Son günlerde dindar camianın farklı çevrelerinden “toplumsal çürüme” üzerine açıklamalar geliyor. Okullardaki şiddet, gençleri kuşatan bağımlılıklar, sanal kumar, aileyi zayıflatan yayınlar ve büyüyen yolsuzluk dosyaları bu metinlerde art arda sayılıyor. Uzun bir sessizliğin ardından bu seslerin yükselmesi önemli. Olan biteni görmek ve dile getirmek, görmezden gelmekten her zaman daha değerlidir.
Ancak bir sorunu adlandırma biçimimiz, onu nerede aradığımızı da belirler. Kullandığımız kavram, hem teşhisi hem de önereceğimiz çareyi baştan şekillendirir. Yaşadığımız şey gerçekten toplumsal bir çürüme mi, yoksa toplumda da görünür hale gelen siyasal bir çürüme mi?
“Toplumsal çürüme” kavramı sorunu toplumun içine yerleştirir. Sorumluluk geniş bir alana dağıldıkça, sorunun kaynağını ve hesap vermesi gerekenleri belirlemek güçleşir. Sorumlu gençlerdir, ailelerdir, televizyon yayınlarıdır, kumar oynayanlardır. Kamu gücünün nasıl kullanıldığı sorgulanmayınca, çözüm de insanların hayatına daha fazla müdahalede aranmaya başlar. İktidarın denetlenmesi geri plana düşerken toplumun denetlenmesi öne çıkar. Hesap vermesi gereken devlet, ahlakın vasisi konumuna yükselir.
Oysa asıl denetlenmesi gereken, kamu gücünü kullananlardır. Sosyolog Stanley Cohen benzer bir mekanizmayı “ahlaki panik” kavramıyla tarif etmişti. Bu tür dönemlerde toplumun dikkati yapısal sorunlardan uzaklaşıp belirli gruplara ve davranışlara yönelebilir. Panik gerçek sorunlardan beslenebilir. Ama o sorunları doğuran koşullar ve kamu gücünü kullananların sorumluluğu tartışılmadıkça dikkat sonuçlara takılır, asıl hesap vermesi gerekenler ise gözden kaybolur.
Bu açıklamalarda sayılan sorunların önemli bir kısmının arkasında yönetimin tercihleri bulunuyor. Denetim kurumlarının işlevsizleşmesi, yargının güçlünün çıkarlarına göre işlemesi, ihalelerin yakın çevrelere dağıtılması, yasa dışı bahis ve kumar reklamlarına göz yumulması kamu gücünü kullananların tercihleriyle doğrudan ilgilidir. Bunları toplumsal çürüme başlığı altında saymak, sonucu sebebin yerine koymak anlamına geliyor.
Çürümenin kaynağı nerede?
Toplumların davranışı büyük ölçüde içinde yaşadıkları teşvik düzenine göre biçimlenir. İşe liyakatle değil tanıdıkla girildiğini, yolsuzluğun cezasız kaldığını, hukukun güçlüye karşı işlemediğini gören bir genç, dürüstlüğün karşılık bulmadığını öğrenir. Helal haram demeden “köşeyi dönmek” toplumda marifet sayılıyorsa, bu ahlak önce yukarıda yaygınlaşmış, adeta ödüllendirilmiş ve aşağıya öyle yayılmıştır. Toplumdaki çürüme çoğu zaman yukarıdaki çürümenin yansımasıdır.
Bu tespit yeni değil. Montesquieu Kanunların Ruhu‘nda her yönetimin bozulmasının neredeyse her zaman ilkelerinin bozulmasıyla başladığını yazar. İbn Haldun devletlerin çöküşünü yönetenlerin lükse ve gevşekliğe düşmesiyle başlatır, toplumdaki bozulmayı bunun ardından gelen bir süreç olarak görür. Onun da andığı “halk hükümdarının dini üzeredir” sözü aynı yönü gösterir. Günümüz siyaset biliminde Francis Fukuyama “siyasal çürüme” kavramını kullanır. Fukuyama’nın siyasal çürümenin kaynakları arasında saydığı süreçlerden biri, siyasi elitlerin devleti ele geçirip kurumları kendi çıkar ağlarına göre yeniden biçimlendirmesidir. Kamu görevleri kişisel bağlılığa göre dağıtılıp kurallar yakın çevrenin çıkarlarına göre uygulandığında, kurumlar varlığını sürdürse de kamusal işlevlerini kaybeder.
Bu tabloyu tamamlayan bir halka daha var ve dindar camia açısından en zor yüzleşme orada. İmam Gazali İhya‘da şöyle der: “Halkın bozulması yöneticilerin bozulmasından, yöneticilerin bozulması alimlerin bozulmasındandır. Alimlerin bozulması ise mal ve makam sevgisinin onlara galip gelmesindendir.”
