ÇEVİRİ- “Koronavirüs gerçeklerini kabul etmek neden bu kadar uzun sürdü”

Koronavirüs salgınının ilk günlerinde maskenin gerekli olmadığına dair yaklaşımların geçersizliğini ortaya koyarak uluslararası kamuoyunun dikkatini çeken Zeynep Tüfekçi, bu kez DSÖ’nün internet sitesinde yapılan küçük fakat çok önemli bir revizyonun izini sürdü ve kurumun, aerosollerin (solunum parçaları) koronavirüs bulaşında oynadığı büyük rolü nihayet kabul ederken sergilediği tavrı eleştiren uzun bir makale yazdı. Tüfekçi’nin New York Times’da yayımlanan yazısının çevirisini sunuyoruz.

Asırlık bilimi birkaç cümle sarstı.

Dünya Sağlık Örgütü’nün bir pandemiyle karşı karşıya olduğumuzu ilan etmesinin üzerinden bir yıldan fazla bir süre geçmişken, geçen hafta kurumun internet sitesindeki ‘Koronavirüs Hastalığı (Covid-19): Nasıl Bulaşır?’başlıklı sayfasında ilk bakışta pek dikkat çekmeyen küçük bir güncelleme yer aldı.

Kurumun bu soruya cevabı şöyleydi: “Mevcut kanıtlar, virüsün, birbirleriyle yakın temasta olan insanlar arasında ağızdan atılan ve hızla yere düşen solunum damlacıkları yoluyla yayıldığını gösteriyor.”

Gözden geçirilen bu yanıt, yakın temasta bulaşı hâlâ vurguluyor olsa da şimdi bunun aerosoller (asılı kalabilen küçük solunum parçacıkları) ve damlacıklar yoluyla da olabileceğini söylüyor. Ayrıca, virüsün iki temel bulaşma yoluna (yetersiz havalandırma ve/veya kalabalık iç mekânlar) bir üçüncüsünü ekliyor: “Aerosollerin havada asılı kalması veya 1 metreden daha uzağa gidebilmesi.”

Zeynep Tüfekçi.

Değişiklik pek dikkat çekmedi. Konuya dair bir basın toplantısı ya da büyük bir duyuru yapılmadı.

Daha sonra, Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi de (CDC) Covid-19 hakkındaki kılavuzunu güncelledi ve bu daha küçük partiküllerin solunmasının virüsün yakın mesafeden bulaşması konusunda kilit rol oynadığını açık bir şekilde söyledi, hatta hastalığın nasıl yayıldığı listesinin tepesine koydu.

CDC de hiçbir basın toplantısı düzenlemedi.

Ancak bu son değişiklikler, geçen yıl yanlış giden pek çok şeyi bağlama oturtarak, bir yüzyıl öncesine dayanan temel enfeksiyon kontrol varsayımlarına meydan okuyor. Bu ayrıca salgın boyunca halk sağlığını ilgilendiren en önemli gelişmelerden birinin işareti olabilir.

Aerosol bulaşının önemi erken kabul edilmiş olsaydı, baştan, başkalarıyla yakın, uzun süreli temastan kaçındığınız sürece, bu küçük parçacıkların daha kolay dağıldığını, açık havada ise çok daha güvenli olduğumuzu bilirdik. İç mekânların iyi havalandırılmasını sağlamaya çalışır, gerekirse hava filtresi kullanırdık. Toplantılarda herkesi kapsayan kurallar yerine, süper yayılma olaylarını tetikleyebilecek koşulları hedeflerdik: özellikle de yetersiz havalandırılan kapalı alanlardaki insanların bağırmak ve şarkı söylemek gibi zamanla aerosol üretimini artıran faaliyetlerini sınırlardık. Maskeleri daha çabuk kullanmaya başlar ve yüze oturmasına da daha çok dikkat ederdik. Bir de yüzeyleri temizleme konusunda daha az takıntılı olurduk.

Böylece risk önlemleri çok daha etkili olabilir, bizi acı ve kaygıdan büyük ölçüde kurtarabilirdi.

Hindistan gibi ülkelerin yıkıcı dalgalarla karşı karşıya olduğu ve pandeminin henüz sona ermediği gerçeğini göz önünde bulundurarak, hem bunun neden bu kadar uzun sürdüğünü hem de ne anlama geldiğini anlamamız gerekiyor.

