ÖZEL HABER | 12 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Çin’de tutsak

Uluslararası toplumun “soykırım” diye adlandırdığı, Çin’in Uygur Özerk Bölgesi’ndeki dramın bilinmeyen yüzü: Türkiye vatandaşı Uygurlar. Çin’in “eğitim merkezi” dediği toplama kamplarına atılmış sonrasında gerekçesi bilinmeyen mahkeme kararlarıyla hapishanelere yollanmış veya nerede oldukları bilinmeyen yaşları 5 ve 70 arasında değişen 12 Türkiye vatandaşının yakınlarıyla konuştuk.

Ahmet Kaşgarlı Çin’de hapis tutulan Türkiye vatandaşı ağabeyi Mehmet Ali Kaşgarlı’yı anlatıyor.

Ağabeyim Mehmet Ali Kaşgarlı 1987’de Türkiye’ye geldi. 1990’da Türkiye vatandaşlığı aldı. 2000 yılında memlekete geri döndü ve Urumçi’de bir tekstil mağazası açtı. 2000’den beri eşi ve iki çocuğuyla birlikte Urumçi’de yaşıyor. Ağabeyim, Türkiye ve Çin arasında ticaret yapıyordu. Mağazasında çoğunlukla Türkiye’den ürünler satardı.

3-4 senede bir Türkiye’yi ziyaret ederdi. En son 2017 Mart ayında Türkiye’ye geldi. O dönemlerde Çin’in Uygur bölgesinde baskıyı arttırdığını duymaya başlamıştık. Giriş çıkışların zorlaştığını, gözaltıların arttığını duyuyorduk.

Ağabeyime duyduklarımızdan kaygılandığımı söyledim. Geri dönmemelerini önerdim. Ağabeyim kendisinin siyasi faaliyetlerle bir ilgisi olmadığı, başına bir şey gelmeyeceğini düşündüğünü söyledi. Geri döndükten kısa bir süre 27 Nisan 2017 günü küçük kardeşim, ağabeyimizin üç gündür mesajlarına yanıt vermediğini, etkileşim alamadığını söyledi. Araştırdık, soruşturduk ağabeyimi 24 Nisan günü sivil polislerin götürdüğünü öğrendik.

Ağabeyim Türkiye vatandaşıydı, üstelik 1995 yılında Çin vatandaşlığından çıktığına dair Çin emniyetinden resmi evrak da almıştı. Çin çifte vatandaşlık diye bir durum tanımıyor. Başka ülke vatandaşlığı alanlar için zaten Çin vatandaşlığını bıraktırıyordu.

Hemen Türkiye’nin Pekin Büyükelçiliğini aradım. Konuyu soruşturup, bilgi vereceklerini söylediler.

6 Mayıs 2017günü Pekin Büyükelçiliğini tekrar aradığımda Deniz Hanım diye bir görevliyle konuştum. Deniz Hanım, ağabeyimin terör örgütüne finansman sağlamak suçlamasıyla tutuklu yargılanacağını öğrendiklerini söyledi.

Daha sonraki dönemde ağabeyimin eşi İkbal Abdulsofur’un da tutuklandığının haberini aldık. Duyduğumuz doğruysa yengem de 9 yıl hapis cezası almış.

Mehmet Ali Kaşgarlı ve eşi İkbal Abdulsofur

2020’nin mart ayında ağabeyimle aynı suçlamayla tutuklanan büyük bir Uygur iş insanı Abdülcelil Abdülhalil’in yurtdışında yaşayan bir tanıdığı, ağabeyimin 15 sene hapis cezası aldığı söyledi. Söylediğine göre, onun eniştesi Abdülcelil Bey’le ağabeyim aynı davada yargılanmışlar ve ikisi de hüküm giymiş.

Bunun üzerine hemen Pekin Büyükelçiliği’ni aradım. Böyle bir bilginin geldiğini ve bunu araştırmalarını istedim. Büyükelçilikten, kesinlikle böyle bir şeyin olamayacağı söylendi. Büyükelçilik, “Türk vatandaşı birinin mahkemesi başladığında bize bilgi verilir. Buradan bir diplomat o mahkemeyi izlemeye gider. Bu zorunlu prosedür” dedi. Duyduğumuz habere inanmamamız gerektiğini çok kesin bir şekilde söyleyip bizi en azından ağabeyimin hüküm giymediği konusunda rahatlattı.

Daha sonra ağabeyim ve Abdülcelil Bey’in 17 Mart’ta ilk duruşmaya çıkacaklarını bilgisini aldık. Yine Abdülcelil Bey’in tanıdıklarından geldi bu bilgi.

Aldığımız bu haberi de Pekin Büyükelçiliğine bildirdim. Pekin ile bizim Uygur bölgesinde mahkemenin yapılacağı yer arasında epey yol olduğu için ben duruşmanın izlenmesi gerekirse tüm masrafları karşılayacağımı da özellikle söyledim. Büyükelçilik duruşmaya katılmak için başvuru yaptıklarını ama mahkemenin başvuruya yanıt vermediğini söyledi.

Duyduklarımız kadarıyla, mahkeme başladığında suçlamalar da ağırlaşmış. Suçlama, “terör örgütüne finansman sağlamak”tan “terör örgütü kuruculuğuna” dönmüş. Ağabeyim hiçbir ilgimizin olmadığı “Türkistan İslam Partisi” diye bir terör örgütünün kurucusu olmakla suçlanıyor.

