Despotizmin masum kılıfları: Saygı duymak zorundasın!

Türkçede saygı tamamen bir itaat enstrümanı olarak kullanılıyor. Çoğunluğun/güçlünün değerler sisteminin azınlığa/zayıfa dayatılması saygı değildir. Saygı gönüllülük esasıyla varolur. Türkiye’de, bu ataerkil itaatçi kültürde yetişmiş insanlar için basit bir yöntem öneriyorum. Saygı duyduğunuzu düşündüğünüz şey ya da kişiyi düşündüğünüzde korku hissediyorsanız, ona saygı duymuyorsunuzdur, ondan korkuyorsunuzdur.

Ramazan ayı sebebiyle “saygı duymak zorundasın” oksimoron önermesi gündelik hayatımızın ilk sıralarına oturdu yine. Saygı ve zorunluluk ikilisi tanımları gereği bir arada olmaları mümkün olmayan iki kavram. Bir şeyi yapmak zorunda olmak, özgür iradenin terk edildiği bir itaat durumudur. Saygı ise, bireyin iradesi doğrultusunda aldığı bir karar, bir pozisyondur. Özgür insanın neye saygı duyacağı, sahip olduğu/kendini ait hissettiği değerler sistemine göre biçimlenir. Fakat, Türkiye’nin de bir parçası olduğu toplulukçu doğu kültüründe saygı, bireyin özgür iradesiyle değil, aksine bireyin itaat ve korkusuyla eşleştirilerek tanımlanıyor. Bana kalırsa, tüm kavramsal karışıklık da buradan çıkıyor.

Bireyci Batı kültüründe ve toplulukçu doğu kültüründe saygının sözlüklerde nasıl tanımladığına bakarak basit bir karşılaştırma yapabiliriz. Saygının Türk Dil Kurumu Sözlüğü’ndeki karşılığı şöyle;

       1. isim Değeri, üstünlüğü, yaşlılığı, yararlılığı, kutsallığı dolayısıyla bir kimseye, bir    şeye karşı dikkatli, özenli, ölçülü davranmaya sebep olan sevgi duygusu, hürmet,         ihtiram:
       “İnsanlara saygıyı yitirdin mi yandın bittin, on paralık oldun demektir.” – Yaşar                   Kemal

       2. isim Başkalarını rahatsız etmekten çekinme duygusu.

Birinci anlamda tarif edilen şey, iktidara ya da iktidara layıklık karşısında itaati öğütlüyor zımni olarak. Bu layıklığa bireyin kendisinin karar vermesine de izin vermiyor, makbul kabul edileni benimsenmesi bekleniyor. Kutsallık, yaşlılık, üstünlük gibi kişinin özgür iradesiyle belirleyemediği parametreleri belirleyici olarak tarif ediyor. İkinci anlam ise saygıyı, başkalarının değerler sistemine ayak uydurmak olarak tarif ediyor. Maalesef burada bir anlam karmaşası var. Aslında ikinci anlamda tarif edilen şey saygı değil, kişisel hak ve özgürlüklerin korunması. Kişisel hak ve özgürlükler, kurallı kamusal alanla koruma altına alınabilir, saygıyla değil. Bir arada yaşayan insanların ortak yaşam alanlarına dair konsensusla belirlediği çerçeve kurallar ve bunların uygulanmasıyla tesis edilen huzur, saygı değil, bir arada yaşama becerisidir.