Başlangıçta SARS-CoV-2, entübasyon gibi tıbbi prosedürler sırasında nadir görülen aerosol bulaşma vakaları dışında, solunum damlacıklarıyla yayılan bir hastalık olarak görülüyordu. Tezgâhlar, kutular ve diğer olası fomitler (mikrop taşıyan kontamine yüzeyler) bir tehdit olarak görülüyordu, çünkü üzerlerine damlacıklar düştükten sonra onlara dokunursak, virüsün elimize, sonra burnumuza, gözümüze veya ağzımıza ulaşabileceğine inanılıyordu.

Nisan ayının sonlarında New York’u ziyaret ettiğimde -oraya bir yıldan fazla bir süredir ilk seyahatimde- bu çıkarımlar gözdeydi.

Times Meydanı’nda dev bir dijital reklam panosu beni “Kendinizi ve başkalarını Covid-19’dan korumak: Dünya Sağlık Örgütü Rehberi” mesajıyla karşıladı.

Önce ‘hijyen’ kelimesi parladı ve beni ellerimi yıkamaya, ‘solunum hijyeni uygulamaya’, yüzüme dokunmaktan kaçınmaya ve gerektiğinde maske takmaya çağırdı. Daha sonra, ‘sosyal mesafe’ bana insanlarla yakın temastan kaçınmamı (panoda bir metre mesafeli insanlarla tasvir ediliyor), el sıkışmaktan kaçınmamı ve iyi hissetmiyorsam evde kalmamı söyledi. Sonra ‘tıbbi yardım’, yerel tıbbi protokolleri izlememi tavsiye etti.

Son talimatın ‘Gelişmeleri takip edin (Stay informed)’ olması beni hayrete düşürdü.

Bu billboard, salgının en net epidemiyolojik örüntüsünü görmezden geliyordu: Bulaşmanın büyük çoğunluğu iç mekânda, bazen üç hatta altı fitlik bir mesafenin ötesinde gerçekleşmişti. Pandemiyi tetiklemede önemli bir rol oynayan olaylar, ezici bir çoğunlukla kapalı alanlarda meydana gelmişti.

Billboard’da havalandırma hakkında tek bir kelime edilmiyordu; pencereleri açmak veya dışarıdaki aktiviteleri açık havaya taşımakla ilgili hiçbir şey yoktu; oysa açık havada bulaş nadirdi ve o da genellikle sadece uzun süreli ve yakın temasla mümkündü. (İrlanda geçtiğimiz haftalarda Covid-19 vakalarının sadece yüzde 0,1’inin açık havada bulaştığını duyurdu.)

İhmal şaşırtıcı değil. Pandemi boyunca DSÖ, havada asılı kalabilecek kadar küçük partiküllerin bulaşta kilit rol oynayabileceğini kabul etme konusunda çok yavaş hareket etti.

Avustralya’nın Sidney kentindeki New South Galler Üniversitesi’nde epidemiyolog ve DSÖ’nün enfeksiyon önleme ve kontrol rehberliği hazırlayan komitelerinden birinin üyesi olan Mary-Louise McLaws da tüm bunların incelenmesini istedi. Ancak kendisi, var olan risklerin tüm bu direniş ve ısrarın üstesinden gelmeyi zorlaştırdığının farkındaydı. McLaws geçen yıl The Times’a, “Hava akımını yeniden gözden geçirmeye başlarsak, yaptığımız şeylerin çoğunu değiştirmeye hazırlıklı olmamız gerekir” diye konuştu.

Sadece birkaç fit gidebilen bu daha büyük damlacıkların hastalığın yayılmasının birincil nedeni olduğu varsayımı, DSÖ ve CDC’nin ilk başta maske önermemesinin ana nedenlerinden biriydi. Mesafeyi korumak varken neden maske kullanma zahmete girsinlerdi ki? CDC’nin Nisan 2020’deki maske tavsiyesinden sonra, DSÖ bunu geçen Haziran’da değiştirdi, ancak ilk önce insanların fiziksel mesafenin sürdürülememesi durumunda maske takmasını önerdi ve yine de toplumda tarama yapan sağlık çalışanlarının hastalardan bir metre uzakta kalabiliyorlarsa maske takmalarına gerek olmadığını söyledi. DSÖ en son Aralık ayında maske kılavuzunu güncelledi, ancak iç mekânlarda maske kullanımının gerekli olmadığı konusunda ısrar etmeye devam etti. En sonunda ise havalandırmanın yeterli olmadığı durumlarda, mesafeden bağımsız olarak maskelerin iç mekânda takılması gerektiğini kabul etti.

