Barış Ünlü, Türklük Sözleşmesi kitabıyla modern Türkiye’yi açıklamak için etkili ve çok tartışılan bir kavram ortaya attı. Devlet ile Türk toplumunun önemli bir bölümünün Kürtler ve gayrimüslimler karşısındaki tutumlarını, yazılı olmayan fakat siyasal ve toplumsal hayatta güçlü biçimde işleyen bir “sözleşme” üzerinden okudu.
Aradan geçen yıllar ve özellikle iktidarın Kürt meselesinde birbirinin tam tersi sayılabilecek politikalar izlemesi, Ünlü’yü bugün kendi tezinin sınırları üzerine yeniden düşünmeye sevk etmiş görünüyor.
Ünlü, 2010’ların ikinci yarısını Türklük Sözleşmesi’nin devlet eliyle yeniden “sertleştirildiği” bir dönem olarak tarif ediyor. Fakat 2020’lerin ikinci yarısında tam tersinin yaşandığını düşünüyor:
“Bugün, yani 2020’lerin ikinci yarısında, aynı devletin ve aynı iktidar bloğunun sözleşmeyi tepeden aşağıya bir bakıma yumuşattığı bir dönemden geçiyoruz.”
Ünlü’ye göre toplumun, siyasi partilerin ve ekonomik güç odaklarının devletin verdiği sinyallere hızla uyum sağlayabilmesi, bir açıdan Türklük Sözleşmesi’nin temel mekanizmasının hâlâ çalıştığını gösteriyor. İktidar sertleştiğinde toplumun sertleşmeye, yumuşadığında ise yumuşamaya adapte olması ona göre bir kopuştan çok süreklilik işareti de olabilir.
Ama Ünlü artık bunun tek başına yeterli bir açıklama olmadığını düşünüyor.
Türklük Sözleşmesi’nin bugünü ve özellikle geleceği anlamak için ne kadar kullanışlı olduğundan emin olmadığını açıkça söylüyor:
“Sözleşme kavramını ben tarihsel bir analiz için kullandım. Bugüne ve geleceğe dair kullanışlı olup olmadığından emin değilim.”
Dahası, iktidarın yeni Kürt açılımını açıklarken başka bir kavramı öne çıkarıyor: Müslümanlık Sözleşmesi.
Ünlü’ye göre hem ilk açılımda hem bugünkü süreçte kullanılan dil, Türklerle Kürtleri Türklük temelinde değil, Müslümanlık ortaklığında buluşturan daha eski bir siyasal mutabakatı hatırlatıyor: “Türklerle Kürtlerin bir düzeyde eşit olduğu, Müslümanların hepsine ait olan bir devlet ve ülke.” I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nda Türklerle Kürtlerin birlikte savaştıkları anlatısının yeniden öne çıkarılmasını da bunun parçası olarak görüyor.
Bu nedenle Ünlü bugün Türklük Sözleşmesi için kitabındaki kadar yekpare bir işleyiş tarif etmiyor. Kendi ifadesiyle sözleşme “bazı açılardan dimdik ayakta, bazı açılardan yumuşuyor, bazı açılardan ise çöküyor.”
Ünlü’nün tezindeki en dikkat çekici güncelleme de burada ortaya çıkıyor: Bir zamanlar Türkiye’nin temel ve kalıcı işleyişini açıklamak için kullandığı sözleşmenin, devletin ve iktidarın değişen Kürt politikaları karşısında ne ölçüde açıklayıcı olmaya devam ettiği sorusunu artık kendisi de açık bırakıyor.
Barış Ünlü ile Türklük Sözleşmesi’nin bugün hâlâ geçerli olup olmadığını T24’den Tuğçe Tatari’ye anlattı.
-Türklük Sözleşmesi’ni yazdığınız dönemden bugüne baktığınızda, sözleşmenin temel mekanizmalarında bir zayıflama görüyor musunuz? Yoksa o mutabakat bugün hâlâ aynı güçte mi?
