Mevzuattan kaynaklanmayan sorunlar, mevzuat değişiklikleriyle çözülemez

İhlaller her şeyden önce mevcut hükümetin zihniyetinden kaynaklanmaktadır. Anayasa Mahkemesi Başkan ve üyelerini itham ve tehdit edebilen, AİHM kararı açıklandığında “Karşı hamlemizi yaparız” diyen, “Şüpheli ve suçluların bacaklarını kırın, suçu bana atın” diyen, vatandaşları yerli yersiz terör örgütü üyesi olmakla itham edip farklı düşünenlere nefret diliyle hitap eden iktidar zihniyeti hak ihlallerinin başlıca sorumlusudur.

Türkiye’nin gündemi sıradanlaşan insan hakları ihlalleri ve insan haklarına yönelik iyileştirme vaatleri ile sürekli meşguldür. Son olarak, İnsan Hakları Eylem Planı’nın lansmanı, Külliye’de büyük bir organizasyon ile yapılmıştır. İnsan hakları ihlallerinin son yıllarda geldiği nokta göz önüne alındığında 19 yıllık iktidarın reform vaatleri temel sorunları çözme ve hataları düzeltmekten (ihlalleri gidermekten) uzaktır. İnsan haklarının korunmasının tek yolu kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığının tekrar tesis edilmesidir. Aksi yönde yapılacak her reform sözde kalmaya mahkumdur. 

İnsan haklarının serencamı

15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün bastırılması sonrasında ilan edilen OHAL döneminde temel hak ve özgürlüklerin askıya alınması keyfiliklerin artmasına sebep olduğu gibi Anayasa’nın fiiliyatta uygulanmamasının yolunu açtı. Normalleşme vaatleri ile gerçekleştirilen 2017 Anayasa değişikliği, uygulamada tüm yetkilerin tek elde toplandığı şahsi iktidarı kalıcı hale getirdi. Bu süreçte, insan hakları ihlalleri ise bilinçli bir tercih olarak sürekli arttı, ihlallerin araştırılması engellendi ve sorumluların ortaya çıkarılması çabaları ise sürekli sumen altı edildi.

Öyle ki işkence, kötü muamele, eziyet, zorla adam kaybetme vakaları olağan bir hal aldı. Cumhurbaşkanı’nın devletin ve milletin birliğini temsil etmesi nedeniyle öngörülmüş olan Cumhurbaşkanı’na hakaret suçu; parti genel başkanı ve tek başına yürütme organı olan Cumhurbaşkanı’na yönelik her türlü eleştiriyi susturmak üzere kullanılmaya başlandı. Tarafsız olması gereken TRT, Anadolu Ajansı, Basın İlan Kurumu, RTÜK vb kamu kurum ve kuruluşları iktidarın bir aparatı haline geldi. Böylece ifade ve basın özgürlüğü ciddi biçimde geriledi. 

Gözaltı ve tutukluluk müesseseleri tedbir olmaktan çıkarak yıldırma ve baskı mekanizması haline geldi. Gazeteci, yazar ve düşünürlerin yanı sıra Twitter’da görüşünü açıklayan sıradan vatandaşlar dahi kendilerini bir anda gözaltında bulur oldular. Sokak röportajlarında görüşünü açıklayan vatandaşlar bile ‘isterlerse beni hapse atsınlar’ dedikten sonra demeç verir oldular. Tüm bunlardan daha beter olarak, kanun önünde eşitlik ilkesi uygulamadan kaldırılarak iktidar partisine itaat edenlerin ödüllendirildiği, etmeyenlerin ise cezalandırıldığı bir sistem oluşturuldu.

İşte böyle bir ortamda Cumhurbaşkanı, Adalet Bakanlığı’nın AB ve Avrupa Konseyi fonlarıyla hazırladığı İnsan Hakları Eylem Planı’nı, bizlere reform olarak sundu.

İnsan Hakları Eylem Planı, sistematik insan hakları ihlallerinin itirafıdır

İnsan Hakları Eylem Planı’nda; yargı bağımsızlığı ve adil yargılanma hakkının güçlendirilmesi, kişi özgürlüğü ve güvenliğinin güçlendirilmesi, kişinin haksız gözaltı ve tutuklamalara tabi tutulmaması, ifade, örgütlenme ve din özgürlüklerinin korunması, mülkiyet hakkının daha etkin korunması gibi vaatler yer almaktadır.

İnsan haklarına dayalı hukuk devleti anlayışının güçlendirilmesi hedefini gerçekleştirebilmek için mevzuatın gözden geçirileceği ve Anayasa Mahkemesi’nin etkinliğinin artırılacağı iddia edilmektedir. Halbuki hak ihlallerinin büyük ekseriyeti mevzuat nedeniyle değil, mevzuata rağmen gerçekleştirilmektedir. Erdoğan hükümetinde özellikle İçişleri Bakanı’nın teşvik etmesiyle hak ihlalleri gerçekleştirilmekte ve hakkında şikayet olan kamu görevlileri iktidarın oluşturduğu iklime uygun olarak cezasız bırakılmaktadır.

