Cübbeli Bürokratın “Düşüncesizliği”: Hukuk Neyi Korur?

Anayasa Mahkemesi HAGB kararında, ilk bakışta son derece sade ama etkisi atomik bir tespit yapıyor: “Kamu görevlileri tarafından işlenen işkence ve eziyet suçlarında, sanık hakkında Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması kararı verilemez.” O hâlde insan şu soruyu sormadan edemiyor: Anayasa Mahkemesi neden 2026 yılında, bu kadar "apaçık", bu kadar temel bir ilkeyi yeniden hatırlatma, adeta heceleme ihtiyacı duydu?

İki gündür çalışma masamın üzerinde duran, dosyalarımın arasına kaldırıp “bitti” diyemediğim bir Anayasa Mahkemesi kararı var. Beni uzun uzun düşündüren bir konu.

Çarşamba günü yayımlanan bu karar (AYM 2025/149), ilk bakışta son derece teknik, usule ilişkin bir mesele gibi görünebilir: Kamu görevlileri tarafından işlenen işkence ve eziyet suçlarında, sanık hakkında “Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması” (HAGB) kararı verilemeyeceğinin tescili. Yani Yüksek Mahkeme’nin; devletin üniformasını giymiş bir kişinin vatandaşa işkence yaptığını sübuta erdirip, ardından “iyi hâl” diyerek veya “devleti koruma refleksi” ile cezayı ertelemesinin, fiilen bir cezasızlık rejimi inşa etmek anlamına geldiğini vurgulaması.

İşleyen bir hukuk devletinde, böyle bir cümlenin kurulması dahi abesle iştigal sayılırdı. Zira işkence yasağı, medeniyetin “kırmızı çizgisi”dir; tartışmaya kapalı, mutlak ve delinemez bir yasaktır. Ama takvim yaprakları 2026’yı gösterirken, biz hâlâ Anayasa Mahkemesi’nin, “İşkenceciyi ceza ertelemesiyle korumayın, hukuku askıya almayın” diye ihtar etmek zorunda kaldığı bir ülkede yaşıyoruz.

Üstelik bu, Anayasa Mahkemesi’nin işkence ile cezasızlık arasındaki bağa ilk kez dikkat çekişi de değildir. Yüksek Mahkeme, 2023 yılında verdiği iptal kararında, HAGB kurumunun cezasızlık mekanizmasına yol açtığını ve Anayasa’nın 17. maddesi kapsamında devlete yüklenen etkili soruşturma, caydırıcı ceza ve mağdurun onarımına ilişkin pozitif yükümlülüklerle bağdaşmadığını vurgulamıştı. Buna rağmen yasama organı bu açık uyarıyı dikkate almak yerine, neredeyse aynı düzenlemeyi bir yıl sonra yeniden yasalaştırmış olması, iktidarın da aynı refleksle hareket ettiğinin göstergesi.

Devleti Koruma Refleksinin Altında Ezilen Hukuk

Bu noktada insan, kendi vicdan aynasına bakıp şu soruyu sormadan edemiyor: Türkiye’nin bir hukuk devleti olma iddiası, neden her seferinde bu kadar kırılgan, bu kadar pamuk ipliğine bağlı kalıyor? Neden hukuk, bizde hâlâ yerleşik bir “norm” değil de, ancak solgun bir “temenni” gibi duruyor? Hüzünlü bir ütopya gibi…

Bu karar, özellikle yargı sistemimizin bildiği, yaşadığı bir hakikati ifşa ediyor: İşkence söz konusu olduğunda, bilhassa fail devletin kudretini temsil eden bir kamu görevlisiyse, bu ülkede cezasızlık bir istisna değil, yaygın bir kültürdür. Ve bu kültür, yalnızca güvenlik bürokrasisinin duvarlarına değil, yargısal zihniyetin iliklerine kadar işlemiştir.

Anayasa Mahkemesi’ne giden o uzun ve engebeli yola bakıldığında durum daha da berraklaşır. İşkence iddialarıyla açılan soruşturmaların yıllarca sürüncemede bırakılması, dosyaların zamanaşımı dehlizlerine doğru sessizce itilmesi, valiliklerin soruşturma izinlerini bir “imtiyaz” gibi sakınması, delillerin karartılması ve tanıkların o korkunç yalnızlığa terk edilmesi… Bütün bunlar, ezbere bildiğimiz o “yargısal mimari”nin sütunlarıdır. Zaman zaman siyasi irade “işkenceye sıfır tolerans” söylemiyle göstermelik bir çıkış yapsa da; kemikleşmiş güvenlik bürokrasisi ve ona eşlik eden yargısal refleks, meseleyi her defasında “Devletin Bekası” parantezine alarak o eski, karanlık, rutubetli usullere geri dönmeyi başarabilmektedir.