Kitabın yazıldığı yıllar, yani 2010’ların ikinci yarısı, Türklük Sözleşmesi dediğim şeyin devlet tarafından yukarıdan aşağıya tekrar sertleştirildiği, iktidarın aşırı sağcılaştığı bir dönemdi. Bugün, yani 2020’lerin ikinci yarısında, aynı devletin ve aynı iktidar bloğunun sözleşmeyi tepeden aşağıya bir bakıma yumuşattığı bir dönemden geçiyoruz. Sözleşme mantığında, genel olarak millet ve özel olarak siyasal partiler ve ekonomik güç odakları devletten gelen sinyallere karşı son derece duyarlı oluyorlar ve kendilerini bu sinyallere göre hızlıca adapte edebiliyorlar. Sertleşmeye belli kesimler daha zor adapte olsa, yumuşamaya başka kesimler daha zor adapte olsa da, sonuçta devletten gelen sinyaller önemli. İktidarın son yıllarda birbirine bütünüyle zıt pozisyonlar alması ve bunlara hızlıca adapte olunması, sözleşmenin belli bir mekanizmasında bir değişiklikten ziyade devamlılığa işaret ediyor olabilir.
Fakat sözleşme mantığı sadece bir mekanizmayla işlemiyor. Bana göre Türklük Sözleşmesi’nin Türkler açısından önemli bir başarısı, sadece Müslümanların ve Türklerin olan bir devlet ve güvende yaşayacakları bir ülke yaratmış olması değil, aynı zamanda belli bir hukukilikle, olağanlıkla, demokratlıkla ve liyakat rejimiyle işleyen bir ülke yaratabilmiş olmasıydı. Son 10-15 yılda bunun adım adım çöktüğünü, yerine ise adım adım 21. Yüzyıl’a özgü bir dikta rejimi inşa edildiğini görüyoruz. Bütün muhaliflerin, özellikle de tehdit arz eden bütün muhaliflerin her an hapse atılabildiği ve atılabileceği ve bu durumu da herkesin bildiği ve neredeyse kanıksadığı bir ülke sonuçta artık burası. Ayrıca Türk bireylerin kendilerine ve mesleklerine saygı duymaya devam ederek yükselebilmeleri neredeyse imkânsız hale geldi. Yargı ise belli bir özerkliği olan bir alan olmaktan çıkıp iktidarın zor aygıtına dönüştü. Bütün bunlar sözleşmenin olumlu taraflarını ortadan kaldıran, boşluğu ise hamaset ve zorla kapatan bir sürece işaret ediyor. Korkunç boyutlara varan yoksulluk, umutsuzluk ve mutsuzluk da büyük ölçüde bu süreçle ilgili. Dolayısıyla sözleşme açısından çelişkilerle dolu bir dönemden geçiyoruz. Bazı açılardan dimdik ayakta, bazı açılardan yumuşuyor, bazı açılardan ise çöküyor. Bu çok boyutlu dinamik, dünyanın içinden geçtiği krizler çağıyla da uyumlu.
-Türk toplumunun kendi ayrıcalıklarını fark etmesi, kendisiyle yüzleşmesi meselesinde bir umut görüyor musunuz? Kitabı yazdığınızdan bu yana toplumsal yüzleşmeler arttı mı, azaldı mı; gözleminiz nedir?
Bence bu tip şeyleri gözlemlemek için daha uzun bir zamanın geçmesine ihtiyacımız var. Ama kendimin de dahil olduğu kesimlere bakarsam, örneğin Ermeni ve Kürt meselelerine dair, buna paralel olarak Türklüğün inşasına dair son 30 yıldır tedrici olarak, bazı anlarda da sıçramalarla gelişen siyasal ve tarihsel bir bilinçten bahsedebiliriz. Nitekim benim kitap da bu daha büyük dönüşümün bir parçasıydı. Geniş toplum kesimlerinde de yukarıdan aşağı yapılan açılımlar ve aşağıdan yukarı yapılan mücadeleler sayesinde belli bir bilinçlenme ve açıklık gözlemleyebiliyoruz. Tabii şu an içinde yaşadığımız şimdiki zaman, büyük bir baskı altında yaşadığımız için, tarihin öneminin kısmen azaldığı ve güncelin öneminin arttığı bir zaman. İnsanların can derdinde olduğu böyle zamanlarda dediğiniz türden yüzleşmeler vs. doğal olarak geri plana düşecektir.

“Türklük Sözleşmesi’ni bugün yazsaydım, ‘imtiyaz’ kavramını kullanmazdım”
-Siz “ırkçı, milliyetçi, sömürgeci, imtiyazlı” gibi kavramların kullanımının teşhis edici olmaktan çıkıp yargılayıcı birer söze dönüştüğünü, bunun da insanları meseleden ve yüzleşmekten daha da uzaklaştırabileceğini söylüyorsunuz. Peki ama biz Türk toplumunu kendi imtiyazlarıyla ve hatalarıyla yüzleştirmenin dilini nasıl kuracağız?
