Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kabine Toplantısı’nın ardından, Kazakistan’daki Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) toplantısını değerlendirirken tarihi bir referans verdi:
” ‘Türkiye’nin dışında da Türk var’ dedikleri için, tek parti döneminde tabutluk adı verilen işkencehanelere atılanların hayallerini bugün biz gerçekleştiriyoruz.”
Erdoğan’ın “tabutluk” çıkışı, Türkeş’in de içinde olduğu Türkiye’deki milliyetçi hareketin en kritik kavşağına bir referanstı.
İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda 3 Mayıs 1944 Olayları sonrası açılan Irkçılık-Turancılık Davası ve bu kapsamda uygulanan “tabutluk” hücre cezalandırmaları yakın tarihin en çok tartışılan siyasi yargılama sayfalarından biri olmuştu.
1940’lı yıllarda, milliyetçi Nihal Atsız ve çevresindekiler, Sovyetler Birliği’nin ve yurt içindeki sol ve komünist hareketlerin bir güvenlik tehdidi oluşturduğunu savunmaktaydı.
Bu dönemde yaşanan kırılma noktası, Başbakan Şükrü Saraçoğlu’nun TBMM kürsüsünden yaptığı, “Biz Türkçüyüz, Türkçü kalacağız; Türkçülük bizim için bir kan meselesi olduğu kadar irfan meselesidir” konuşması oldu.
Bu beyanatın ardından Nihal Atsız, Edirne’de yayımladığı Orhun dergisinde Başbakan’a hitaben iki açık mektup kaleme aldı.
“Türkçüyüm diyorsunuz ama Sabahattin Ali’nin bu makamlarda işi ne?”
Atsız mektuplarında, Şükrü Saraçoğlu’nun Türkçülük vurgusunu hatırlatarak, devlet kadrolarında ve özellikle Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde komünist eğilimli isimlerin yer aldığını iddia etti. Sabahattin Ali’yi örnek gösterdi. “Türkçüyüm diyorsunuz ama Sabahattin Ali’nin bu makamlarda işi ne?” diye sordu.
3 Mayıs 1944: Ankara’daki gösteriler
Bu mektupların yayımlanmasının ardından Sabahattin Ali; Hasan Ali Yücel’in de yönlendirmesiyle Nihal Atsız aleyhine hakaret davası açtı.
Davanın 3 Mayıs 1944 tarihinde Ankara Adliyesi’nde görülen ikinci duruşması, kitlesel bir protestoya sahne oldu.
Atsız’ın görüşlerini destekleyen ve komünizm karşıtı hassasiyet taşıyan binlerce üniversite öğrencisi, adliye binası önünde toplandı. Adliye’nin önünde Sabahattin Ali’nin kitapları yakıldı. Göstericiler Başbakan’la görüşmek istedi fakat bu kabul edilmedi.
Kitle Ankara sokaklarında komünizm aleyhine ve milliyetçilik lehine bir yürüyüş gerçekleştirdi. Tek parti yönetiminin sürdüğü o dönemde, kontrol dışı gelişen bu ilk büyük kitlesel sivil gösteri hükümet tarafından bir asayiş sorunu ve düzene yönelik bir tehdit olarak değerlendirildi. Güvenlik güçlerinin müdahalesiyle gösteriler dağıtıldı ve çok sayıda genç gözaltına alındı.
Konjonktür değişimi ve Irkçılık-Turancılık Davası
İkinci Dünya Savaşı’nın son düzlüğünde Nazi Almanya’sının zayıflaması ve Sovyetler Birliği’nin müttefikler safında güç kazanması, Ankara’nın dış politikasını doğrudan etkiledi. Savaş sonrasındaki yeni dünya düzeninde Sovyetler Birliği ile ilişkileri dengede tutmak isteyen tek parti yönetimi, yurt içindeki Türkçü-Turancı faaliyetleri sınırlama yoluna gitti.
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün 19 Mayıs 1944’teki Gençlik ve Spor Bayramı nutkunda milliyetçi-Turancı çevreleri sert bir dille eleştirmesinin ardından yasal süreç derinleştirildi.
İnönün’ün açıklamalarından öne çıkanlar:
“Türk milliyetçisiyiz, fakat memleketimizde ırkçılık prensibinin düşmanıyız.”
“Milliyetçi fikirleri, ırkçılık ve Turancılık fitnesine alet edenler, Türk milletine ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı en büyük ihaneti işlemişlerdir.”
“Bu memleketi içten dağıtmak için gökten bir bela ısmarlansa Irkçılıktan beteri istenemez; dışta can düşmanlarıyla çevirtmek için ise Turancılıktan mükemmeli bulunmaz.”
“Türk vatandaşı yetiştirmek için bütün iyi şartları özünde toplamış olan bu feyizli yolu bırakır da ırkçıların milleti binbir parçaya ayıracak fesatlı ve nifaklı zehirlerine cemiyeti kaptırır mıyız?”
Türkçü isimler hakkında “Hükümeti devirmeye teşebbüs” ve “gizli cemiyet kurmak” suçlamalarıyla askeri mahkemede dava açıldı. Davanın sanık sandalyesinde; Nihal Atsız, Üsteğmen Alparslan Türkeş, Prof. Dr. Zeki Velidi Togan, Reha Oğuz Türkkan, Orhan Şaik Gökyay, Hüseyin Namık Orkun ve Necdet Sançar’ın da aralarında bulunduğu 23 sivil ve askeri figür yer aldı.

Siyasi tarihe geçen uygulama: “Tabutluk” hücreleri
1944 yargılamalarını tarihi bir tartışma konusu haline getiren asıl unsur, soruşturma ve tutukluluk sürecinde Sansaryan Han’da sanıklara uygulanan “tabutluk” yöntemiydi.
Mahkeme tutanaklarına ve sanıkların sonraki dönemlerdeki savunma ve anılarına yansıyan ifadelere göre tabutluklar; beton duvarlar arasında, yaklaşık 50×50 santimetre eninde tasarlanmış dikey hücrelerdi. Alanın darlığı sebebiyle, içerideki kişinin oturması, diz çökmesi ya da sağa sola hareket etmesi fiziken mümkün değildi. Tutuklular, bu dikey alanlarda günlerce sadece ayakta durarak bekletilmekteydi.
Bu yöntemin fiziksel etkilerini artıran diğer bir unsur ise hücrelerin tavanındaki aydınlatma düzeneğiydi. Hücrelerin tam tepesine yerleştirilen 500 ila 1000 wattlık yüksek güçlü ampuller günlerce açık bırakılıyordu. Bu durum, tutuklular üzerinde sürekli bir ışık baskısı yaratmanın yanı sıra, dar alandaki hava sıcaklığının aşırı derecede yükselmesine neden oluyordu.
Günlerce uykusuz, kısıtlı su ve gıdayla bu dikey hücrelerde tutulan sanıklar, ağır fiziki ve psikolojik koşullara maruz kaldılar. Dönemin genç üsteğmeni Alparslan Türkeş ve yazar Nihal Atsız, askeri mahkeme safhasındaki savunmalarında bu hücrelerdeki koşulları ve dikey pozisyonda tutulmanın yarattığı etkileri ayrıntılarıyla kayda geçirdiler. 1944 yılında konjonktürel gelişmelerin gölgesinde açılan ve bu hücre uygulamalarıyla anılan Irkçılık-Turancılık Davası, yakın tarihin en çok tartışılan siyasi yargılama süreçlerinden biri oldu.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.