Demokratik katılımı güçlendirmek için siyasi partiler ve seçim mevzuatında gerekli değişikliğin yapılacağı iddia edilmektedir. Yapılacak düzenlemelerin demokratik katılımı artırmak bir yana, iktidarın muhalefet partilerini en azından demokrasinin zorunlu unsuru olarak kabullenmesi ve devamlı terörle ilişkili göstermemesi kafi olacaktır.

Türkiye İnsan Hakları Eşitlik Kurumu, Kamu Denetçiliği Kurumu, Kişisel Verileri Koruma Kurumu gibi insan hakları kurumlarının etkinliğinin artırılacağı iddia edilmektedir. Peki mevcut durumda bu insan hakları kurum ve kurullarının neredeyse tamamen işlevsiz kalmasının sebebi nedir? Bu kurum ve kurullara seçilen üyeler Sn. Erdoğan’ın doğrudan kararı veya dolaylı etkisiyle seçilmektedir. Dolayısıyla bu kurumların etkinliklerinin artırılmasının tek yolu, iktidarın kontrolünden ve etkisinden çıkarılmalarıdır.

Ceza İnfaz Kurumları İnsan Hakları İzleme Komisyonu’nun kurulacağı vaat edilmektedir. Geçtiğimiz yıllardaki reform kapsamında kolluk güçlerinin işkence, kötü muamele, eziyet, ölçüsüz güç kullanımı gibi uygulamalarını engellemek üzere Kolluk Gözetim Komisyonu kurulmuştu ve bu komisyon halen görev yapmaktadır. Peki Kolluk Gözetim Komisyonu akademisyen üyelere sahip olmasına rağmen en ufak bir iyileşme sağlayabildi mi?

Geçtiğimiz yıl kabul edilen kısmen af niteliğindeki infaz paketi bile yalnızca adi suçluları kapsayacak şekilde çıkarıldı. Gazeteci ve yazarlar, FETÖ terör örgütü üyeliği suçlamasıyla tutuklu veya mahkûm olarak içeride bulunan sıradan insanlar bu infaz yasasından yararlandırılmazken ceza infaz kurumları, insan hakları izleme komisyonunun herhangi bir iyileşme sağlayacağı nasıl düşünülebilir? Örneğin OHAL Komisyonu’nun ihraç edilen kamu görevlilerinin durumunu somut kriterlere bağlayarak incelemesi ve mağduriyetleri gidermesi bekleniyordu. Bu komisyon dahi baskı ikliminin gölgesinde, çoğunlukla AİHM kriterlerinden uzak zorlama yorumlarla sonuçlandırdığı başvurularda %88.5 oranında ret kararı vermiştir. Dolayısıyla hükümet insan hakkı ihlallerini telafi etmek yerine -mış gibi yapmak konusunda uzmanlaşmıştır.

Yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını sağlamak üzere hakim ve savcılara teminat getirileceği iddia edilmektedir. Bu kapsamda coğrafi teminat getirileceği, bölge idare ve bölge adliye mahkemelerinde görevli hakimlerin ilk derece mahkemelerine atanamayacağı ifade edilmektedir. Ancak tamamen iktidarın kontrolünde olan HSK’nın hakim ve savcılar üzerindeki disiplin soruşturması yapma yetkisi devam edeceğine göre coğrafi teminat getirilse bile yargı bağımsızlığı sağlanamayacağı açıktır. Ayrıca unutulmamalı ki hakim ve savcılara teminat getirileceği vaadi 2002 yılında hazırlanan 58. Hükümet Programı’ndan beri tekrar edilmektedir.

Masumiyet karinesinin uygulanması, makul sürede yargılanma hakkının güçlendirilmesi, iddia ve savunmanın eşitliği ilkesine dair standartların geliştirilmesine dair vaatler ise bu amaçları sağlayabilecek somut önerilerden yoksundur.

Kamu ihale mevzuatının yeniden düzenleneceğine dair vaat ise milletin aklıyla açıkça dalga geçmektir. Kamu İhale Yasası ile Devlet İhale Yasası son yıllarda onlarca değişikliğe uğramıştır. İhaleler şeffaf olmayan yöntemlerle adrese teslim olarak gerçekleştirilmekte ve önceden belirlenen kişiler üzerinde bırakılmaktadır.

İfade özgürlüğünün teminat altına alınması için mevzuatın gözden geçirileceği, eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamalarının suç konusu olmaması için hakim ve savcılara eğitim verileceği, basın özgürlüğünün güçlendirileceği iddia edilmektedir. Anayasa’nın 26. ve 28. maddeleri zaten açık bir şekilde bu hakları koruma altına almıştır. Ancak yıllardır olağanlaşan bir şekilde insanların ifade ettikleri görüşleri nedeniyle gözaltına alınmaları, tutuklanmaları ve mahkûm edilmeleri ve basının otosansür uygulamasının tek sebebi iktidarın oluşturduğu otoriter korku rejimidir.

Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkını güçlendirmek için mevzuat değişikliği yapılacağı ileri sürülmektedir. Aynı şekilde Anayasanın 34. maddesinin açık hükmüne rağmen çoklu baro yasasını protesto etmek üzere avukatların dahi yürümesine izin verilmemiş, demokratik haklarını kullanmak isteyen Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin toplanmasına izin verilmemiş ve polisin sert müdahalesiyle öğrenciler gözaltına alınmıştır.

Ayrımcılıkla ve nefret suçlarıyla mücadele edileceği iddia edilmesine rağmen kanun önünde eşitlik ilkesi neredeyse uygulamadan kaldırılmıştır. Kayırmacılık giderek artmış, bizzat iktidar tarafından toplum bilinçli olarak ayrıştırılmış ve nefret diliyle insanlar ötekileştirilmiştir. Nefret dili iktidarın günlük sporu haline gelmiştir. 

Kişi özgürlüğünün genişletileceği ve haksız tutukluluk kararlarının önüne geçileceği iddia edilmektedir. Mevcut kanuni düzenleme zaten tutuklama için gerekli korumayı sağlamaktadır. Buna karşılık terör örgütü üyeliği kriterlerinin hukuki bir tanım olmanın dışına çıkacak şekilde geniş yorumlanması ve mevcut rejimde muhaliflere gözdağı verebilmek için tutuklu yargılama istisna değil kural haline gelmiştir. Sözde İnsan Hakları Eylem Planı’nın açıklandığı günde Ahmet Altan’ın boş dosya üzerine 4,5 yıldır tutuklu bulunduğu cezaevinde 71. doğum gününü geçirmek zorunda kaldığı, yine Osman Kavala’nın düşman hukuku uygulamaları ile 3,5 yıldır cezaevinde tutulduğu unutulmamalıdır.

İşkence ve kötü muamelenin önleneceği vaadi ise yine tarihi bir itiraf niteliğindedir. İşkence ve kötü muamele vakalarının gerçekleştiğine dair iddialar gündeme getirildiğinde bunların kesinlikle yalan iddialar olduğunu ileri süren iktidar, İnsan Hakları Eylem Planı’nda işkence ve kötü muamelenin önlenmesi vaadinde bulunmakta ve bunun için de madde madde çözüm önerileri saymaktadır. Örneğin, köylerinden askeri helikopterle alınarak yoğun kaba dayağa maruz kalan ve biri ölen diğer ise kalıcı ağır sağlık sorunları yaşayan iki köylünün işkence ve eziyet vakasında etkin bir soruşturma dahi yürütülmemiştir. İşkence ve kötü muamele haberleri yasaklanmış ve erişime engellenmiş, haberi yapan gazeteciler tutuklanmıştır. 

Zihniyet ve uygulama değişikliği gereklidir

İnsan hakları ihlalleri anayasal ve yasal mevzuat nedeniyle yaşanmamaktadır. İhlaller her şeyden önce mevcut hükümetin zihniyetinden kaynaklanmaktadır. Anayasa Mahkemesi Başkan ve üyelerini itham ve tehdit edebilen, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı açıklandığında “Karşı hamlemizi yaparız” diyen, “Şüpheli ve suçluların bacaklarını kırın, suçu bana atın” diyen, vatandaşları yerli yersiz terör örgütü üyesi olmakla itham edip farklı düşünenlere nefret diliyle hitap eden iktidar zihniyeti hak ihlallerinin başlıca sorumlusudur. Bizzat düşman hukuku ile verilen talimatlarla hak ihlalleri gerçekleştirilmekte, yargı organı ise mevzuata göre değil yürütme organının isteğine göre kararlar vererek ihlallerinin kalıcılaşmasına olanak tanımaktadır.

İnsan hakları reformu olarak açıklanan hususlar, söylemde demokratik hukuk devletinin olmazsa olmazlarıdır. Ancak eksiktir. Türkiye’de artık kuvvetler ayrılığı yoktur. Yargı tarafsız ve bağımsızlığını açıkça kaybetmiştir. İnsan haklarının koruma altına alınmasının tek yolu ise iktidarı kontrol altında tutan bu mekanizmalarla sınırlandırmaktan geçer. İlk bakışta kısmi olumluluklar içeren bu eylem planı zihniyet ve uygulama nedeniyle tamamen kağıt üstünde kalmaya mahkumdur.

Sonuç olarak, ülkeyi anayasasızlaştırıp, tekçi ve keyfi bir yönetimi egemen kılan otoriter yönetimin İnsan Hakları Eylem Planı, seçimlere kadar durumu idare etmeyi amaçlayan yapay bir gündemden öteye geçemeyeceği gibi ülkemizin trajikomik halini törenle kutlayan acı bir itiraftır.

*DEVA Partisi Hukuk ve Adalet Politikaları Başkanı / İstanbul Milletvekili

Önceki İçerikANALİZ – Ulusal Kanal’ın Digitürk’e kabulü, VP’nin Cİ’ye kabulü anlamına gelir mi?
Sonraki İçerikHelikopter kazası: Tatvan’da askeri helikopter düştü, 11 asker hayatını kaybetti