Yılkı insanları

 

[25-26 Mart 2020] Yılkı atı denir. Kış boyunca beslemek fazla maliyetli geldiğinden doğaya bırakılırlar. Ne halleri varsa görürler. Hayatta kalmışlarsa, İlkbaharda tekrar toplanır ve işe koşulurlar.

 

Bir zamanlar insanlar için de geçerliydi. En ilkel Eski Taş ve Orta Taş teknolojileriyle ulaşılabilecek sınırlı ve güvensiz yiyecek kaynakları üzerindeki rekabet çok keskindi. Homo sapiens karşısında Homo neandertalensis, katliama uğratıldığı için değil, muhtemelen bu yüzden, 30,000 yıl kadar önce yokoldu. Ama ondan önce ve ondan sonra da, avcı-toplayıcı topluluklar hep bıçak sırtında gitti. Küçük gezici kandaşlık grupları için, artık avlanamayan ve sürekli yer değiştirirken geride kalmaya başlayan yaşlılar da bir yüktü, zayıf ve çelimsiz, hayatta kalabileceği şüpheli bebekler de. Tarıma geçişten sonra bile, hemen bütün mitolojiler doğaya terkedilen Sargon’ların, Paris’lerin, Oedipus’ların, Gılgameş’lerin, Perseus’ların, Siegfried’lerin, Remus ve Romulus’ların sembolik öyküleriyle dolup taşar. Plutarkhos, Sparta’da her yeni doğan çocuğun kabile büyüklerince incelendiğini; hasta veya sakatsa Taygetüs Dağının eteklerindeki bir uçurumun kenarına bırakıldığını yazar. Zamanla ekonomik zaruretin kendisi ortadan kalksa da, bir kere oluşmuş bulunan kültür, zalim âdetlerin taşıyıcılığını yapmaya devam eder. Bir yandan, geleneksel çocuk bırakma mekânları, klan ve kabileler arasında karşılıklı çocuk değişimleri için kullanılmaya başlar. Diğer yandan, tanrı ve tanrıçalara çocuk kurban etme çıkagelir. Örneğin Kartaca’nın Fenike kökenli inanç sisteminde bunun çok yaygın olduğu Romalı yazarlarca vurgulanmakta; ne kadar tartışmalı da olsa, çağdaş arkeologlarca da kabul edilmektedir.

 

1896’da Kanada’nın Yukon nehrinin Klondike kolu civarında altın bulunduğunda, ertesi yıl Jack London da bu Altına Hücum furyasına katılır. Alaska ve civarının yerli halkını çok yakından gözler, âdetlerini kaydeder. The Law of Life (Hayatın Kanunu) hikâyesinde, artık çok ihtiyarlamış olan Koşkooş’un karlar içinde yalnızlığa ve ölüme terkedilmesini anlatır. Geçmişin artık gözleri görmeyen, ama kulakları çok iyi duyan tecrübeli avcısı, son kürklerine bürünmüş halde dinler kamp bozumunu, bütün çadırların birer birer toplanmasını ve yüklendikleri kızakların tek tek uzaklaşmasını. En son, kabile şefi olan oğlu yanına gelip elini koyar omuzuna. “İyi misin? İyiyim.” Şikâyet etmez. Böyledir hayat. “Geçen yılın son yaprağıyım, sapına sımsıkı yapışan. Esen ilk nefeste kopacağım.” Giderler. Kimse kalmaz. Ulumalar yaklaşır. Gençliğinde, dev bir moose’un (tablaboynuzun) bir kurt sürüsüyle son mücadelesine tanık olmuştur. Şimdi ise kor gözlerin ve sivri dişlerin çemberi kendi etrafında daralmaktadır.

 