Bu tabloyu sadece soğuk raporlardan, istatistiklerden okumuyorum. Kendi hafızamda, ruhumda iz bırakan çok canlı sahneleri var. 2017 Van Gevaş olayı mesela… Açık, net bir işkenceydi. Kimlerin yaptığı, nasıl yaptığı neredeyse herkesçe biliniyordu. TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanlığı yaptığım dönemde, olayın üzerine hakikat namına gittiğimizde maruz kaldığımız hakaretleri, organize tehditleri bugün bile unutmak zor. Sonrasında ne oldu? Adeta herkesin gözünün önünde cereyan eden işkence olayına rağmen yine gözümüzün önünde, adalet terazisi değil, “devlet terazisi” tartıldı. Failler cezalandırılmadı; aksine korundu, hatta sistem tarafından taltif edilmiş hissi uyandıran bir süreç yaşandı.

Türkiye’de işkence ve kötü muamele iddiaları maalesef toplumsal bir sarsıntı yaratmaz. Yer yerinden oynamaz. Tam tersine, bu tür iddiaları dile getirenler hızla “ötekileştirilir”. Hatta mağdurun kimliğine bile bakmadan “PKK’lının hakkını savunmak sana mı kaldı?” denir. “Teröristin hakkını savunuyor” diye linç edilirsiniz. En iyi ihtimalle dosya “insan hakları meselesi” etiketiyle parmak ucuyla bir kenara itilir.

İşte bu yüzden önümde duran bu karar, sadece bir içtihat metni değildir. Bu karar, yargının ve devletin kendisiyle yüzleşmesi gereken o büyük, o varoluşsal soruyu yeniden masaya koymaktadır: Devletin bekası gerekçesi, insanın onurunu askıya almayı mı meşrulaştırabilir mi? Yoksa biz, bekayı koruduğumuzu sanırken, insanı imha eden ve dolayısıyla devleti de içten içe çürüten bir zihniyeti mi normalleştiriyoruz?

Bu soruyla yüzleşmekten kaçtığımız sürece, Anayasa Mahkemesi ve AİHM istediği kadar karar versin, ne kadar çok yasa değiştirirsek değiştirelim, işkence, cezasızlık ve hukuksuzluk bu toprakların karanlık arka planında, bir hayalet gibi yaşamaya devam edecektir.

Burada bir parantez açmamız gerekir. Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı, onu bütünüyle “devleti koruma reflekslerinden arınmış” bir mercii haline de getirmez. Aksine Mahkeme, Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş dosyalarından FETÖ yargılamalarına, OHAL KHK’larını denetim dışı bırakmasından KHK meselesindeki tutumuna kadar uzanan geniş bir alanda, kimi zaman aynı “devleti koruma” refleksiyle hak ve özgürlükleri daraltan, ihlalleri görmezden gelen veya geciktiren kararlar da vermiştir.

Kararın Anatomisi: Hukukun Kendi Belleğiyle Yüzleşmesi

Anayasa Mahkemesi HAGB kararında, ilk bakışta son derece sade ama etkisi atomik bir tespit yapıyor: “Kamu görevlileri tarafından işlenen işkence ve eziyet suçlarında, sanık hakkında Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması kararı verilemez.”

Gerekçe nettir: Çünkü böyle bir karar, işkence yasağının mutlak niteliğini zedeler; devletin suçla mücadeledeki pozitif yükümlülükleriyle bağdaşmaz; mağdur açısından ise adalet duygusunu tamamen anlamsızlaştırır. İşkence yasağı, emredici hukuk kuralıdır; istisnası yoktur. Ne olağanüstü hâl, ne terörle mücadele, ne kamu düzeni, ne de hikmet-i hükümet bu yasağın etrafından dolanma imkânı verir.

O hâlde insan şu soruyu sormadan edemiyor: Anayasa Mahkemesi neden 2026 yılında, bu kadar “apaçık”, bu kadar temel bir ilkeyi yeniden hatırlatma, adeta heceleme ihtiyacı duydu?

