Sahte alıntılar: “Ne fark eder” diyenlerden bir rica…

23. ölüm yıldönümünde sosyal medyada çoğunlukla şiirleriyle anıldı Can Yücel. Ama tuhaf bir şekilde, anılırken kullanılan şiirlerin önemli bir kısmı ona ait değildi. Üstelik, ona ait olamayacak kadar başka bir dünyanın şiirleriydi bunlar. Adeta bir “yaşam koçu” şipşaklığında, acilen hayatımızı düzenleyiverme iddiası taşıyan şiirler... Prof. Dr. Semih Çelenk de had safhada rahatsız olmuş bu durumdan ve “Can Yücel şiiri” diye ortalıkta dolaşan metinleri ayıklamaya başlamış. Neredeyse 10 yıldır bunu yapıyor. Bugüne kadar 50 tanesini ayıklamış.

Zaman çabuk geçiyor. 12 Ağustos 1999’da ölmüş Can Yücel. Geçtiğimiz Cuma günü ölümünün 23. yıldönümüydü. Bizim kuşağın en kayda değer şairlerindendi. Sadece şiirleriyle değil, hayata muzip ama sert bakışıyla da çok müstesna bir yeri vardı Can Yücel’in. Kendisine özgü, bizi gerçekliğe kendi çok engebeli yolundan çağıran, zaman zaman nereye bakacağımızı şaşırtan ifadelerin, yakası açılmadık sözlerin şairiydi. Şiir yazmazken de kendi şiirinin içinde yaşıyor gibiydi. Öğrenciyken Kuzguncuk İskelesinde karşılaşırdık, okulda imza günlerinde konuşurduk. Bol içkinin arkasında kimseleri kafasına takmayan, tasavvurundaki hayatı dört dörtlük yaşayan şefkatli bir insan olarak kaldı aklımda. İz bırakmak için en uygun profil.

23. ölüm yıldönümünde sosyal medyada çoğunlukla şiirleriyle anıldı Can Yücel. Ama tuhaf bir şekilde, anılırken kullanılan şiirlerin önemli bir kısmı ona ait değildi. Üstelik, ona ait olamayacak kadar başka bir dünyanın şiirleriydi bunlar. Adeta bir “yaşam koçu” şipşaklığında, acilen hayatımızı düzenleyiverme iddiası taşıyan, “pozitif pozitif” bir bakış açısı.

Nerede o yalnızlık tarifi, “Yalnızlığım benim sidikli kontesim/Ne kadar rezil olursak o kadar iyi”, nerede WhatsApp gruplarında, Twitter’da Can Yücel’in diye paylaşılan ifadeler? “Bir eşi olmalı insanın, … Sabah gözlerini açtığında, yanında olduğunu görüp, şükürler etmeli Yaradan’a”

Bu nevzuhur Can Yücel meraklıları hakkında şöyle bir şüphem var: Can Yücel’in sadece adını tutturabiliyorlar, sonra başka bir yola giriyorlar ve bu yol Can Dündar’a çıkıyor. Dolaylı, buğulu, hafif öğreten ifadeler, biraz daha okursanız dünyanın en akıllı ve hatta en mutlu insanı olacağınızı müjdeleyen sözler… Bu vaatleri hâlâ çekici bulan, buyursun alsın ama Can Yücel’e dokunmadan geçsin…

Can Yücel sevenler açısından kafaya takılmayacak mevzu değil tabii bu. Şair, yönetmen ve öğretim üyesi Prof. Dr. Semih Çelenk de had safhada rahatsız olmuş bu durumdan ve “Can Yücel şiiri” diye ortalıkta dolaşan metinleri ayıklamaya başlamış. Neredeyse 10 yıldır bunu yapıyor. Bugüne kadar 50 tanesini ayıklamış. Sayfasında (www.semihcelenk.com) bir listeyle karşılaşıyorsunuz, evlere şenlik. Daha adından belli bu şiirlerin Can Yücel’e ait olmadığı. Semih Çelenk’in ifadesiyle, “Can Yücel bunları görse kahrolurdu.

