ÇEVİRİ | Aşırı sağı taklit etmek, ana akım partilere yardımcı olmuyor; ancak aşırı sağı daha da güçlendirebilir

Werner Krause, Denis Cohen ve Tarik Abou-Chadi The Guardian için yazdı: “Etraflıca bakıldığında, elimizdeki bulgular, aşırı sağ partilerle onların göç politikalarını benimseyerek mücadele etmenin en iyi ihtimalle sonuçsuz ve en kötü ihtimalle ters etki yarattığını ortaya koyuyor. Öyle ki, ana akım politikacılar, radikal sağla ilişkilendirilen bir çerçeveyi meşrulaştırarak onların başarısına katkıda bulunabiliyor.”

Radikal sağ partiler, Avrupa genelinde yükselmeye devam ediyor. Fransa cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Marine Le Pen ikinci tura kalıp Macron’la yarıştı. Bundan önce, Viktor Orbán liderliğindeki popülist ve milliyetçi Fidesz partisi, Macaristan genel seçimlerini ezici bir farkla kazandı.

Aşırı sağdaki partiler birçok ülkede iktidar ortaklığı üzerinden yönetimde söz sahibi olmakla kalmıyor, bu partilerin başarıları, Avrupa’nın tamamına yayılmaya devam ediyor. Ülke siyaseti içerisinde radikal-sağ partilerin yokluğu nedeniyle uzun süredir birer istisna olarak kabul edilen İspanya ve Portekiz’de bile son zamanlarda Vox ve Chega gibi partiler ortaya çıktı.

Bu eğilimler, radikal sağa yönelik artan halk desteğinin nasıl durdurulacağı ve hatta tersine çevrileceği konusunda tartışmaları ateşledi. Parti stratejistleri ve yorumcular hem sol hem de sağ siyaset içerisinde yer alan ana akım partilerin sözüm ona uzlaşmacı stratejiler benimsemeleri gerektiğini (başka bir deyişle, göç ve entegrasyon konusunda daha sert politikalar benimsemeleri gerektiğini) savunuyorlar. Bu görüşe göre, eğer ana akım partiler göç konusunda daha az ilerici olsalardı, radikal sağ hiçbir zaman siyasi bir dayanak noktası elde edemezdi. Öyle ki, ana akım siyasi partiler, geç de olsa göçle ilgili daha katı politikalara dönerek, seçmenleri tekrar merkeze çekmek zorunda kalacak.

Kuşkusuz, Batı Avrupa’daki ana akım partiler, son on yılda, radikal sağın başarılarına cevap verebilmek adına göç ve entegrasyon gibi konularda gitgide daha fazla sağa yöneldi. Pek çok kişi, 2019 Danimarka genel seçimlerini bu stratejinin başarılı sonuç verdiğinin örneği olarak değerlendiriyor. Bu seçimlerde Sosyal Demokratlar, göç karşıtı bir ajanda benimseyerek aşırı sağcı Danimarka Halk Partisi’ni hezimete uğratmıştı.

Gelgelelim, yalnızca daha sert politikalar benimsemenin, seçmenleri yeniden ana akım partileri desteklemeye ikna etmeyecek oluşunun birkaç sebebi var. Bazı uzmanların uyarıda bulunduğu üzere bu durum, günün sonunda aşırı sağ partilerin görüşlerini ve siyasi ajandalarını meşrulaştırabilir. Örneğin eğer seçmen Jean-Marie Le Pen’in görüşlerini iktidarda görmek istiyorsa, orijinaline oy vermek yerine neden taklidini tercih etsin ki?

Bu bağlamda, aşırı sağın politikalarını benimseyerek onlarla mücadele etmenin sanıldığı kadar umut verici olmadığını gösteren örnekler karşımıza çıkıyor. 2018’de Almanya’da, Bavyera eyaletinin ana akım sağ partisi CSU, aşırı sağdaki AfD’nin desteklediği sert göçmen politikalarını dile getirmişti. Ancak bir sonraki eyalet seçimlerinde CSU büyük bir oy kaybı yaşarken, AfD’nin oyları %10,2’ye yükseldi. Benzer şekilde İspanya’da, ülkenin ana akım sağ partileri olan Partido Popular’ın ve Ciudadanos’un göç karşıtı politikaları daha fazla benimsemesi, Vox’un yükselişini durduramadı. Yine Fransa’da, merkez sağ partilerin söylemleri geçtiğimiz on yıllardır ulusal kimlikle ve göçle dolu olmasına rağmen, Marine Le Pen şu anda sağdaki en önemli siyasi güç olmaya devam ediyor.

Bu soruyu, 12 Batı Avrupa ülkesine ilişkin 1970’lere kadar giden verilere dayanarak araştırdık. Bu doğrultuda, çeşitli anket verilerini birleştirerek ana akım partilerin daha sert göçmen politikalarının radikal sağın seçmen desteği üzerindeki etkisini analiz ettik. Ayrıca, ülkenin seçim sırasında içinde bulunduğu koşulların aşırı sağa yönelik oy verme modelleri üzerinde bir etkisinin olup olmadığını inceledik. Örneğin, aşırı sağ partilere verilen desteğin ülkedeki bir güvenlik kuşağının (‘’cordon sanitaire’’) varlığından etkilenip etkilenmediğine veya göç konusunun bu partilerin ajandasında ne kadar belirgin olduğu sorusuna odaklandık.

Bu geniş ve karşılaştırmalı analize dayanarak, siyasi yelpazenin solundaki veya sağındaki ana akım partilerin göç ve entegrasyon konusunda daha sert tutumlar geliştirmesi durumunda radikal sağın oy oranlarının düşeceğine yönelik bir sonuca varamıyoruz. Öte yandan şunu öne sürmek mümkün; elimizdeki veriler, seçim sathına girilirken konsolide bir aktör halini aldığında radikal sağın daha fazla seçmenden teveccüh görme ihtimali taşıdığını gösteriyor. Etraflıca bakıldığında, elimizdeki bulgular, aşırı sağ partilerle onların göç politikalarını benimseyerek mücadele etmenin en iyi ihtimalle sonuçsuz ve en kötü ihtimalle ters etki yarattığını ortaya koyuyor. Öyle ki, ana akım politikacılar, radikal sağla ilişkilendirilen bir çerçeveyi meşrulaştırarak onların başarısına katkıda bulunabiliyor.

Kuşkusuz ki bu durum, ana akım partileri radikal sağın yükselişini durdurmak için mücadele ederken riskli bir konumda bırakıyor. Aslında, radikal sağın başarısının, ana akım partilerin davranışlarından büyük ölçüde etkilenmediği görülüyor. Ana akım partilerin uygulanabilir ve alternatif stratejilere sahip olmayışı, bu partilerin neden ‘’taklitçi’’ bir tutum sergilemeye devam ettiğini açıklayabilir. Bu davranışın beraberinde getirdiği tehlikeler, 24 Nisan’da Fransa’da bir kez daha karşımıza çıktı. Macron, Le Pen’in de sağında yer alan aşırı sağcı siyasetçi Éric Zemmour’un argümanlarının hâkim olduğu bir ilk turun ardından, iktidarını korumak için radikal sağın kendi sahasında mücadele etmek zorunda kaldı.

Çeviren: Deniz Karakullukcu

https://www.theguardian.com/world/commentisfree/2022/apr/13/copying-far-right-doesnt-help-mainstream-parties