Aksine, aerosollerin ana bulaşma biçimi olduğu düşünülseydi, tavsiyeler havalandırma ve hava akışının yanı sıra iç mekânda geçirilen zamana odaklanırdı. Küçük parçacıklar, havada asılı kalabildikleri ve hava akımları boyunca hareket edebildikleri için kapalı alanlarda birikebilir. Bu, iç mekânın, üç hatta altı fitin mesafede koruma sağlamasına rağmen, özellikle zamanla tehlikeli olduğu anlamına gelir.

Bu yanlış anlaşılmayı pratikte görmek için, dünyada şu anda bile neler olduğuna bakalım. Hastanelerde ilave oksijenin tükendiği ve sokaklarda insanların ölmekte olduğu Hindistan’da, açık alanlarda anti-koronavirüs dezenfektan püskürtmek için drone filolarına paralar saçılıyor. Dünyanın her yerinde parklar, plajlar ve açık alanlar kapalı kalmaya devam ediyor. Bu yıl ve geçen yıl, organizatörler Washington’daki Milli Kiraz Çiçeği Festivali açık hava etkinliklerini iptal ettiler. Kamboçyalı gümrük yetkilileri, Hindistan’dan ithal edilen araçların dışına dezenfektan püskürtmeyi tavsiye ettiler. Örnekler çok.

Bu arada birçok ülke, aerosol korunumunun yetersiz olduğu kapalı çalışma alanlarının açılmasına müsaade etti. Havalandırmaya, gerektiğinde hava filtrelendirilmesine ve hatta mümkün olduğunda pencerelerin açılmasına bile hiç dikkat edilmedi. Daha ziyade insanlar sadece üç veya altı fit uzakta tutuldu, bazen bu mesafenin ötesinde maskelere ihtiyaç yok dendi, bir de (hayli gereksiz denebilecek) sert plastik bariyerlere ödenek ayrıldı. (Daha bu hafta Başkan Biden, öğrencilerin plastik paravanlar arasında oturduğu bir okulu ziyaret etti.)

Geçtiğimiz yıl dünyanın her yerinde bu oldu. ABD’nin durumu biraz daha iyi olsa da CDC küçük partikülleri solumaktan kaynaklanan enfeksiyon riskini bulaşma yolları listesinde ilk sıraya koyana kadar bunu ikincil saydı.

Rehberdeki değişikliği engelleyen bilimsel çekişme, direniş ve tartışmanın kökleri, 19. yüzyıldaki mikrop hastalık teorisinin kökenine kadar uzanan yüzyıllık yanlış varsayımlara dayanıyor.

19. yüzyılda mikrop teorisi yerleşene kadar, pek çok insan kolera gibi ölümcül hastalıklara, organik veya çürüyen maddelerden çıkan kokuşmuş dumanlar olan miyazmanın neden olduğuna inanıyordu. İnsanları, temiz bir bardak suda görülemeyecek kadar küçük yaratıkların bu kadar çok cana mal olabileceğine ikna etmek kolay değildi.

Nice derslerin çıktığı bir tartışmaydı bu: Bir hastalığın bulaşma mekanizmalarını yanlış anlamak, sadece etkisiz değil aynı zamanda işleri daha da kötüleştiren önlemlere yol açabiliyor. 19. yüzyılda miyazmadan korkan Londralılar, kokuşmuş lağımlarını yakındaki Thames Nehri’ne yönlendirmek için çok çalıştılar ve bu da esasen kolerayı daha da yaydı.

Ne var ki açık kanıtlar geleneği kolayca tersine çevirmiyor ve öylece yerleşik duyguların ve kendine güvenin üstesinden gelemiyor. Çoğu insan tarafından ilk bilimsel epidemiyolog olarak anılan John Snow, şüphelendiği su pompasının sapını çıkararak ve vakaların daha sonra nasıl düştüğünü belgeleyerek 1854 Londra kolera salgınına mikroplu bir kuyunun neden olduğunu ispatlamıştı. Diğer birçok bilim insanı ve yetkililer, salgının bir su kaynağıyla olan bağlantısı bir başka şekilde tekrar ortaya çıktığında inkâr etmeleri zorlaşana dek, 12 yıl boyunca ona inanmadı.

