ÇEVİRİ | Rasyonalite artık neden önemli görülmüyor?

Steven Pinker: “Sosyal medyada, yalan haberler doğru haberlere kıyasla çok daha geniş kitlelere, çok daha hızlı biçimde yayılıyor ve insanlar bu haberleri botlardan daha fazla yayıyor. Öyleyse, doğuştan kazanılan bir hakkımızmış gibi görünen, ancak bu kadar sıklıkla ve açık bir şekilde hor görülen bu rasyonellik adlı şeyi nasıl anlayabiliriz?”

Rasyonalite, düşündüğümüz ve yaptığımız her şeyde bizlere yol göstermelidir. (Eğer bu önermeye katılmıyorsanız, itirazlarınızın rasyonel olduğunu düşünüyor musunuz?) Yine de, akıl yürütme konusunda eşi benzeri görülmemiş derecede engin kaynaklara sahip olunan bir çağda, kamusal alan yalan haberlerin, sahte tedavi yöntemlerinin, komplo teorilerinin ve “hakikat-sonrası” retoriğin istilası altında. Sağlığımıza, demokrasimize ve gezegenimizin yaşanabilirliğine yönelik amansız tehditlerle karşı karşıyayız. Bu sorunlar ne kadar göz korkutucu olsa da hiçbiri çözümsüz değil ve türümüz bu çözümleri bulabilecek entelektüel gereçleri elinde bulunduruyor. Yine de, insanları bu sorunlara ilişkin çözümler ürettiğimize ikna etmek çağımızın en büyük sorunlarından birini oluşturuyor.

Peki, öyleyse insan rasyonalitesine ne şekilde yaklaşmalıyız? Dünyayı anlamak ve ondan fayda sağlamak için gerekli olan bilişsel yetkinlik, Batı medeniyetinin bir kazanımı değil, türümüzün sahip olduğu en önemli mirastır. Dünyanın en eski halklarından biri olan ve Güney Afrika’daki Kalahari Çölü’nde yaşayan San kabilesinin yakın zamana kadar sürdürdüğü yiyecek arama temelli (foraging) yaşam biçimi, bizlere insanoğlunun yaşamının büyük bölümünü ne şekilde geçirdiğine dair bir fikir sunuyor. Avcı-toplayıcıların yaptıkları tek şey önlerinden geçen hayvanlara mızrak fırlatmak ve etraflarında yetişen meyvelerle kuruyemişleri toplamak değildir. On yıllardır San kabilesi üzerine çalışmalar yapan izleme bilimci (tracking scientist) Louis Liebenberg, bu halkın hayatta kalma yöntemlerinin bilimsel bir düşünce yapısına borçlu olduğunu öne sürüyor. Kabileye mensup kişiler mantığa, eleştirel düşünmeye, istatistiksel akıl yürütmeye, korelasyon ile nedenselliğe ve oyun teorisine yönelik sezgisel bir kavrayıştan yararlanarak parçalı verilerden başlayıp uzak sonuçlara kadar giden bir yolda akıl yürütmede bulunuyorlar.

San kabilesi, kaçan hayvanların izlerini sürerken onların toynak izlerinden, akıntılarından ve bıraktıkları diğer izlerden yararlanıyor. Dahası, çevrelerindeki onlarca türü, sebep-sonuç ilişkisine dayalı kavrayışları yardımıyla, bıraktıkları izlerin şekil ve aralıklarına göre ayırt ediyorlar. Ucu sivri bir ayak izinin koşarken toprağa sağlam biçimde temas etme ihtiyacı duyan çevik bir keseli ceylana, düz tabanı gösteren bir ayak izinin ise kendi ağırlığını taşıma gereksinimi duyan ağır bir kuduya (bir tür antilop) ait olduğu konusunda çıkarsamada bulunabiliyorlar. Akabinde kıyassal çıkarımlarda da bulunuyorlar: Steenbok’lar (Güney Afrika’ya özgü ufak ceylan) ve duiker’ler (orta büyüklükteki bir antilop türü) yağışlı mevsimlerde ıslanan kum toynaklarını yardığı ve eklemlerini sertleştirdiği için rahatça avlanabiliyorlar. Kudu’lar ve eland’lar (boğa antilopları) ise gevşek haldeki kumda daha çabuk yoruldukları için havanın yağışsız olduğu mevsimlerde daha kolay avlanıyor.