Gazali’nin sıraladığı üç halka bugün de geçerli. Haksızlıklara meşruiyet kazandıran, onları görmezden gelen, hatta “bizim iktidarımız” diyerek savunan dini ve sivil elitler olmasaydı, bu düzen bu kadar derin kök salamazdı. Kamu imkanlarına erişimini ve iktidarla yakınlığını korumayı ahlaki tutarlılığının önüne koyan cemaatler, vakıflar, dernekler ve kanaat önderleri, bu düzenin yerleşmesinde sorumluluk taşıyor. Gazali’nin “mal ve makam sevgisi” dediği şey, bugün kurumsal yakınlık ve imtiyaz olarak karşımızda duruyor. Bu tutarsızlık, dindarlık adına söz söyleyenlerin güvenilirliğini de aşındırıyor. Adalet konusunda susanların ahlak çağrısı, inandırıcılığını kaybediyor.
Sorumluluk kime, ne ölçüde düşüyor?
Bu, toplumu tamamen masum saymak anlamına da gelmiyor. Kayırmacılık ağları yalnızca yukarıda kurulmuyor, aşağıya kadar uzanıyor. Bu düzenden pay alan, ona rıza gösteren, kendi çıkarı korunduğu sürece haksızlığa ses çıkarmayan geniş bir kesim var. Ahlaki sorumluluk herkese düşüyor. Ancak bu düzenin kurulması ve sürdürülmesindeki sorumluluk, kullanılan yetki ve güçle birlikte büyür. Kararı veren ile kararın sonucunu yaşayan aynı ağırlıkta sorumlu tutulamaz.
Siyasal çürüme tek bir partinin tekelinde de değil. Yolsuzluk ve kayırmacılık, iktidar ya da muhalefet fark etmeksizin, yerel yönetimlerden kamu kurumlarına kadar siyasetin olağan işleyişinin bir parçası haline geldi. Her taraf kendi yakınlarının yolsuzluğunu karşı tarafınkiyle mazur gösterdikçe yolsuzluk sıradanlaşıyor ve hesap sorma iradesi zayıflıyor. Bu durum, sorunun tek tek kişilerde değil, siyasetin işleyişinde olduğunu gösteriyor. Ahlak çağrısı da bu yüzden taraf gözetemez. Kendi siyasi yakınlarının yolsuzluğuna susup karşı tarafınkini teşhir eden bir tutum, eleştirdiği çürümenin parçası olur.
Dijital bağımlılık, sanal kumar ve ekranların çocuklar üzerindeki etkisi bütün dünyanın tartıştığı olgular. Elbette bunların hepsini iktidara bağlamak, toplumsal çürüme söylemini tersinden tekrar etmek olur. Siyasi sorumluluk, öncelikle bu sorunlarla mücadele etmekle yükümlü olanların kamu yararını gözetmesinde, gerekli denetimi yapmasında ve reklam gelirleri ya da yakın çevrelerin çıkarları uğruna bu sorunlara göz yummamasında yatıyor.
Bu yüzden yaşadığımız şeyin doğru adı bence siyasal çürüme. Bununla siyasi elitlerin çürümesini ve onların ele geçirip kendi çıkarlarına göre biçimlendirdiği kurumların çürümesini de kastediyorum. Hukukun herkes için eşit biçimde geçerli olmaktan çıkarılması, kamu gücünün keyfi kullanılması, yolsuzlukların cezasız kalması ve denetim kurumlarının işlevsizleşmesi bu çürümenin kaynağı. Kayırmacılığın, cezasızlığın ve kamu gücüyle zenginleşmenin toplumda olağan karşılanması, bu çürümenin sonuçlarıdır. Çürüme toplumda görünür oluyor, ama orada başlamadı.
Sorumluluğu yanlış yerde aramak, çözümü de yanlış yerde aramaya götürür. Çürümeyi toplumda arayan bir ahlak söylemi, farkında olmadan çürümenin asıl kaynağını korur. Gençlere nasihat eder, ailelere uyarıda bulunur, tv yayıncılarını suçlar, ama yetki ve sorumluluk sahiplerinin önünde susar. Böyle bir söylem ne gençleri ikna edebilir ne de çürümeyi durdurabilir.
Ahlak çağrısının inandırıcılığı, hangi kötülükleri kınadığımız kadar hangi kötülükler karşısında sustuğumuzla da ölçülür. Dindar camianın bugün yükselttiği ses, gücü elinde tutanlardan da hesap sorabildiği ölçüde karşılık bulacak. Özellikle de yakınlık duyduğu ve desteklediği kişilerden.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.