Irkçılık, milliyetçilik, sömürgecilik ve cinsiyetçilik üzerine olan tarihsel ve politik bilinç özellikle sol çevrelerde son 60 yıldır dalgalar hâlinde yayıldı ve dallar hâlinde budaklandı. Ben bunu genel hatlarıyla çok olumlu buluyorum. En başta, sol kendi içinde de var olabilen bu eğilimlerden önemli ölçüde kurtuldu. Şimdi birçok ülkede, örneğin Mamdani vakasında gördüğümüz gibi, büyük sol koalisyonlar bu sayede kurulabiliyor. Fakat bu koalisyonlarda ekonomik ve kültürel sermaye açısından kaynakları sınırlı olan insanların varlığı, yani yoksulların varlığı, hâlâ çok sınırlı. Nitekim sol hareketlerin, ezilme ve horlanma meselelerini feda etmeden odağı büyük ölçüde sömürü meselesine kaydırmaya başlaması da bununla ilgili. Mamdani’de cisimleşen hareket kimseye ırkçı ve cinsiyetçi demeden, ama elbette sömürgecilik, ırkçılık ve cinsiyetçilik karşıtı bir hareket olarak, ekonomik ve sınıfsal gündemler üzerinden siyaset yapabiliyor.
ABD’de verdiğim derslerde, özellikle ırkçılık hakkında konuşurken, bazen şu türden bir soru soruyorum öğrencilere:
“Elon Musk’ın beyazlığının ve West Virginia’nın dağlarında yaşayan aşırı yoksul bir işçinin beyazlığının ikisine de ırkçı mı diyeceğiz?”
Bu türden şeyler üzerine düşünmeyi seven öğrencilerin bir kısmı “Evet, ikisi de ırkçı” diyor, ama bence sayısı giderek artan diğer öğrenciler de olumsuz cevap veriyor bu soruya ve “Irkçılık hakkında ekonomik ve politik elitlerle, yoksul halkı aynı şekilde değerlendiremeyiz” gibi şeyler söylüyorlar. Ben de böyle düşünüyorum. Irkçılığı, sömürgeciliği ve milliyetçiliği sadece elitlere bakarak elbette anlayamayız, ama elitlerle halkı aynı sepet içinde veya aynı kavramlarla değerlendirerek de anlayamayız diye düşünüyorum. Bu hem akademik hem politik hem de etik olarak yanlış bence. Bu yanlışı bence ben de yaptım kısmen. Türklük Sözleşmesi’ni bugün yazsaydım, imtiyaz kavramını kullanmazdım ya da sadece üst sınıflar veya elitler için kullanırdım. Elbette istersek bir Türk işçi bir Kürt işçiye kıyasla imtiyazlıdır diyebiliriz, ama analizi buradan kurmak ne kadar doğru? Belki birazcık daha fazla kazanıyor diye, belki çocukları için biraz daha fazla umut besliyor diye ve kendisini Türk olmayana karşı üstün hissediyor diye, o kişiye imtiyazlı demek bence doğru değil.
Nitekim “imtiyaz” sözcüğünün aşırı popülerleştiği ABD’ye baktığımızda, bunun neredeyse sadece liberaller tarafından ve hâli vakti iyi olanlar tarafından kullanıldığını görüyoruz. Bu insanlar kendilerine “imtiyazlı” diyor evet, ama aynı anda West Virginia’daki yoksul kadına da “imtiyazlı” diyebiliyor. O yoksul kadının ise buna nasıl cevap verdiğini ve oyunu kime verdiğini tahmin edebiliriz. Ama son 10 yılda büyük başarılara imza atan Bernie Sanders ve Zohran Mamdani gibi demokratik sosyalistler asla böyle bir dil kullanmıyor tabii. Başarılarının kısmen bu tutumla da ilgisi var. Her halükârda imtiyaz, liberaller tarafından kullanılmaya çok müsait bir kavram. Böylesine hayati bir çağda, kapitalizmle sosyalizm arasındaki mücadelenin giderek kızıştığı ve faşizm tehlikesinin tekrar aşırı büyüdüğü bu çağda, benim de yaptığım bu türden yanlışlara düşmemek gerekiyor bence. Bir şeyin işleyişini ve tarihini anlamak başka, o bilinçten doğan kavramları vs. her türden zorluk altında yaşayan insanları yargılayan bir silaha dönüştürmek başka bir şey.