San kabilesi bunların yanı sıra eleştirel düşünceden de yararlanıyor. Hiçbir zaman ilk izlenimlerine göre hareket etmiyor, insanın görmek istediği şeyi görmesinin ne kadar tehlikeli olduğunun bilincini taşıyorlar. Otoriteye başvurma safsatasına da asla kulak asmıyorlar: Yeniyetmeler de dâhil olmak üzere San kabilesine mensup olan herkes, bir tartışmadan bir fikir birliği çıkana dek, tartışmaya konu olan varsayımları çürütebiliyor veya kendi varsayımını ortaya koyabiliyor.

San halkının günlük hayatlarında kullandığı bir diğer önemli yeti, nedenselliği korelasyondan ayırmaları. Liebenberg şöyle diyor: “Boroh// xao adındaki bir izci bana [tarla kuşu] öttüğünde toprağın kuruduğunu ve bu nedenle köklerin yenmek için uygun bir hale geldiğini söylemişti. Daha sonra, !Nate ve /Uase bana gelip Boroh// xao’nun hatalı olduğunu, toprağı kurutanın kuş değil güneş olduğunu söyledi. Kuş onlara yalnızca toprağın ilerleyen aylarda kuruyacağını ve köklerin artık yenmeye uygun bir hale geldiğini anlatıyordu.”

Bütün bunlara rağmen San kabilesi, sahip oldukları teknoloji öldürücü derecede kullanışlı olduğu halde, yüz bin yıldan fazla bir süre boyunca yaşamak için ihtiyaç duydukları hayvanların kökünü kurutmadan acımasız bir çölde hayatta kalmayı başardı. Bir kuraklık durumunda, türünün son örneği olan bir bitkiyi veya hayvanı öldürürlerse ne olacağını önceden düşünüp, tehdit altındaki türlere mensup canlıları avlamamaya özen gösteriyorlar. Koruma planlarını, göç edemeyen ancak yağmur yeniden yağmaya başladığında çabucak toparlanan bitkilere ve kuraklıktan sağ kurtulsalar bile sayıları yavaş artan hayvanlara göre düzenliyorlar.

San kabilesinin sapientia’sı (aklı), insan rasyonalitesinin ne olduğu sorusunu daha da çetrefilli bir hale getiriyor. Çağlardır sahip olduğumuz akıl yürütme kapasitesine rağmen, bugün zihnimiz türdeşlerimizin yanılgılarının ve aptallıklarının hatıralarıyla dolu. Amerikalıların dörtte üçü, psişik şifa (yüzde 55), duyu dışı algı (yüzde 41), perili evler (yüzde 37) ve hayaletler (yüzde 32) dâhil olmak üzere bilim yasalarına meydan okuyan en az bir fenomenin gerçek olduğuna inanıyor. Bu durum aynı zamanda insanların bir bölümünün hayaletlere inanmaksızın hayaletlerin musallat olduğu evlere inandıkları anlamına da geliyor. Sosyal medyada, yalan haberler (“Joe Biden Trump destekçilerine ‘toplumun lağım çukuru’ dedi” veya “Floridalı bir adam Everglades’te timsahları uyutup tecavüz etmekten tutuklandı” gibi) doğru haberlere kıyasla çok daha geniş kitlelere, çok daha hızlı biçimde yayılıyor ve insanlar bu haberleri botlardan daha fazla yayıyor.

Öyleyse, doğuştan kazanılan bir hakkımızmış gibi görünen, ancak bu kadar sıklıkla ve açık bir şekilde hor görülen bu rasyonellik adlı şeyi nasıl anlayabiliriz?

Öncelikle şunu kabul etmek gerekiyor; rasyonalite, bir failin sahip olduğu veya olmadığı (Superman’in X-ışını görüşü gibi) bir güç değildir. Belirli hedeflere yalnızca belirli âlemlerde ulaşabilen bilişsel araçlardan oluşan bir teçhizattır.