Benzer şekilde, Macar hekim Ignaz Semmelweis, hastaları korumak için el yıkamanın önemini anladıktan sonra işini kaybetti. Kendisine inanmayan, ‘küstah bir imadan’ hoşlanmayan meslektaşları tarafından ağır şekilde kınandı. Bu doktorlar, ebelerin ve Dr. Semmelweis’in rutin el hijyenini uygulamaya koymayı başardığı birkaç serviste ölüm oranlarının düştüğünü gösteren net kanıtlara rağmen, onlarca yıl karşılıklı kirletme (cross contamination) yoluyla hastalarını öldürmeye devam ettiler. Semmelweis ise sonunda bir yara enfeksiyonundan öldü.

Nedenselliğin çözülmesi; kafa karıştırıcı korelasyonlar ve karışıklıklar nedeniyle zordur. Kötü kokular, sağlığa zarar verebilecek koşullarla sık sık örtüşüyor. 19. yüzyılın ortalarındaki Londra’da da şehrin kötü yaşam koşullarına sahip bölgelerinde koleradan ölüm oranları daha yüksekti.

Büyük ölçüde mikroplarla mücadeleyle şekillenen modern halk sağlığına giden yolda, halk sağlığının etkin figürlerinden Charles Chapin tarafından desteklenen bir bulaşma teorisi benimsendi.

Chapin, 1900’lerin başlarında, solunum hastalıklarının büyük olasılıkla vücut sıvılarına dokunan veya solunum damlacıkları püskürten insanlar tarafından yakın mesafeden yayıldığını iddia etti ve bu tür yakın mesafeden bulaşın, başkalarının yaydığı küçük, havada asılı kalabilen parçacıkların solunmasıyla gerçekleşebileceğine ihtimal vermedi. Ayrıca, miyazma teorileriyle ilişkilendirdiği havadan bulaş inancının, insanları çaresiz hissederek temasa karşı önlemleri bırakacağından endişe duyuyordu. Bu, ileriki yüzyılda ve sonrasında enfeksiyon kontrolüne musallat olacak bir hataydı.

Modern tıp dilinde solunum yolu aktarım yolları; yakın mesafeden yayılan hastalıklarla ilişkili daha büyük damlacıklar ile, kızamık gibi genellikle hayli bulaşıcı ve uzun mesafelerde yayılabileceğini bildiğimiz daha küçük aerosoller (bazen damlacık çekirdeği olarak da adlandırılır) arasında bölünmüştür. Damlacık yayılımı genellikle çok bulaşıcıdır. Nitekim, enfekte kişilerin yakınında solunum hastalıklarının daha kolay yayıldığını gösteren çalışmalar, damlacıkların rolünü doğrulamış görünüyor.

İşte bu bağlamda, 2020’nin başlarında DSÖ ve CDC, SARS-CoV-2’nin öncelikle bu nispeten ağır ve kısa menzilli damlacıklar yoluyla taşındığını ve yol bulduğunu iddia etti.

Ancak en başından beri, hastalığın dünyaya yayılma şekli bu teoriye pek uymuyordu. Şubat 2020’de, enfekte bir kişinin Diamond Princess kruvaziyer gemisine bindiği tespit edildikten sonra, odalarına kapatılan ve kendilerine maskeli personel tarafından yiyecek teslim edilen 2.666 yolcudan 567’si dahil olmak üzere, gemide haftalarca mahsur kalan yüzlerce kişi enfekte oldu. – bunu yalnızca damlacık yoluyla aktarımla açıklamak zor. (Ülkesinin salgına tepkisinde önemli rol oynayan Japon virolog Hitoshi Oshitani, temasın havadan olduğuna ikna edilmesine yardımcı olan şeyin bu gemi salgını olduğunu söyledi ve bu yüzden Japonya, Şubat 2020 gibi erken bir tarihte havadan bulaş varsayımları planladı.)

Sonrasında dünya çapında damlacık açıklamalarına meydan okuyan birçok süper yayılma olayı gerçekleşti. Mart 2020’de Washington eyaletindeki Mount Vernon’da, pandeminin farkında olan 61 kişi bir koro için bir araya geldi ve geniş bir alanda aralarında biraz mesafe olacak şekilde şarkı söyledi. El dezenfektanı sağlandı ve kapıların açık bırakılması insanların dokunma ihtiyacını azalttı. Yine de bu 61 kişiden 53’ünün Covid-19’a yakalandığı doğrulandı ve bunlardan ikisi hayatını kaybetti.

Epidemiyolojik çalışmalar ve örnekler de artmaya devam etti: hepsi de Covid-19’un öncelikle iç mekânlarda yayıldığını ve kümelerin yetersiz havalandırılan alanlarda yoğunlaştığını gösterdi. Açık havada bulaş, genellikle, aynı şantiyedeki inşaat işçilerinde olduğu gibi, insanların uzun süreli yakın temas halinde olduğu, konuştuğu veya bağırdığı zamanlarda gerçekleşiyordu..

