Önemli olan düşüş değil, yere çarpıştır…

Dünyada ne kadar acıklı insan hikâyeleri var, değil mi? Irkçılık ne kadar acımasız, değil mi? Ama günümüzle, Türkiye ile bir bağlantısı yok mu dersiniz? İnanın, yalnız değilsiniz. Türkiye ırkçılığı perdeleme mekanizmalarının maharetle geliştirildiği bir ülke. Burada ne yaparsanız yapın, ırkçı saymıyorsunuz kendinizi.

“Bu, elli katlı binadan düşen bir adamın hikayesi…

Adam kendini rahatlatmak için sürekli şöyle diyormuş:

‘Buraya kadar her şey yolunda…

Buraya kadar her şey yolunda…

Buraya kadar her şey yolunda…’

Önemli olan düşüş değil, yere çarpıştır.”

1995 Fransız yapımı, Mathieu Kassovitz’in yönettiği bol ödüllü “La Haine” filmi Paris’te gerçek sokak çatışması görüntülerinin ardından bu anekdotla başlıyor. 

Filmin orijinal adı “La Haine”in Türkçedeki anlamı “Nefret” aslında. Bir şekilde ağır gelmiş olmalı ismin Türkçesi, “Protesto” olarak çevrilmiş. Film Türkiye’de bu isimle biliniyor.

İsimler, ifadeler ağır gelebiliyor tabii, keşke yaşananların ya da bakış açısının ağırlığını da daha çok insan hissetse diye geçiyor insanın içinden. Anlatılanlarla bağ kurmamak imkânsız, çünkü filmde sanki uzunca süredir devam eden ama son günlerde iyice alevlenen Türkiye’deki “ırkçılık” ya da “nefret” de anlatılıyor gibi. Filmdeki gergin ortamın aynısını bugünlerde “güzel” ülkemizde biz de yaşıyoruz. Sonumuzun hayra çıkmasına inancımız giderek azalıyor.

Filmde, yazının başındaki hikâyeyi yaşıyor gibiyiz 97 dakika boyunca: Çakılmak üzereyiz hep. Paris banliyösünde yaşayan ikinci kuşak göçmen gençlerin, kaybedecek hiçbir şeyi olmayanların hayatından bir kesit… Bir Kuzey Afrikalı, bir Yahudi ve bir siyahi genç. Yapacak hiçbir şeyleri, gelecekle ilgili hiçbir umutları yok, kendilerinden nefret ediliyor, onlar da nefret etmeyi, öfkeyi bir kimlik haline getirmişler.

Polis, bir Kuzey Afrikalı genci “kazara” vurmuş. Vurulan gencin büyük ihtimalle öleceği biliniyor, banliyöde bu ölüm haberi beklenirken geçen 24 saatteki serbest düşüş anlatılıyor, yere çarpmaya kadar geçen o çok gerilimli anlar…

Siyah beyaz çekilmiş bu filmin kurgu olduğunu biliyoruz, yine de neredeyse evrensel bir hakikat hissi veriyor izlediklerimiz. Tabii ki yönetmeninin başarısı bu, ama aynı zamanda şunu da anlıyoruz: Irkçılık, mülteci karşıtlığı, milliyetçi kibri tüm dünyada neredeyse birebir aynı göstergelerle iş yapıyor.

Kuzey Afrikalı, Yahudi, siyahi olmak… Paris’te ideal nefret objeleri bu üç kökenmiş o zamanlarda, yani 1990’larda, demek ki. Türkiye’de nefret edilecek kimlikler, (tabii ki bunlarla sınırlı kalmaksızın) Kürt, Alevi, Yahudi, Ermeni vb iken son yıllarda listeye en üst sıradan giren Suriyeli, Afgan, Pakistanlıları hatırlıyoruz hemen. Nefret listesinde yer almak, içinde nefret büyütmek için de, yeterince iyi bir neden.