Sonra… Sonra insanlık bu çok sert ve kanlı geçmişini biraz olsun arkada bırakır; içinden çıktığı hayvanlar âlemiyle arasına giderek mesafe koyar. Toplumun tamamını besleme, koruma, yaşatma alışkanlığı yerleşir; büyüyen bir sevgi ve şefkat hâlesi, ailelerinin sahip çıktığı çocukların ve yaşlıların da ötesinde, sakatları, hastaları, kimsesizleri, öksüz ve yetimleri (Darüleytam), elden ayaktan kesilmişleri (Darülaceze) adım adım kapsamına alır. Gene de bu kültürel iradenin ne kadar kırılgan olabileceği özellikle tarımsal kriz dönemlerinde kendini belli eder. Marx aşırı epistemolojik özgüveni içinde (papaz diye ayrıca kızdığı) Malthus’e biraz haksızlık etmişe benzer. Ekstansif tarım koşullarında, ekilebilir arazideki genişlemenin üretim artışını beslediği, fakat sonra nüfus artışının üretimdeki artışa yetişip geçtiği, böylece patlak veren bunalımın ise ancak yeni ekilebilir toprak kazanımları sonucu ekstansif marjın tekrar genişlemesiyle aşılabildiği, bugün dünya tarihçileri arasında yaygın kabul görmekte. Ama işte ne oluyorsa aradaki o tıkanma dönemlerinde olur. Bıçak kemiğe dayandığında insaniyet zayıflar. Kıtlık, açlık, hastalık… önce en zayıfları götürür. Bu da kimilerine göre yararlı ve gereklidir üstelik. 19. yüzyıl sonu proto-faşizminin belki en önemli damarını meydana getiren Sosyal Darwincilik, ırklar ve milletler arasındaki hayat mücadelesi adı altında savaşı ve savaşın temizleyici etkisini savunur. Ona eşlik eden “ırk sağlığı” (eugenics) akımı, bilim adına faydasızlardan, sakatlardan, sapıklardan, engellilerden, suçlulardan, canilerden, zihinsel özürlülerden vb kurtulmayı gündeme getirir. “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” zihniyeti belirli bir beden fetişizmini, fiziksel güç ve güzellik fetişizmini besler. Neville Chamberlain’den Adolf Hitler’e, aslında küçük bir adım atılır; ırkın kimler ve nelerden arınması gerektiği listesine Yahudiler, Slavlar, solcular, çingeneler ve eşcinseller de ekleniverir.

 

Aştığımızı sandığımız bütün bu kötülüklerin hortladığı günlerden geçiyoruz. Dünya çapında koronavirüs vakaları 20-23 Mart arasında günde 30-31 bin artarken son üç günde bu rakam 41-42-50 bine çıktı. Yarın 55, öbür gün 60 bini bulursa şaşırmayacağım. Ölü sayısındaki günlük artış ise aynı dönemde 1500 – 1700 – 1800 – 2400 oldu. Bu gidişle, Mart sonunda global rakamlar herhalde 700,000 vaka ve 35,000 ölümü geçecek. Birkaç hafta içinde rahatlayacağımız iddiaları ham hayal. Bu sadece işin başı. Aşı ve tedavi ilacı bulunmadığı sürece, bu daha en az altı ay, belki bir yıl böyle sürecek.

 

Büyük felâketler insanlığın hem en iyi, hem en sefil yanlarını birlikte gözler önüne serer. Bazı ülkeler hayat kurtarmak ile ekonomiyi (ve dolayısıyla iktidarı) kurtarmak arasında bir tercih yoluna şimdiden girdi. Gürbüz Özaltınlı’nın işaret ettiği gibi (25 Mart: Sorun dindarlıkta mı?), buna Türkiye de dahil. Üç dört hafta içinde ne yapıp yapıp enfeksiyon zincirini kırmak için alınması gereken, alınması gerektiğini bütün uzmanların söylediği en zecrî önlemlerin göz göre göre alınmamasının ardında, can kaybının artması pahasına ekonominin işlerliğini bir nebze koruma hesabı yatıyor.

 

Dolayısıyla 65 yaşını geçenlerin sokağa çıkmasının yasaklanması, yaşlılara ilişkin özel bir hassasiyet açısından hiçbir şey ifade etmiyor aslında. Çünkü başka herkes dışarı çıkıp aynı evlere dönüyorsa, bunun hiçbir koruyucu özelliği yok. Salgın büyüdüğü sürece — ki bütün gizleme ve bilgilendirmeme çabalarına karşın ister istemez büyüyecek — dönüp dolaşıp en fazla yaşlıları vuracak. Onları öldürecek. Bu arada İspanya’da huzurevlerinin personeli yaşlı hastalarını bırakıp kaçacak. Türkiye’de genç ve cahil zorbalar, yaşlıların zorunlu karantinaya alınmasının hastalığı onların yaymasından kaynaklandığını zannedecek. Sokakta yakaladıkları ihtiyarlara su bombası atacak, zorla maske takacak, başlarına kolonya dökecek.

 

Benim yaş grubum, 2020’nin yılkı insanları. New York valisi Cuomo’nın, Amerika’yı sarsan son konuşmasında Sosyal Darwinizmden bahsetmesi boşuna değil. Yaşlılar, hastalar, temel sağlık sorunu olanlar asla sözcüklere dökülmeksizin, sadece Amerika ve İtalya’da değil, birçok yerde sessizce gözden çıkarılmış vaziyette.  

 

 

 

Önceki İçerikTürkiye son durum
Sonraki İçerikFatura vali yardımcısına