Cambridge İngilizce sözlüğüne baktığımızda ilk göze çarpan, bireyci Batı kültüründe, saygının tanımının neredeyse 180 derece yön değiştiriyor olması. Cambridge İngilizce sözlüğünde saygı şöyle tanımlanıyor;

       1. Saygı isim (HAYRANLIK)

       İyi fikirleri veya nitelikleri olduğuna inandığınız biri veya bir şey için hissedilen veya              gösterilen hayranlık

       2. Saygı isim (ONUR/HÜRMET)

             a) Önemli olduğunu düşündüğünüz birine veya bir şeye karşı gösterilen kibar             tutum

             b) Bir şeyin doğru ya da önemli olduğu ve onu değiştirmeye ya da ona zarar                 vermeye çalışmamanız gerektiği duygusu

             c) Farklı gelenek veya kültürlerin sizinkinden farklı olduğunu kabul ettiğinizde            ve onlara karşı suç teşkil etmeyecek şekilde davrandığınızda gösterdiğiniz               tutum

Temel farklılıklardan ilki, İngilizcede saygı, ilk olarak hayranlıkla, imrenmeyle, öykünmeyle eşleştiriliyor. Korku ve itaatten ziyade özenme, örnek alma gibi bireyin özgür iradesine ait tutumlarla tarif ediliyor. İkinci fark ise, saygı duyulacak şeyi ya da kişiyi bireyin kendinin değerlendirmesi, saygıya layık bulup bulmadığına kendi iradesiyle karar vermesi. Son olarak da, -belki de en önemlisi- farklılıklara ya da kişinin değerler sistemine aykırı olan şeylere karşı müdahale ya da tahakküm etmemesi, daha açık bir anlatımla, başkalarının değerler sistemine karışmaması olarak tanımlanması.

Açıkça görüldüğü gibi, Türkçede, neredeyse bunların tam tersi bir anlayış hakim. Kişinin yaşı, pozisyonu, kutsallığı gibi bireyin özgür iradesiyle karar veremeyeceği niteliklere bağlı mecburi bir saygı tanımlanıyor. Güçlü ve baskın olanın değerler sisteminin zayıf olana dayatılmasıyla sonuçlanıyor bu saygı tarifi.

Bu kadar kavramsal açıklamadan sonra biraz somutlaşmak ve Ramazan ayında sıkça karşılaştığımız bir fenomeni incelemek istiyorum. Türkiye’de kamusal alanda karşılaştığımız oruç tutan müslüman profillerinden en yaygın olanı, -kültürel iklimin de katkısıyla- kendini toplumun en büyük ve en makbul kesimine ait olarak görüyor. Makbulün ve çoğunluğun bir parçası/temsilcisi olarak da kendisinin ait olduğu değerler sisteminin herkes tarafından benimsenmesi gerektiğini düşünüyor/inanıyor. Çoğu zaman sadece düşünmek ya da inanmakla kalmıyor, onun gözünden makbul görünmeyenleri makbul hale getirmek için onlara müdahale ediyor. Örneğin, kendi oruç tutarken tutmayanlara psikolojik şiddet, sözlü taciz, zaman zaman da fiziksel saldırıda bulunabiliyor. Aslında İslam dinine göre 12 ay boyunca yasaklı olan alkollü içeceklerin, Ramazan ayında tüketilmesinin daha yasaklı olduğu gibi mesnetsiz bir fikirle, kamusal alanda kurallı alkollü içecek tüketimine dahi tahammül edemiyor. Müslüman olmayan ya da oruç ibadetini yerine getirmemeyi tercih etmiş olan müslümanların kamusal alanda yemek yemesini veya içki içmesini engellemeye çalışıyor. Çoğu zaman, bahsettiğim bu durumun sözlü veya fiziki şiddete dönüşmesinin haberleriyle karşılaşıyoruz. Bu tip müdahalelerin meşruiyet zemini ise ‘sen inanmıyorsan/tutmuyorsan da saygı duymak zorundasın’ önermesiyle oluşturuluyor. Halbuki burada saygıyla kast edilen, salınan korku sonucu beklenen itaatten başkası değil. Fiziki ya da sözlü müdahaleye maruz kalmasa dahi ‘görünür olursam başıma bir şey gelir’ korkusunun insanlara hakim olması başlı başına korkunç bir şey. İşte bu, tam da, bireyciliğin benimsendiği Batı kültürüyle, toplulukçuluğun hakim olduğu Doğu kültürünün birbirinden farkını gösteren bir durum. Saygı Batıda bir anlamıyla, bireyin tercihlerine müdahale etmemekken, Doğuda bireylerin çoğunluğun istediği şekilde davranması olarak tarif ediliyor.