2020 Mart’ında sahne alan Mount Vernon Koro gösterisi sonrası 52 kişi enfekte olmuş, iki kişi ölmüş, organizasyon ‘süper yayılma olayı’ olarak raporlanmıştı.

Büyük çaplı araştırmalar, enfekte olmuş kişilerin yüzde 70’inden fazlasının başka herhangi bir kişiye hastalık bulaştırmadığını, yüzde 5 kadarının ise süper yayılma olayları yoluyla bulaşmaların yüzde 80’inden sorumlu olabileceğini gösterdi. Veri tabanlarında iç mekânda gerçekleştiği belgelenen binlerce süper yayılma olaylarının yanında, dış mekânda gerçekliği kanıtlanmış tek bir süper yayılma olayıyla bile karşılaşmadım.

Son olarak, henüz hasta olmayan, öksürmeyen veya hapşırmayan insanların konuşma, bağırma ve şarkı söyleme gibi salgınla ilişkilendirilen aerosol emisyonlarla virüs bulaştırdığı erken dönemlerden beri açıktı.

Sayısı artan kanıtların ortasında, Temmuz ayında yüzlerce bilim insanı, halk sağlığı kurumlarını, özellikle de DSÖ’yü koronavirüsün havadan bulaşını ele almaya çağıran açık bir mektup imzaladı.

Açık mektubunun ardından DSÖ, aynı Temmuz ayında kılavuzunu güncelleyerek yeterince havalandırılmayan alanlarda enfekte kişilerden zamanla kısa mesafeli aerosol bulaşının göz ardı edilemeyeceğini vurguladı. Ancak bu kümelerin ayrıntılı araştırmalarının damlacık ve yüzey bulaşını ve bu kümeler içinde insandan-insana bulaşı da açıklayabileceğini öne sürdü ve yakın temasın yine sebeplerden biri olabileceğini söyledi. Özellikle el hijyeni sağlanmadıysa ve fiziksel mesafenin korunmadığı durumlarda maskeler kullanılmadıysa…

Kanıtlar birikmeye devam etti. Bulaş, insanların hiçbir şekilde birbiriyle etkileşimde bulunmadığı bir karantina otelindeki bitişik odalarda belgelendi. Sıkı temas ve damlacık önlemlerine rağmen birkaç hastane çalışanının enfekte olduğu kanıtlandı. Aerosol bulaşı prosedürleri olmayan Covid-19 hastalarının hastane odalarından alınan hava örneklerinde ve enfekte bir kişinin arabasından alınan hava örneğinde canlı virüs bulundu. Virüs, hastanelerdeki egzoz havalandırma deliklerinde de bulundu ve yalnızca aynı havayı paylaşan ayrı kafeslerdeki gelinciklerin birbirine bulaştırdığı tespit edildi. Ve daha birçok örnek…

Bütün çalışmalar sorgulandı: Örneklenen virüs yeterince bulaşıcı mıydı? (Virüsleri yok etmeden havada yakalamak zordur.) Bazı yüzey bağlantıları kaçırılmış olabilir mi?

Yine de aerosollerin ana faktör olarak rolünü inkâr etmek gittikçe zorlaştı.

Havadan bulaşın çok hayati olduğunu kabul etmeden önce CDC, geçtiğimiz Ekim ayında hava yoluyla teması kabul etse de bunu sadece bazı koşullarda ikincil bir sebep olarak gösterdiği güncellenmiş bir kılavuz yayımladı.

Salgından önce hava yoluyla virüs bulaşmasını anlamamıza önemli katkılarda bulunan Virginia Tech’ten mühendis Prof. Linsey Marr, bu direnişi tarihi birçok örneğe dayanarak açıklayan iki önemli bilimsel hataya işaret etti, aynı zamanda bilimin bunu nasıl ve neden yanlış anlayabileceğine dair büyüleyici bir sosyolojik pencere açtı.

İlk olarak, Dr. Marr, parçacıkların havada asılı kalabilmesi için üst sınırın, genel olarak düşünüldüğü gibi, beş mikron değil, aslında 100 mikron olduğunu söyledi. Beş mikron iddiası şundan dolayı ortaya çıkmış olabilir: Geçmişte bilim adamları, solunum parçacıklarının alt solunum yoluna ulaşabileceği boyutu (tüberkülozu inceleyebilmek için önemli) havada asılı kaldıkları boyutla birleştirmişlerdi.