Can Yücel’in böyle biri olduğunu sanıyorlar. Metafizik, guruvari laflar eden, yaşlı, alkolik tatlı bir adam!… Politik bir yanı yok, sigarasını yakan, alayına küfreden, hayat hakkında bilgece sözler eden bir adam! O kadar saçma sapan laflar ki, tam bir cinayet yapılan.” (https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/can-yucel-gorse-kahrolurdu-106743)

Herhangi bir şeyi anlatırken alıntı yapmanın çok pratik yanları var: Mesela, çok güzel ifade edilmiş, tam da sizin söylemek istediğiniz şeyi anlatıyor. Hatta belki mevzuya uyanma nedeniniz o sözler. Amerika’yı yeniden keşfetmenin bir anlamı yok haliyle. Hemen o çok uygun ifadeleri kullanasınız var.

Ya da bir emniyet sübabı vazifesi de görüyor alıntılar. O koskoca kadın/adam böyle söylediğine göre, anladığınız hâlini bir tarafa koyun, anlamadığınız kısmı ya da alternatif okuma biçimleri ile ilgili de içiniz rahat, vardır bir bildiği… Üstelik siyaseten de kullanabilirsiniz. Hangi yeni/eski solcu, herhangi bir Marx alıntısı karşısında durabilir? O ismi görünce orada, hemen ardında yatan o mühim gerçeğe uyanıveriyor gibi hissediyorsunuz kendinizi. Ya da, hangi muhafazakar bir Necip Fazıl şiirinin sınırlarını yükseklere çekmekten azına razı olur? Teşbihte hata olmaz, aradığımız yerin nasıl bir yer olduğundan bağımsız, boncukları teker teker buluruz bu alıntılarda. Pratik iş vesselâm.

Bunlara ek olarak, zıt iki mahallenin en sevimli hâliyle kesiştiği yerler alıntılar oldu yakın tarihimizde. Erdoğan’ın Nazım Hikmet alıntıları, Kılıçdaroğlu’nun Mehmet Akif alıntıları. Mahalleler dışından Sedat Peker de koştu geldi her cenahtan bol bol alıntıyla. “Adam okumuş ki bunlardan bahsediyor” ya da “Ortak değerlerimiz var, ne güzel” hissi…

Buraya kadar her şey güzel ve anlaşılır ama bu sahte alıntı mevzuunu ne yapacağız?

Yumurtaları kırmadan omlet yapamazsınız.” / Vladimir İlyiç Lenin ya da Louis de Bernieres ya da Karl Popper ya da Paul Auster ya da Mine Kırıkkanat ya da bir Sovyet yetkili ya da bir Çin atasözü… (Yok artık demeyin, muhtemelen anonim olan bu söz sonsuz sayıda kişiye mâl ediliyor. Hangisini isterseniz onu kullanıyorsunuz.)

“1 yılın değerini sınıfta kalmış bir öğrenciye sorun.

1 ayın değerini erken doğum yapmış bir anneye sorun.

1 haftanın değerini haftalık bir derginin editörüne sorun.

1 günün değerini yevmiyeyle çalışan bir işçiye sorun.

1 saatin değerini trafikte sıkışıp kalmış bir şoföre sorun.

yarım saatin değerini buluşmak için bekleyen aşıklara sorun.

1 dakikanın değerini uçağını kaçıran adama sorun…” / Mahatma Gandhi (“Yaşam Koçu” tadındaki Gandhi’nin, üstüne bir de influencer olmasının anahtar cümleleri de burada.)

Delilik, aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemektir.” / Albert Einstein (En çok sahte alıntı yapılan isimlerden birisi de Einstein, muhtemelen “dâhilik” kontenjanından çok ikna edici bulunuyor.)

Güçlü insanların 7 özelliği vardır:

Hayır demeyi bilmek,

İstediğini çekinmeden ifade edebilmek,

Şartlar ne olursa olsun pes etmemek,

Olumsuz eleştirilere açık olmak,

Gerektiğinde vazgeçebilmek,

Yalnızlıktan korkmamak,

Kendi hatalarıyla yüzleşebilmek.” / Lev Tolstoy (Tolstoy, o uzun tasvirlerin, derin tahlillerin yazarından hap gibi formüller de burada!)