Rasyonelliğin ne olduğunu, neden kıtmış gibi göründüğünü ve neden önemli olduğunu anlamak için işe bizzat rasyonaliteye dair bazı temel hakikatleri, yani akıllı bir failin (hedefleri ve içinde yaşadığı dünyayı da göz önünde bulundurarak) üzerinde akıl yürütmesi gereken yolları inceleyerek başlamalıyız: Mantıktan, felsefeden, matematikten ve yapay zekâdan çıkagelen bu “normatif” modeller, bir problemin “doğru” çözümüne ve bu çözümü nasıl bulacağımıza dair elimizde bulunan en iyi anlama biçimidir. Bunlar, rasyonel olmak isteyenler için, yani kısaca herkes için birer arzu nesnesi teşkil eder. Bu kitabın da asıl amacı, aklın en yaygın şekilde uygulanabilir nitelik taşıyan normatif araçları hakkında bir açıklamada bulunmak.

Bunun yanı sıra, normatif modeller, bizlere psikolojinin ve diğer davranış bilimlerinin ana konusu olan ‘’enayi denebilecek insanların nasıl akıl yürüttüğü sorusu’’ hakkında değerlendirmelerde bulunmamızı sağlayan referans noktaları da sunar. Sıradan insanların yetersiz kaldığı birçok konu, geçtiğimiz yıllarda Daniel Kahneman ve Amos Tversky gibi psikologların ve davranışsal iktisatçıların Nobel ödülüne layık görülen araştırmaları sayesinde ün kazandı. İnsanların yargıları, sıklıkla yaptıkları gibi, normatif bir modelden saptığında, karşımıza çözülmesi gereken bir bilmece çıkıyor. Öyle ki, farklılıklar kimi zaman özgün birer irrasyonalite doğuruyor: İnsan beyni ya bir sorunun karmaşıklığıyla baş edemiyor ya da onu defalarca yanlış cevaba götüren bir takıntıyla uğraşıp duruyor.

Ancak çoğu örnekte görüldüğü gibi bir sorun insanlara aldatıcı bir biçimde sunulabilir ve bu durum, zihin dostu bir kisveye büründüğünde ortaya mükemmel bir sonuç çıkmış olur. Yahut normatif modelin bizzat kendisi yalnızca belirli bir ortamda doğru olabilir ve insanlar tam olarak o ortamda hissetmedikleri için elimizdeki model geçersiz kılınır. Hiç olmadı; model belirli bir amacı gerçekleştirmek için tasarlanmıştır ve insanlar (iyi ya da kötü) başka bir hedefin peşindedir.

İrrasyonaliteye ilişkin açıklamalar insanları aptal olduklarına yönelik ithamlardan tümüyle kurtarsa da, anlamak demek affetmek demek değildir. Kimi zaman insanlara daha iyi birer yol sunabilir, onlara üstünkörü söyledikleri bahaneler arasında yer alan derin sorunları tespit etmelerini öğretebiliriz. Onları en faydalı düşünme alışkanlıklarını konfor alanlarının dışında uygulamaya teşvik edebiliriz. Bu sayede, gözlerini, kendi kendilerini yenilgiye uğratmalarına sebep olan veya onları topluca yıkıma götüren hedeflerden alıp daha yükseğe çevirmelerine yarayacak bir ilham kaynağı bulabilirler.

Çeviren: Deniz Karakullukcu

Psikoloji profesörü Steven Pinker’ın “Rationality: Why It Seems Scarce and Why It Matters” adlı kitabından alınan bu makalenin orijinali için:

https://news.harvard.edu/gazette/story/2021/09/an-excerpt-from-steven-pinkers-latest-book-rationality/
Önceki İçerikKutuplaşmanın, siyasi husumetten daha derin fenalıkları hakkında
Sonraki İçerikÖZEL HABER | 25 yaşındaki Mehmet Toker’in ölümünün sorumlusu mahalle bekçisi mi?