ÇEVİRİ | Merkel’in doğal varisi: Olaf Scholz, Almanya seçimlerini nasıl kazandı?

Bir yıl önce tarihinin en düşük oy seviyesine inen, birkaç ay önce bu oranı ancak yüzde 15’e çıkartabilen SPD nasıl oldu da seçimlerden birinci parti olarak çıktı? Financial Times yorumcusu Guy Chazan, bu mucizeyi, Merkel seçime girseydi ona oy verecek olan sozi’lere (Alman siyasetinde solcular için kullanılan hakaretamiz bir tabir) bağlıyor: Merkel seçime girmeyince sozi’ler sandıkta “Merkel’in doğal varisi” Scholz’a yöneldi.

Şansölye sıfatıyla 16 sene boyunca iktidar koltuğunda oturan Angela Merkel’in siyaseti bırakma kararı, milyonlarca seçmeni oy tercihi konusunda kararsızlığa itmişti. İşte Olaf Scholz, pazar günkü seçimlerde bu seçmene iki eliyle sarılarak sandıktan galip ayrıldı.

Sosyal Demokratik Parti’nin şansölye adayı olan Scholz, seçim sathına girildiği andan itibaren, son dört seçimde Merkel’e oy vermiş ancak Merkel’in partisi Hristiyan Demokrat Birliği’ne güçlü bir aidiyet hissetmeyen seçmene odaklandı.

Scholz’un ekibinden biri, “onlar Merkelci sozi’ler (Alman siyasetinde solcular için kullanılan hakaretamiz bir tabir); Merkel hükümetteyken CDU/CSU’ya oy veren ancak (şimdi) SPD’ye veya Yeşiller’e oy verebileceğini söyleyen seçmenden bahsediyoruz’’ demişti.

Ardından şunu eklemişti: ‘’Merkel’in mütevazılığını, mizah anlayışını ve sakinliğini beğenen insanlar bu özellikleri Olaf’a baktıklarında da görüyor.’’

Scholz bu yaklaşım sayesinde muhteşem sonuçlar elde etti. Bundan yalnızca birkaç ay önce SPD’nin oy oranı anketlerde yüzde 15 civarında görünüyordu. Buna rağmen pazar günü oyların yüzde 25,7’ini alarak sandıktan birinci parti çıktılar, öte yandan CDU/CSU ittifakı, tarihinin en büyük seçim hezimetine uğradı.

Scholz, kampanyası boyunca bu seçimin öncekilerden farklı olacağını vurguladı. Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrası döneminde ilk defa görevdeki bir şansölye, yeniden seçilmek için adaylığını koymuyordu. Scholz, Merkel’in siyaset sahnesinden ayrılmasıyla birlikte, seçmenlerin, hangi partiden olduğundan bağımsız biçimde Merkel’in yerini doldurabilecek en nitelikli adaya oy vereceğine inanıyordu.

Haziran ayında Financial Times’a konuşan Scholz, bu seçimlerde seçmenin hangi partinin en iyi politikalara sahip olduğuna göre değil, ‘’ülkenin başında kimi görmek isteyecekleri’’ sorusu üzerinden oy kullanacağını söylemişti. Seçmenlerin çoğu, nihayetinde bu kişinin Scholz olması yönünde oy kullandı.

Scholz haklı çıkmıştı. Başka bir partiden olmasına rağmen kendisini seçmene Merkel’in doğal halefi olarak kabul ettirmeyi başardı. Bunca yıldır Merkel’e atfedilen pragmatizm, ağırbaşlılık, güvenilirlik ve siyasi deneyim gibi erdemler büyülü bir el vasıtasıyla adeta Merkel’in maliye bakanına aktarılmıştı.

Berlin’deki Hertie School’da siyasal iletişim profesörü olarak görev yapan Andrea Römmele, “Scholz şansölye rolüne bürünmeyi başardı” diyor.

Merkel’in siyaset arenasından çekilme kararıyla birlikte SPD’yi uzun yıllardır seçim hezimetine uğratan lanet de üzerlerinden kalkmış oldu. SPD, son sekiz yıldır Merkel’in başında olduğu “büyük koalisyonun” (Alman siyasetinde CDU/CSU-SPD koalisyonlarına kısaca Groko, yani büyük koalisyon adı veriliyor) küçük ortağı olarak, ülke siyasetinin şekillenmesinde belirleyici bir rol oynadı. Örneğin, hükümetin 2015’te asgari ücreti yürürlüğe koyması SPD sayesinde gerçekleşti. Ancak seçmenler, hükümetin bu başarılarından ötürü sandıkta Sosyal Demokratlar’ı değil her seferinde Merkel’i ödüllendiriyordu.

Bu trend Pazar günkü seçimlerde değişti. Römmele, “Merkel tekrar aday olmadığı için hükümetin tüm başarılarından dolayı ödüllendirilen parti SPD oldu. Eğer Şansölye yeniden aday olsaydı bu başarıların tümünü kendisi üstlenirdi” diyor.

Scholz’un doğru çıkan bir diğer öngörüsü, Almanya’nın siyasi ikliminde yaşanan değişikliklerin en nihayetinde muhafazakârlardan ziyade SPD’ye yarayacağıydı. Yazın Scholz’a Sosyal Demokratlar’ın anketlerde nasıl toparlanabileceğini düşündüğü sorulduğunda, o günlerde yersiz görünen ancak geriye bakıldığında haklı olduğu görünen bir özgüvenle cevap vermişti.