Benim sana verebileceğim çok bir şey yok aslında.

Çay var içersen,

Ben var seversen,

Yol var gidersen” / Aşık Veysel (“Bir Twitter fenomeni olarak Aşık Veysel ve Türkiye’de uygulanabilirliği” başlıklı bir çalışmada uydurulmuş gibi değil mi?)

Öyle çok ki bu tip sahte alıntılar! Herhangi bir bilgiyi içselleştirme konusunda bir fikri olmayanların anlaması ya da ayırt etmesi mümkün değil. Onlar için herkes aynı, herkes her sözü söyleyebilir. “Kürk Mantolu Madonna”nın ünlü bir pop şarkıcısı olduğu dünyada kime ne anlatabilirsiniz?

Yerli/yabancı veri doğrulama siteleri merak edenlere bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Benim görebildiğim kadarıyla Türkiye’de özellikle malumatfurus.com “sahte alıntılar” hakkında sık sık doğrulama/yanlışlama yapıyor. Ama yol uzun… Atatürk’e mâl edilen ya da onun hakkında dünyanın “en en” büyük liderleri tarafından söylendiği rivayet edilen sözler var ki mesela, bir ömür gider araştırma yapılsa. Serbest atış alanlarının en sevilenlerinden biri. Bunları okuyup eğlenmek de zaten milli sporlarımızdan biri hâlini aldı son yıllarda. Sosyal medyanın eğlenceli yanları…

Adına düşünce deyin ya da demeyin, sınırsız dışavurumun bedavaya yapılabildiği sosyal medya, hayatımızı çok geniş ölçüde kapladı. Üstüne bir de zamanın ruhunun en belirgin göstergesi “özgüven patlaması” erdem olarak sunuluyor. Bu “ahval ve şeraitte” bırakın hayatla ilgili sorgulamaları ya da hakikat arayışını, olguların doğru olup olmadığını araştırmak bile biraz “demode”, biraz da “ezik” bir ruh hâline işaret ediyormuş gibi algılanıyor.

“Can Yücel’in değil o şiir” dediğinizde “Ne fark eder?” ve hatta “Huysuzluğa gerek yok” havası estiriliveriyor. Noktanın, virgülün doğru kullanılıp kulanılmadığı konusunda bile takıntılı hâlinizle yaşınız ne olursa olsun, eski kafalı insanlardan birisi olarak yaftalanmanız an meselesi. Devir hız devri, fikirler değil karşındakini yenmek için öne sürülen iddialar, ilgi çekici sözler önemli. Karşı taraf üzerinde bir üstünlük kurmana yardım ettiği sürece, bir ifadeyi başka birine söyletmekte beis olmadığını, hatta inandırabileceğin ölçüde kendi sözlerin olarak bile söyleyebileceğini düşünüyor birçok insan. Ne yazsak olur, ne söylesek geçer gider işte… Birisi düzeltmeye kalksa, o da olur, yeniden yapsam, o da mümkün.

Bunları yok saymak da imkân dahilinde tabii ki, teselli ikramiyemiz de bu olsa gerek. Emoji görmeden gülebilme, edebî bir metni “bitmese keşke” hissiyle yavaş yavaş okuma, karmakarışık fikirleri sadeleştirmeye çalışırken usulca dünyayı avucumuza alma, kendimizi ve hayatı samimiyetle tanımaya çalışırken kaybolup gitme ayrıcalıklarımızın kıymetini biliyoruz. Hatta çoğu zaman ona göre konumlanırken yakalıyoruz kendimizi.

Yine de, hiç olmazsa artık yanlış olduğunu bildiğiniz alıntıları kullanmayın diye bir çağrıda bulunmak geliyor içimden, biraz da çaresizce. Evet, olacak şey değil. Peki, dini bayramlarda “Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz kalınca anlar insan…” diye başlayan o metni Can Yücel yazmış gibi göndermeyin diyeceğim, ama sonuç hakkında çok ümitli değilim.

O zaman Marx’ın şu sözlerine kulak verelim: “Can Yücel ile Can Dündar arasındaki ayrımı fark etmeyenlerle muhabbeti fazla uzatmaya gerek yok.”