istiyorum. Adını Şule koyalım. Kendi adının konduğunu gören Şule kardeşin dergiye yazılar yazdıkça belki hidayetine vesile olur.”
Çok sevindi Üzeyir. “Bence de çok güzel olur,” dedi. “Hem Şule de dergi vasıtasıyla belki umduğumuz noktaya gelir.”
Kendi adını taşıyan bir derginin çıkacak olması Şule’yi memnun etmişti. Şule dergisi Kemal Ural’ın sahipliğinde yayınlanmaya başladı. Kemal Ural, daha sonra Şule yayınlarını kuracaktı.
Üzeyir ağır hastalık geçirince
Bir gün Üzeyir sarılık geçirip ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Ailesi hastaneye kaldırmış, başını bekliyordu. Üzeyir’i ebediyen kaybedecekleri korkusuna kapılmışlardı. Şule ölecek gözüyle gördüğü ağabeysinin etrafında dört dönüyor, ağlayarak yalvararak bir ihtiyacı olup olmadığını soruyordu.
“Şule, senden son bir kez bir şey istiyorum,” dedi kardeşine bakarak. “Hiç olmazsa Risale-i Nur derslerine benim hatırım için git.”
Şule, ağabeysinin gitti gidiyor halini görünce:
“Tamam abi,” dedi. “Örtünemem ama sohbete giderim. Sen yeter ki iste, sana söz veriyorum. Fakat nasıl gideceğimi bilmiyorum.”
“Bir abimizin yaşlıca bir annesi var, o sana gelecek. Onunla gidersiniz.”
Yaşlı kadınların yaptığı sohbete gidecek olması pek hoşuna gitmese de, abisinin vasiyetini yerine getirmek için bir kere de olsa gidecekti artık.
Yaşlı kadın manikürlü, boyalı, uzun tırnaklı Şule’yi görünce şaşırmış, “Üzeyir efendinin kız kardeşi böyle biri mi?” der gibi bakmış, sohbet evine götürmüştü.
Şule daha yoldayken sıkılacağını hissediyor, “Şu verdiğim sözü bir tutayım zaten bir daha gitmem” diyordu.
Böyle diyordu ama bir daha gitmem dediği sohbet evine aylarca gidecek, 27 yaşında düşüncelerini ve yaşam tarzını değiştirecek, üstelik bütün kadınları değiştirme mücadelesi verecek kadar aktif olacaktı.
İyileşen Üzeyir sevinirken, annesi Umran Hanım oğlundan sonra kızını da hacılara hocalara kaptırdığı için üzgün, anneanne İkbal Hanım ise ağız kavgası edecek kadar torununa öfkeliydi.