-Birikim’deki son yazınızda Türkiye için çarpıcı bir tarif yapıyorsunuz: “Bütünüyle mazlumluktan oluşan değil, aynı zamanda zalimlikten de oluşan bir ülke.” Türkiye’nin kendi mazlumluk hikâyelerine bu kadar güçlü biçimde inanması, Kürtlere karşı kurduğu tahakkümü görememesinin de koşullarından biri mi? Aynı yazınızda Türkiye’de de dünyada da esas olarak ezilenlerin ve solun kullandığı anti-kolonyal dilin bugün devletler ve sağcı/milliyetçi hareketler tarafından kullanıldığını söylüyorsunuz. Burada nasıl bir tehlike oluşuyor? Solcular bu dili yavaş yavaş terk mi ediyor?
Evet, özellikle Türkiye, Rusya ve Hindistan gibi eski dünya imparatorluklarının mirasçısı olan ülkelerde, sağ iktidarlar özellikle son yıllarda giderek artan bir biçimde anti-kolonyal bir söylem kullanıyorlar. Rusya ve Türkiye’de iktidarlar kendilerini Batı’nın oryantalizmine ve emperyalizmine karşı ve bunların ülke içindeki temsilcilerine karşı bir direniş gücü olarak kodluyorlar. Hindistan’da ise Müslüman Babür ve Hıristiyan Britanya imparatorluklarına karşı benzer bir söylem kullanılıyor. Buna sadece sağ iktidarların bir yozluğu olarak bakmamalıyız bence. Solun bazı yanlışları da bu kullanımlara açık kapı bıraktı. Özellikle de-kolonyal denen bazı teorisyenlerin anti-kolonyal devrimciliğin Marksist/sosyalist söylemini ve siyasetini terk edip, hatta bunlara bile Avrupa-merkezciliğin ürünleri olarak bakıp, dikkati giderek epistemik ve kültürel de-kolonizasyona kaydırmaları, sağın ve genel olarak bütün demagogların çok rahat kullanabildiği bir jargon yarattı. Mayıs ayında Tayyip Erdoğan’ın kızı Esra Albayrak’ın öncülüğünde düzenlenen Dünya Dekolonizasyon Forumu bütün bu eğilimlerin bir araya geldiği harika bir örnek oldu. Sol söylemler, sol duyarlılıklar ve sol kavramların sağ tarafından bu kadar kolay kullanılması, kendisini solda gören bir sürü akademisyenin Türkiye’yi bu hâle getiren bir iktidarın davetlisi olarak bu konferansa katılmış olması vs. bence üzerine düşünmemiz gereken, aynayı biraz da kendimize çevirmemizi gerektiren meseleler. Buradan çıkan sonuç elbette solcuların anti-kolonyal dili terk etmesi olmamalı. Sömürgecilik hem bir miras olarak hem de Gazze’de gördüğümüz gibi şimdiki zamanda gayet güncel. Ama aynı Gazze, anti-kolonyal söylemi anti-kapitalist ve anti-otoriter boyutlarından arındırmanın ne gibi sonuçlara yol açabileceğini de gösteriyor. Sadece yıkım ve katliam değil, aynı zamanda Gazze Şeridi’nin turizme açılıp Riviera’laştırması planları, sömürgeciliğin, otoriterliğin, kapitalizmin ve kleptokrasinin nasıl birlikte işlediğini bence mükemmel bir şekilde gösteriyor. Dolasıyla anti-kolonyal söylem ve siyaset, 1950’lerde ve 1960’larda olduğu gibi, bugün de benzer ve hatta daha büyük bir radikalizme sahip olmalı.
“Hem liberal model çöküyor hem de kolonyal modelin bütün günahları bir bir ortaya saçılıyor”
-Türklük Sözleşmesi bozulmadan Kürt meselesinde devlet düzeyinde bir uzlaşma, sözleşmeyi belli bir ölçüde akamete uğratır mı? Yoksa eski sözleşme aynen yaşamaya devam edebilir mi? Ve bu sözleşme yaşarken toplumsal bir barış mümkün mü?