Dr. Marr diyor ki, havadan bir partikülü solursanız, bu bir aerosoldür. Ona göre, göze düşen nispeten büyük bir solunum parçacığının damlacık geçişi mümkün, ancak aynı partikül biyomekanik olarak burun geçişinde engellerle karşılaşıyor, çünkü burun delikleri aşağıya bakıyor ve büyük parçacıkların fiziği burunda onları yukarı hareket ettirmeyi zorlaştırıyor. Ve laboratuvar ölçümlerine göre, insanlar damlacıklardan ziyade daha kolay solunan aerosol yayıyor ve en küçük parçacıklar bile -bazen büyük parçacıklardakilerden daha fazla- virüs yüklü olabiliyor.

İkinci olarak Marr, yakın temasın aerosollerin geçişine de elverişli olduğunu, çünkü aerosollerin onları yayan kişinin yakınında daha yoğun olduğunu söylüyor. Kaderin cilvesi şu ki, modern bilim adamları, hiçbir inceleme yapmadan yakın teması ve mesafe ölçüsünü yalnızca daha büyük damlacıklar olan bir bulaş mekanizması ile eşitleyerek; meseleye  kirli havayı hastalıkla eşitleyenler gibi yaklaşıyorlar.

Aerosoller yakın mesafeden de bulaştığından, damlacık geçişini önlemeye yönelik önlemler -maske ve mesafe- hava yoluyla bulaşan hastalıklar için de bulaşı azaltmaya yardımcı olabilir. Bununla birlikte bu görüş, bu tür önlemlerin işe yaradığı ölçüde, tıp bilimcilerinin damlacıkların bulaşmalarında büyük bir rol oynamış olması gerektiğini döngüsel biçimde varsaymalarına yol açtı.

Yanlış varsayımlar üstün geldi. Örneğin, Temmuz ayında, damlacık paradigmasına meydan okuyan yüzlerce bilim insanının mektubunun hemen ardından, Reuters’in haberine göre DSÖ enfeksiyon önleme çalışma grubunun başında bulunan Dr. John Conly, virüsün hava yoluyla taşınması durumunda daha fazla vaka olacağını söyledi ve “Küresel çapta milyarlarca vaka görmez miydik?” diye sordu. Geçen ay da benzer iddialarda bulunan Conly bunların yaygın bir varsayım olduğunu iddia eden tek DSÖ grubu üyesi de değil.

Ancak Dr. Marr, kızamık gibi hava yoluyla bulaşan ve çok bulaşıcı olan hastalıklar ve tüberküloz gibi pek de bulaşıcı olmayan diğer hastalıkların ayrımına dikkat çekti. SARS-CoV-2 kesinlikle ortalama olarak kızamık kadar bulaşıcı olmasa da pandemiyi tetikleyen süper yayılma olaylarında oldukça bulaşıcı olabilir.

Dr. Marr, dünya çapındaki diğer salgın modellerine uygun bir şekilde, aerosollerin taşıdığı birçok solunum virüsünün daha soğuk ortamlarda ve daha düşük bağıl nemde -örneğin birçok et paketleme fabrikasında olduğu gibi- daha fazla yaşadığını ifade ediyor. Ayrıca, bazı aktivitelerin daha fazla aerosol üretmesi de- konuşma, bağırma, şarkı söyleme, egzersiz yapma- aynı zamanda salgın modeline uyuyor.

Tüm bunları anlamak neden bu kadar uzun sürdü?

Bunun bir nedeni, kurumlarımızın karşılaştıklarımızla başa çıkmak için kurulmamış olması. Örneğin, DSÖ’nün Enfeksiyon Önleme ve Kontrol (I.P.C.) küresel birimi esas olarak sağlık bakım tesislerine odaklanmakta. Covid-19 Rehber Geliştirme Grubu’nu oluşturmak için görevlendirdikleri uzmanların çoğu hastane odaklıydı ve bazıları, tıbbi personel ellerini düzenli olarak yıkamadığında sağlık tesislerinde çılgınca yayılabilen antibiyotiğe dirençli bakteriyel enfeksiyonlarda uzmanlaşmıştı. Yani bu tarz bir odaklanma pandemi öncesi bir dünyada mantıklıydı.