Batılı anlamda saygının Doğulu toplumda nasıl işlemesi gerektiğine dair de ufak bir simülasyon kurmak istiyorum. Oruç tutan bir kişi etrafında birilerinin yemek yemesi, alkollü içki tüketmesi gibi çevresel faktörlerden etkilenmeden ibadetini sürdürürse, Batılı anlamda saygının ilk anlamını kazanır diğerlerinden. Sahip olduğu irade ve kararlılık diğerleri tarafından takdir edilir ve başardığı şey ve başarmak için sahip olduğu hasletlerden dolayı takdir ve saygı görür. Oysa Doğulu anlamda saygı, bunun tam tersini teşvik ediyor. ’Baba’nın yanlış ya da verimsiz kararlarına dahi itaati mecburi kılan ve bunu ‘babaya saygı’ olarak tarif eden ataerkil-militarist kültürün sonucu, saygının itaatle, itaatin de korkuyla eşitlenmesine sebep oluyor. Sonuçta, ‘Baba’nın değerler sistemine aykırı bir şey yapmak saygısızlık, ‘Baba’nın değerler sistemine uymak ya da en azından uyuyor gibi yapmak saygı olarak tarif ediliyor.

Burada sosyal çürümenin en önemli sebeplerinden biri olan ‘uyuyor gibi yapma’ işinin de biraz açılması gerektiğini düşünüyorum. İçinde yaşadığımız kültürde, uymadığı halde uyuyor gibi yapmak, iktidar sahibi için iktidarına karşı duyulan korkuyu görselleştirdiği için kıymetli oluyor. Bunun tezahürlerine basit örnekler, toplumda birinden bahsederken, onun saygılı ve iyi olduğunu tarif eden tanımlamalarda görülebilir; “çok efendi, çok saygılı, ağzı var dili yok, bana hiç cevap vermez, benim sözümden çıkmaz, benim lafımın üstüne laf söylemez” ve benzerleri. Bunların tamamı, bahsi geçen ‘saygılı’ kişinin gerçek duygu ve düşüncelerini belirtmiyor. Muhakkak kendine ait bir değerler sistemi, duygu ve düşünceleri var, fakat bunları kendinden daha iktidarlı biri karşısında pasifize ederek ‘saygılı’ biri oluyor. Karşılıklı bir riya oyunu. Onu saygılı bulan da karşısındakinin kendi duygu ve düşüncelerine katılmama ihtimalini biliyor, ama itaat ettiği sürece onu saygılı, daha doğrusu makbul buluyor. Diğeri de daha iktidarlı olanın duygu ve düşüncelerine katılmasa da itaat ettiği sürece müdahaleye uğramayacağını, makbul görüleceğini biliyor. Korkunç bir yalan-yalan durumu, çürümüşlük.

İşte bu yüzden, Türkçede saygı tamamen bir itaat enstrümanı olarak kullanılır halde. Çoğunluğun/güçlünün değerler sisteminin azınlığa/zayıfa dayatılması saygı değildir. Her bireyin kendi değerler sistemini üretmesini ve onu özgürce yaşamasını sağlamaktır saygı. Birinin azmine, başarısına, arzusuna imrenmektir saygı. Saygı gönüllülük esasıyla varolur. Türkiye’de, bu ataerkil itaatçi kültürde yetişmiş insanlar için basit bir yöntem öneriyorum. Saygı duyduğunuzu düşündüğünüz şey ya da kişiyi düşündüğünüzde korku hissediyorsanız, ona saygı duymuyorsunuzdur, ondan korkuyorsunuzdur. Umarım bundan sonra hep korkularımızın üstüne gideriz ve özgür bir topluma dönüşebiliriz.