Filmi çekerken 27 yaşında olan yönetmen Mathieu Kassovitz de, soyadından da anlaşılabileceği gibi göçmen bir aileden geliyor. Babası, yine sinemacı olan 1938 doğumlu Peter Kassovitz Macar kökenli, 5 yaşındayken annesi ve babası toplama kampına götürülürken Katolik bir aile tarafından saklandığı için hayatta kalabilmiş. Daha sonra 1956 Macar Devrimi sırasında bu sefer başka nedenlerle Paris’e kaçmış, yani bildiğimiz “sığınmış”.

İnsanın ırkından ya da kültüründen, düşüncelerinden dolayı ya da savaştan kaçmak, daha önemlisi hayatta kalmak için başka memleketlere sığınmak zorunda kalması, nereden baksak çok travmatik. Kuşaktan kuşağa aktarılan bir altüst olma hâli.

Birinci kuşak göçmenlerle oluşmaya başlayan göçmen hafızası ikinci kuşağın yaşadıklarıyla birleşince kitaplar, filmler ya da her türden sanat eserleri çıkıyor ortaya. İlk kuşağın anlatamadıkları ikinci kuşağın haykırışına dönüşüyor.

Filmin sonunda kaçınılmaz olanla karşılaşınca, kendinizi ne kadar hazırlamış olursanız olun, yine de içiniz acıyor. Gencecik çocukların çaresiz haklılıkları… Dünya bütün suçları üzerlerine boca ediyor, sünger gibi çekiyorlar onlar da.

Dünyada ne kadar acıklı insan hikâyeleri var, değil mi? Irkçılık ne kadar acımasız, değil mi? Ama günümüzle, Türkiye ile bir bağlantısı yok mu dersiniz? İnanın, yalnız değilsiniz. Türkiye ırkçılığı perdeleme mekanizmalarının maharetle geliştirildiği bir ülke. Burada ne yaparsanız yapın, ırkçı saymıyorsunuz kendinizi.

Adeta ırkçılığın tanımı olan cümleleri kurup, sonra da, “bunun ırkçılıkla bir ilgisi yok” diye konuyu kapatınca ırkçı olmadığını sanan, ırkçılığı bu ölçüde içine sindirmiş olan “bembeyaz ırkçılarımız” filmi izlemişlerse, muhtemelen, Fransa’daki ikinci kuşak göçmen gençlerin yaşadıklarıyla empati kurup onların hissiyatını paylaşmışlardır. Ama sınırlarımız dahilinde gösterilecek hassasiyet, insanî değil, coğrafi ya da kültürel kriterlere göre belirleniyor. Onun ötesi “tacizci” ve “görgüsüz” X milleti ile “temiz ama iyi niyeti sürekli kötüye kullanılan” Türk milleti karşılaştırmaları… Kelimeye dökünce saçma geliyor belki ama mekanizma bu derece basit. Görülmek istenilmeyen şeyler görülemiyor.

Kaç yıl ilerideyiz, kim ne kadar geride? Bu milletler hangi hızla çoğalıyor? Hangi hayvanların adıyla anarsak bıyık altından gülerek medenî tavrımızı kaybetmeyiz? Sömürge jargonunun en güzel örnekleri tek tek tedavüle girerken empati devreden çıkıyor.

Ellinci kattan düşmek riskli değildir çünkü belirsizlik içermez, çünkü yere çakılmanız garantidir. Önlenemez son, tabiat kanunu…

Benzer şekilde, adına ne derseniz deyin, ırkçılığın bu kadar meşru görüldüğü, siyasîlerden çıkarılamayan hıncın mültecilerden, sığınmacılardan acımasızca çıkarılmaya çalışıldığı yerde, bizim payımıza çakılıp çakılmayacağımızı merak etmek değil, çakılacağımız yerden, hep birlikte uğrayacağımız zarardan, insanlığın tamamen kaybedilmesinden korkmak düşüyor. Seçim sathı mailine girildikçe daha da kayganlaşan bir zeminde gerilimli ve zor zamanlar bizi bekliyor.

Hemen, şu anda, şimdi, birisi bizi uyandırsa ve bunun bir kâbus olduğunu söylese keşke…