Sözleşme kavramını ben tarihsel bir analiz için kullandım. Bugüne ve geleceğe dair kullanışlı olup olmadığından emin değilim. Ama siz sorduğunuz için o minvalde cevap vermeye çalışacağım. İlk açılımda olduğu gibi bu açılımda da benim Müslümanlık Sözleşmesi dediğim sürecin jargonu kullanılıyor gibime geliyor. Yani Türklerle Kürtlerin bir düzeyde eşit olduğu, Müslümanların hepsine ait olan bir devlet ve ülke… Aynı zamanda I. Dünya Savaşı’nda ve Kurtuluş Savaşı’nda birlikte savaştıkları bir ülke… Fakat devlet açısından bakarsak, bence AKP iktidarı ve Erdoğan hanedanı daha ziyade şöyle bir şey düşlüyor: Osmanlı’da olduğu gibi, hanedana ve devlete isyan edilmediği sürece, çeşitli güçlerle pazarlık yapılabilir ve pazarlık sonucunda o güçler de genel iktidar yapısının bir parçası yapılabilir ve kendi bölgelerinde/kurumlarında vs. özerk kararlar alabilirler. CHP son işgalle birlikte bu modele entegre edildi. Özgür Özel ve Yeni Parti’nin en önemli özellikleri bu modeli reddetmeleri, bu reddedişin şu anki en önemli temsilcileri olmaları. O yüzden şu an Yeni Parti’li olmak da gerçekten ciddi cesaret gerektiren bir şey. Bildiğimiz gibi Kürt siyasetçiler siyasete girerken onlarca yıl hapis yatabileceklerini bilerek ve bunu kabullenerek yaparlar bunu. Artık CHP’liler veya şu anki ismiyle Yeni Parti’liler de böyle. Kürt hareketi ise otoriter zamanlardaki açılımın yarattığı fırsattan yararlanarak belli kazanımlar elde etmek ve bu kazanımların olası bir AKP-sonrası dönemde gerçekten demokratik ve eşitlikçi bir Türkiye’nin zemini olabileceğini umut ediyor ya da hesaplıyor sanırım. Neler olacağını hep birlikte göreceğiz. Türkiye’deki sol geleneğe ve direniş azmine güvendiğim için orta vade açısından bütünüyle ümitsiz değilim.

-Bugün Türklerle Kürtleri ortak bir tarih, ortak kader ya da ortak gelecek içerisinde yeniden tarif eden bir dil kurulabilir mi, kurulabilirse nasıl? Yeni ve ortak bir sözleşme mümkün mü?
Dediğiniz türden bir sözleşmenin adı bence demokratik sosyalizm olabilir. Modern ulus devletler iki paralel ve eşzamanlı mantıkla şekillendi bence. Bir tarafta liberal diğer tarafta kolonyal mantık. Liberal mantık, ulusu belli bir şekilde tarif eder ve o ulusa belli reel ve potansiyel haklar verir, o ulusa ait bireylere yükselme imkânı tanır (meritokrasi), malını, canını vs. hukuki güvence altına alır. Bu liberal sözleşme mantığı belli bir rıza da üretir. Ayrıca o ulusun içindeki devasa eşitsizliklerin üstünü de milliyetçilikle örter. Buna paralel işleyen kolonyal mantık ise ulus dışında kalmış veya bırakılmış halklar üzerinde şiddetle hakimiyet kurar. Rıza üretemediği için, olağanüstü hâller kolonyal durumda olağan hâle gelir.
Özetle modern dünyayı şekillendirmiş önemli faktörlerden birinin bu ikili iktidar mantığı ve tekniği olduğunu düşünüyorum. Bunun önemli bir sonucu, liberal mantık içindeki işçi sınıfı ile kolonyal mantık içindeki işçi sınıfının birbirlerine düşman olmasıdır. Bu düzeneğin kapitalist dünya-sistemi açısından ve onun içindeki ülkelerden biri olan Türkiye’deki egemenler açısından ne kadar kullanışlı olduğu açık sanıyorum. İşte içinden geçtiğimiz kriz ve geçiş çağında hem liberal model çöküyor hem de kolonyal modelin bütün günahları bir bir ortaya saçılıyor. Aynı bağlamda, tekno-oligarkların distopik faşizan vizyonu da giderek görünür hâle geliyor. Bütün farklılıkları koruyan ve onlara saygı gösteren ama sürekli onlardan bahsetmeyen, yönetimi gerçekten demokratikleştiren, özerkleştiren ve tabana yayan ve yüzde 99 için çalışan bir demokratik sosyalizm için büyük bir fırsat bu. Hem dünya hem Türkiye açısından…

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.