Hastaneler, gerçek dünyadaki birçok ortamda bir pandemi ortamında gerekli olandan farklı değerlendirmelere sahip, oldukça kontrollü, iyi tanımlanmış ortamlardır ve iyi eğitimli sağlık çalışanları istihdam eder. Dahası, ABD gibi bazı ülkelerde, neredeyse açık havaymışçasına agresif hava değişim standartlarını içeren enfeksiyonları azaltmak için kapsamlı mühendislik kontrollerine sahip olma eğilimindedirler. Bu, enerji verimliliğine daha kapalı olma eğiliminde olan modern ofis ve hatta konut mantığının tam tersidir. Böyle bir tıbbi ortamda, havalandırmaya özen gösterildiğinden, el hijyeni daha önemli bir husustur.

Gördüğümüz bir başka dinamik ise bilim tarihinde duyulmamış bir şey: Geleneksel bilgeliğe meydan okuyan teoriler için, teoriyi destekleyenlerden daha yüksek bir kanıt standardı belirlemek.

DSÖ, virüsün yayılmasına ilişkin değerlendirmesinin bir parçası olarak, geçtiğimiz sonbaharda bir grup bilim insanından koronavirüs bulaşına ilişkin kanıtları gözden geçirmelerini istedi. Grup havadan bulaşı incelerken (özellikle yukarıda bahsedildiği gibi havada yakalanması aşırı derecede zor olan canlı virüsler dahil olmak üzere) çoğunlukla açık hava örnekleri çalışmalarına odaklandı. Bilim adamları, tüm zorluklara rağmen, haberdar olduğum üç çalışmada canlı SARS-CoV-2’yi yakalamayı başarmış olsalar da inceleme sonucuna göre virüs genel olarak yalnızca aralıklı olarak tespit ediliyordu ve yakalanan canlı virüsün yeterince bulaşıcı olup olmadığı anlaşılmıyordu. Nihayetinde, “havadan iletim konusunda kesin sonuçlara varılamayacağına” işaret edildi. Araştırmanın başyazarı ve bir başka kıdemli üyesi daha önce, bulaşın damlacıklar tarafından tetiklendiğine inandıklarını söyledi.

Bir diğer önemli sorun da anlaşılır bir şekilde, olayları geriye doğru okumakta zorlanmamız. Bir inanca istisnalar ve gerekçeler eklemeye devam etmek, buna karşı çıkanın daha iyi bir açıklaması olduğunu kabul etmekten daha kolaydır.

Eskiler, tüm gök cisimlerinin dünya etrafında dairesel yörüngelerde döndüğüne inanıyorlardı. Gök cisimlerinin gözlemlenen davranışlarının bu varsayıma uymadığı netleştiğinde, bu gökbilimciler, cennete inançlarına uyması için epik döngüler (kesişen yaylar ve daireler) ekleyerek daha da karmaşık grafikler ürettiler.

Bu tutumun güncel bir örneği olarak, Mount Vernon korosu olayı ile ilgili ilk halk sağlığı raporu, bulaşlara, “uygulamanın sonunda atıştırmalıkları paylaşan ve istiflenmiş sandalyeleri paylaşan” insanların neden olabileceğine işaret etti. Oradaki insanların neredeyse yüzde 90’ı Covid-19 semptomları geliştirdi. Colorado Boulder Üniversitesi’nde bir aerosol uzmanı olan Shelly Miller, olaydan o kadar etkilendi ki, ekip halinde bir çalışma başlattı. Miller alanın normalden daha az dolu olduğunu, mesafenin arttığını ve kimsenin kimseye temas etmediğini, el dezenfektanı kullanıldığını ve sadece erken gelen üç kişinin sandalyelerinin yerini değiştirdiğini belgeledi. Bulaşta hava akışlarını içeren uzaysal bir model yoktu ve bilinen ilk vakanın dokuz fit yakınında hafif semptomları olan biri bile bulunmuyordu.

Galileo’nun, dünyanın güneşin etrafında döndüğü teorisinden vazgeçmek zorunda kaldıktan sonra, “Ne derseniz deyin yine de dönüyor” diye mırıldandığı anlatılır. Bugün biyoaerosolleri inceleyen bilim adamları ise sadece “Ne dersiniz deyin yine de havada asılı kalıyorlar” demekle yetiniyor.

Pandemi boyunca yaptıklarımızın çoğu -aşırı hijyen tiyatrosu ve havalandırmayı/filtreleri temel tavsiyelere entegre edememe- virüse verilebilecek güçlü bir karşılığı büyük ölçüde engelledi. Dış mekânı az kullanma ve hatta tam kapanma şeklimize bakıldığında, kötü kokuların kaynağını Thames’e akıtan ve böylece kolera salgınını daha da fenalaştıran 19. yüzyıl Londralılarından o kadar da farklı değildik.