Cevap, klasik bir Türkiye hikâyesidir. İşkence iddiası vardır. Tıbbi bulgular vardır. Mağdurun anlatımı tutarlıdır. Buna rağmen yargı süreci boyunca esas mesele, işkencenin varlığı değil; devlet görevlisinin cezalandırılmasının bürokraside yaratacağı rahatsızlık olmuştur. Yerel mahkeme, suçun ağırlığıyla ve failin üniformasıyla yüzleşmek yerine, HAGB gibi “yumuşak” ve “sessiz” bir hukuki araçla dosyayı etkisizleştirmeyi tercih etmiştir.

İşte Anayasa Mahkemesi tam burada devreye girmektedir ve mealen şunu söylemektedir: “Bu yaptığınız, hukuki bir takdir hakkı kullanımı değil; cezasızlığın kurumsallaştırılmasıdır.”

Yüksek Mahkeme, yargıya asli görevini hatırlatmaktadır: İşkence, hafifletilecek bir suç değildir; “iyi hâl” ile dengelenecek bir fiil hiç değildir; kamu görevlisi eliyle işlendiğinde daha az değil, bilakis, devlete duyulan güveni yıktığı için daha fazla ciddiyetle ele alınması gereken bir insanlık ihlalidir.

İşkenceyi İdari Bir Görev Kazasına İndirgemek

Hannah Arendt, insanlık tarihinin o en karanlık sayfalarını analiz ederken, kötülüğün kökünü canavarlıkta, sadizmde veya şeytani bir zekada aramamamız gerektiğini söylemişti. Ona göre asıl dehşet, “düşünme yetisinin yokluğunda” saklıydı.

Bir yargıç tahayyül edin. İyi eğitimli, akşam evine gittiğinde çocuklarının başını okşayan, komşusuyla selamlaşan saygın bir vatandaş. Bu yargıç, önüne gelen dosyada, bir karakolun loş odasında askıya alınan, falakaya yatırılan, onuru ve bedeni çiğnenen bir insanın tıbbi raporlarını görüyor. Sadece bedeni değil, kişiliği parçalanmış, ruhsal bütünlüğü dağılmış bir “insan enkazı” var karşısında.

Ama yargıç ne yapıyor? Faili, yani o işkenceyi yapan kamu görevlisini karşısına aldığında, bir anda zihnindeki “adalet” mekanizması duruyor ve yerine başka bir yazılım devreye giriyor: Devleti kurtarma refleksi. Yargıç, o an kendi vicdanıyla sessiz bir diyaloğa girmekten, yani Arendt’in tabiriyle “düşünmekten” vazgeçiyor. Çünkü düşünmek tehlikelidir; düşünmek, insanı yerleşik kalıpların dışına çıkarır, onu “devletin memuru” olmaktan çıkarıp “insan” olmanın o savunmasız çıplaklığına iter.

Yargıç bu çıplaklıktan korkuyor. Bu yüzden tutunacak “tırabzanlar” arıyor. “Devletin ali menfaatleri”, “Terörle mücadele hassasiyeti”, “Kurumların yıpratılmaması” gibi klişeler, onun tutunduğu tırabzanlardır. HAGB kararı vererek, yani “Suçlusun ama seni cezalandırmayı erteliyorum, suçunu görmezden geliyorum” diyerek, kendi vicdanının sesini de kapatıyor. Yargıç, faille o kadar derin bir özdeşlik kuruyor ki, mağdurun acısı onun algı dünyasında silikleşiyor, buharlaşıyor. İşte kötülüğün sıradanlığı tam olarak budur: İşkenceyi bir “insanlık suçu” olmaktan çıkarıp, idari bir “görev kazasına” indirgemek.

AYM aslında “Buna bir son verin” demekle, yerel mahkemelere şu ihtarı yapmaktadır: “Üniforma, suçun üzerini örten bir perde olamaz. Mahkeme salonu, devletin kaba gücünü değil, hukukun üstünlüğünü temsil etmelidir.”

Ancak yargıçların zihnindeki o “Kutsal Devlet” putu yıkılmadan, mahkeme salonları gerçekten birer adalet sarayına dönüşebilir mi?