Scholz, FT’ye verdiği demeçte, “Bir partinin tek başına oyların yüzde 40’ını veya daha fazlasını aldığı günler sona erdi” diyordu, “büyük partilerin mecliste eskisinden çok daha az sayıda sandalyeyle temsil edildiği çok partili bir sistemimiz var. Bu da seçmen davranışındaki en küçük değişikliklerin bile yepyeni siyasi denklemlere yol açabileceği anlamına geliyor.”

Scholz’un bu sözleri ciddi bir ileri görüşlülük göstergesiydi. Bugüne geldiğimizde Scholz, 1950’lerden bu yana Almanya’da bir ilk olacak şekilde SPD’nin başını çektiği üç partili bir koalisyon hükümeti kurma yolunda.

Scholz’un liderliğe giden yolculuğu kolay geçmedi. Partisi içinde sevilmeyen, geçmişte de federal çalışma bakanlığı ve Hamburg belediye başkanlığı görevlerini üstlenen Scholz, SPD’nin 2019 yılındaki liderlik yarışında büyük bir hezimete uğramış, kamuoyunda tanınmayan iki solcu adaya yenilmişti.

Scholz’u Almanya’nın son sosyal demokrat şansölyesi Gerhard Schröder döneminde SPD’nin genel sekreteri olarak görev yaptığı zamandan hatırlayan ve onu Schröder hükümetinin sosyal yardımlar ve işgücü alanında yaptığı tartışmalı reform hamleleriyle özdeşleştiren birçok partili, Scholz’a şüpheyle yaklaşıyor.

2019’da Scholz karşısında galip gelen ikiliden Saskia Esken, aynı yıl katıldığı bir televizyon programında ​​Scholz’un “gerçek ve kararlı bir Sosyal Demokrat” olup olmadığı konusunda akıllarda soru işareti yaratmıştı.

Ancak parti, içeride Scholz’a duyulan bütün bu güvensizliğe rağmen geçen sene Ağustos ayında onu şansölye adayı olarak belirledi. O günlerde, SPD anketlerde tarihinin en düşük oy oranında gözüküyordu ve partide Scholz’un bu manzarayı değiştirebileceğine inananların sayısı çok düşüktü. Kimileri, SPD’nin bir seçim hezimetine uğraması durumunda partinin sol kanadının Scholz’u günah keçisi olarak göstereceğini iddia ediyordu.

Berlin’deki bazı kişiler ise seçimlere daha bir yıl varken Scholz’u aday olarak belirleme kararının çok erken olduğunu söylüyordu. Gelinen noktada bunun akıllıca bir hamle olduğu ortaya çıktı.

SPD milletvekili Jens Zimmermann, ‘’adayımızı erkenden açıklama kararı, her yönüyle Scholz’a göre uyarlanmış bir kampanya yürütebileceğimiz anlamına geliyordu. Bu sayede çok başarılı, üzerinde iyice düşünülmüş bir eylem planı oluşturabildik’’ diyor.

Scholz, seçim sürecinde rakiplerinin aksine neredeyse hiç hata yapmadı. CDU/CSU ittifakının adayı Armin Laschet, selden etkilenen bölgeleri ziyareti sırasında kameralara gülerek poz vermesi sonrasında anketlerde düşüşe geçti. Yeşiller’in adayı Annalena Baerbock ise, intihal yaptığı ve özgeçmişini yalan yanlış bilgilerle süslediği suçlamalarıyla karşı karşıya kaldı.

Öte yandan Scholz, insanlarda güven uyandıran deneyimli bir politikacı olarak karşımıza çıktı. Pandemi boyunca Almanya’nın kamu maliyesini ustaca yönetmesi onu bir adım daha öne çıkardı.

Bunun yanı sıra, asgari ücretin yükseltilmesi, emekli maaşlarında istikrar, daha uygun konut fiyatları ve karbon-nötr ekonomi hedefi gibi basit vaatlere dayanan düzenli bir kampanya yürüttü.

Üstelik uzun süredir iç çatışmalarla boğuşan ve başıboş bir parti izlenimi veren SPD, süreç boyunca bir an olsun Scholz’u yalnız bırakmadı.  Zimmermann, “yıllardır böylesine birlik olmamıştık,” diyor.

Scholz’un politikacı yönüne bu kadar yoğun biçimde odaklanan kişiselleştirilmiş bir kampanya yürütme stratejisi geri tepebilirdi. Ancak günün sonunda bu stratejinin işe yaradığı görülüyor.

Bir emekli olan Franziska Reisener, Scholz’un seçimlerden önceki son konuşmasını dinlemek için geçtiğimiz Cumartesi günü Potsdam’da toplanan düzinelerce insan arasındaydı. SPD’ye oy verme sebebinin büyük ölçüde Scholz’a olan inancına dayandığını söyleyen Reisener, “üç aday arasından en güvenilir olan açık ara Scholz” diyor: “İşleri yoluna sokacak lider tam da o.”

Çeviren: Deniz Karakullukcu

Makalenin orijinali için:

https://www.ft.com/content/de7669b5-da22-4fe1-bf33-a11eb50885d6
Önceki İçerikVİDEO HABER | Erdoğan Soçi’de: Attığımız adımlardan geri dönmemiz mümkün değil
Sonraki İçerik“Gökçek’in oğlunun ATO Başkan adaylığını Samanyolu TV yöneticisi sağladı”