Bu geminin rotasını düzeltmek bir web sayfasını güncellemek ve (sadece) orada doğru şeyi söylemek artık yeterli olamaz.

Kanıtlar biriktikçe, özellikle yakın dönemde gerçek anlamda bir ilerleme ve iyileşme olduğu doğru. Geçen hafta kullanılan dilde görülen değişiklikten önce bile, misal DSÖ havalandırma konusunda faydalı kılavuzlar yayımladı, bunu ilk olarak Temmuz’da sonra da geçtiğimiz Mart ayında güncelledi. Son zamanlarda, kurumun yayınları biraz gecikmiş olsa da daha fazla yetkili, pek önem arz etmeyen damlacık bulaşı ile daha da önemsiz olan maskenin düzgün takılmasından çok havalandırma gibi şeyleri vurgulayarak aerosol bulaşı ile uyumlu tavsiyelerde bulunmaya başladı. Bütün bunlar iyi ama, dünya genelinde halihazırda uygulanan düzenleme ve politikaları değiştirmek için yeterli değil.

Ve kaydettiğimiz ilerleme, her yıl dünya genelinde korkunç sayılara mal olan ve kolaylıkla başka pandemilere neden olabilecek diğer birçok bulaşıcı solunum hastalığına yaklaşımımızda bir revizyona yol açabilir.

Bu yüzden büyük billboardlar, düzeltilmek için muhtemelen daha da büyük billboardlar gerektiriyor. Aksi takdirde geçersiz ve yanlış bilgiler, gereksiz korkular devam edecek. Bu da DSÖ’ye şimdi ve gelecekte zarar verecek.

Bilim adamları da buna karşılık verdi. Geçtiğimiz birkaç hafta içinde, birçok önde gelen tıp dergisinde havadan bulaş hakkında çok sayıda makale yazıldı. Dr. Marr ve diğer bilim insanları, damlacık dogmasının hüküm sürdüğü yakın geçmişe kadar durumun çok çetin olduğunu yazdı. Geçen ay The Lancet’te yayımlanan bu makalelerden birini birlikte yazdık ve aerosollerin SARS-CoV-2 için bir adım daha ilerisinin ‘dominant bulaş modu’ olabileceğini tartıştık.

Makalemizin Hindistan’da aerosol bulaşı ve gerekli hafifletmeler yoluyla mantık yürütmek için kullanıldığını gördüm. Hindistan’daki insanların, muhtemelen nasıl yanıt verecekleri söylenmediği için, virüsün havadan geldiğini duyduktan sonra pencerelerini kapattıklarını duydum. Ayrıca, tıbbi tesisler gibi yüksek riskli ortamlar için bunun ne anlama geldiğine dair önemli sorular var.

DSÖ’nün bu korku ve endişelere değinmesi, bu meseleyi köklü bir değişim meselesi olarak ele alması gerekiyor. Böylece diğer halk sağlığı kurumları, hükümetler ve sıradan insanlar daha iyi uyum sağlayabilir.

Geçtiğimiz yıl, her zamanki gibi yetersiz kalan fonlar, bağımlılık ve büyük güçlerin onu politik bir müsabakaya dönüştürme girişimleri nedeniyle yoluna taş koyulmuş olmasına rağmen, kurumların ne kadar önemli olduğunu ortaya çıkardı.

Diğer halk sağlığı kuruluşları gibi, kendini işine adamış personelin çoğu, dünya genelinde sağlığı korumak için zor koşullar altında yorulmadan çalışıyor. Güvenilirliği korumak, sadece bu korkunç salgının geri kalanı için değil, gelecekte de gerekli.

İşte tüm bunların önemiyle orantılı bir kampanya gerekiyor: “Daha fazlasını öğrendik: Bakın işte neler değişti fakat herkesin bunun önemini anladığından nasıl emin olabiliriz?” İnandırıcı liderlik budur. Aksi takdirde, kocaman bir derya içinde sadece bir web sayfasını gürültüsüzce güncellemekle yetinilirse, bunun ne önemi kalır?

Çeviren: Enis Aydın

Yazının orijinali:

https://www.nytimes.com/2021/05/07/opinion/coronavirus-airborne-transmission.html
Önceki İçerikTanınmayan Hak: Vicdani ret
Sonraki İçerikDevletin çıkarı, vatandaşın haysiyeti…