Devletin Bekası Putu ve Parçalanan Ruh

İşkenceci, mağdura sadece fiziksel acı vermez; ona “Sen bir hiçsin, senin varlığının, onurunun, bedeninin benim (devletin) gözümde hiçbir değeri yok” mesajını, silinmez bir mühür gibi ruhuna kazır. Mağdurun dünyayla kurduğu güven ilişkisini, anlam bağını koparır.

Peki devlet, kendi eliyle yarattığı bu “anlamsızlığı” hukuk yoluyla onarmazsa ne olur? Sadece mağdur değil, toplum hastalanır.

İşkencecinin cezasız kaldığı bir ülkede, hiçbir değer (bayrak, vatan, din, millet) o ahlaki boşluğu dolduramaz. Çünkü en yüce değer olan “insan onuru” çiğnendiğinde, diğer tüm değerler içi boşalmış birer slogana dönüşür. Adaletin tecelli etmediği yerde, devletin otoritesi saygıya değil, korkuya dayanır.

Konunun en can alıcı noktası, yargıcın da, savcının da, hatta sokaktaki vatandaşın da zihnine kazınmış olan o “Hikmet-i Hükümet” kavramıdır. Bu kavram, devletin bekası söz konusu olduğunda hukukun ve ahlakın askıya alınabileceğini fısıldayan şeytani bir vesvesedir.

Yargıç, işkence davasında HAGB kararı verirken, aslında modern hukukun değil, Orta Çağ’dan kalma bu arkaik prensibin uygulayıcısıdır. Ona göre devlet, korunması gereken “kutsal” bir varlıktır; insan ise bu varlığın devamı için feda edilebilecek bir “teferruat”tır.

Oysa 2026’nın dünyasından geriye bakıp şunu sormak zorundayız:

Devlet kimin içindir?

Yüksek Mahkeme, en azından bu kararında, “Devletin ali menfaatleri, bir insanın onurundan daha yüksek değildir” diyerek, meşruiyetin kaynağını kaba güçten alıp tekrar adalete iade etmeye çalışıyor. Ancak putlar, sadece yasa maddelerini değiştirmekle yıkılmaz. Putlar, zihinlerde yaşar.

O yargıcın, o savcının, o doktorun ve o polis memurunun zihnindeki “Devlet Baba” figürü, “Adil Devlet” figürüne dönüşmedikçe, cezasızlık kültürü kendine yeni kılıflar (zamanaşımı, delil yetersizliği, iyi hal indirimi) bulmaya devam edecektir.

Bu noktada Değerli Sami Selçuk’un veciz uyarısını hatırlamak gerekir:  ”Yargıçlar hükümeti kurtarmaya çalışırlarsa kurtaramazlar; ama ülkeyi mutlaka batırırlar”.

Enkazın Altındaki Hakikat ve Yaralarımızı Onarmak

Bu tefekkürün sonunda vardığım yer, mutlak bir karamsarlık değil, zorlu ve sancılı bir umuttur. 2026 yılında, işkenceyi ve cezasızlığı hâlâ konuşuyor olmamız utanç verici olsa da, Anayasa Mahkemesi’nin bu hatırlatması, kaybettiğimiz rotayı bulmamız için bir deniz feneri işlevi görebilir.

Unutmayalım ki hukuk, sadece normlar hiyerarşisi değildir. Hukuk, bir medeniyetin kendi kendisiyle yüzleşme cesaretidir. İşkenceyi yasaklamak yetmez; işkenceyi mümkün kılan o zihniyet dünyasını, o “biz ve onlar” ayrımını, kötülüğü örtmek maksadıyla söylenen “Devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir” anlayışını yargılamak gerekir.

Bizim bugün yapmamız gereken, AYM kararını alkışlayıp kenara çekilmek değil; o kararın işaret ettiği o büyük ahlaki boşluğu doldurmaya çalışmaktır. Yargıcın kürsüde sadece bir memur değil, bir “insan” olarak oturmasını sağlamak; devletin bekasının işkenceyle değil, ancak ve ancak insan onurunu yücelterek sağlanabileceğini anlatmak…

Önceki İçerikİmzalı ama “yayınlan(a)mayan” mevzuat: Deprem güvenliğini kim, neden engelliyor?
Sonraki İçerikÜnlüler soruşturmasında 23 gözaltı: Kızılcık Şerbeti’nin başrolü Doğukan Güngör ile fenomen Burak Altındağ aralarında