Yani önceki mahkûmiyet aldığı duyumu doğru değilmiş evet ama büyükelçilik söylediği gibi duruşmayı izleyemiyor. Türk vatandaşı olduğu için ağabeyimin Çin’deki duruşmasını Türkiye’nin büyükelçiliğinden gönderdiği bir diplomatın izlemesi gerekiyor. Ama Çin bunu kabul etmiyor. Çin, Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi vatandaşı olarak gördüğü insanı Türk vatandaşı olarak kabul etmiyor. Bu benim vatandaşım sizi ilgilendirmez demeye getiriyor.

2020’ye kadar Pekin Büyükelçiliğini yüzlerce defa aradım, mailler attım. Büyükelçilikten 3 yıl boyunca “Çin Dışişleri Bakanlığı’na soruyoruz, bilgi almaya çalışıyoruz, cevap bekliyoruz” gibi laflardan başka hiçbir karşılık alamadım.

2020’nin Ramazan Bayramı’nda İçişleri Bakanı Süleyman Soylu Yenikapı’ya Uygur dernekleriyle bayramlaşmaya gelmişti. 80 yaşını geçmiş annemle birlikte oraya gittik. Annem benim yazdığım mektubu Soylu’ya verdi. Soylu anneme “oğlunuzun durumuyla ilgileneceğim teyzem” diye söz verdi. Bir sonraki bayramda yine Uygur dernekleriyle bayramlaşmaya geldi. Yine annemle birlikte bir mektup daha teslim ettik. Anneme yine sözler verdi, “ben ilgileneceğim” dedi. İki ziyaretten sonra da hiçbir karşılık alamadık.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Bey,tadilat sonrası Mısır Çarşısı’nın açılışına geldiğinde hem 82 yaşındaki annem hem 87 yaşındaki babamla birlikte gittik. Annem ve babamla konuştu ikisinde de mektupları teslim aldı.

TBMM’ye dilekçe verdim. TBMM’den 9 milletvekilinin imzasıyla;konuyu soruşturduklarını, konuyla Pekin Büyükelçiliği’nin ilgilendiğini anlatan bir yanıt geldi. TBMM’ye sonraki başvurularımda bu konuyla ilgili daha önce çalışma yapılmış denilerek, talebimin işleme alınmayacağını bildirimi geldi.

Toplam 33 kere CİMER’e yazmışım. Dışişleri Bakanlığına gittim, derdimi anlatacak birileri bulmaya çalıştım. 6 kere Cumhurbaşkanlığına PTT’den mektup yolladım.

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun bir Instagram paylaşımının altına, “Türkiye’nin bir vatandaşının Çin’de tutuklanmasını zafiyet olarak görüyorum” diye mesaj attım. Mesajım üzerine Instagram’dan danışmanı bana mesaj atarak irtibat telefonumu aldı. Çavuşoğlu’nun sekreteri beni aradı, detaylı olarak anlattım ona da. Birkaç gün sonra tekrardan mail de attım. Onlardan da bir daha dönüş alamadım.

MHP çevrelerinde hatırı sayılır Uygur tanıdıklarımla MHP Genel Merkezine gittik. Bahçeli’den randevu alamadık, kimseyle görüşemedik.

Akşener’e mektup yazdım.Ahmet Davutoğlu’na başbakanlığı döneminde mektup yolladım. PTT’den başbakanlığa mektup gönderdiğim için bir de memurlarla münakaşa yaşadım.

Pekin Büyükelçiliğine söylediklerimi kamuoyuyla da paylaşmak istiyorum.

“Çin’le ticari anlaşma yaptınız. Ağabeyim Türkiye’nin yaptığı anlaşmayagüvenerek orada şirket kurdu. Her şeyi yasaya, nizama uygun yaptı. Tüm ödemelerini bankalar üzerinden yaptı. Mal gönderimini hep kargo şirketleriyle faturalı yaptı.

Türkiye kurumları bize ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapıyor. Biz burada doğup büyümedik diye mi böyle muamele görüyoruz?”

Şimdiki Büyükelçi Emin Önen Guoncu’daÇin-Türkiye ticari danışmanıydı. Bu kişi diplomat değil tüccar. Şu an Türkiye’nin büyükelçisi yapıldı. Kendisi eski AK Parti milletvekili.

Daha önceki Pekin büyükelçilerimiz hep bu tip durumları takip ediyordu. Bu büyükelçi her şey güllük gülistanlık gibi bilgi veriyor.

Zamanında ağabeyim ve aynı durumda başka insanlara kendisi vatandaşlıktan çıkış belgesi veren Çin idaresi, şimdi bizim Türk vatandaşlığımızı kabul etmiyor. Benim vatandaşlarım onlar diyor.

Kazakistan, Kırgızistan Çin’deki kamplarda tutulan kendi vatandaşlarını kurtarabiliyor. Türkiye’miz neden bunu yapamıyor?

Devletin vatandaşlarına yeterince sahip çıktığını düşünmüyorum. Devletten hiçbir destek, yardım alamadım.

Artık ağabeyim ve tüm toplumum için mücadele edeceğim. Senelerce susmak zorunda hissettim; o şekilde ağabeyim, yengem ve diğer insanlar için belki daha iyi olur diye düşündüm ama artık susmak yok.

Hankız Kurban, 2017’den beri görüşemediği, hepsi Türkiye vatandaşı olan; annesi Amine Kurban, babası Yahya Kurban ve dayısı Mehmet Emin Nasır’ı anlatıyor.

“Babamın ailesi 1971’de, babam daha 5 yaşındayken Türkiye’ye yerleşmiş. Annemin ailesi de 1988’de annem 19, dayım 8 yaşındayken gelmiş.

Türkiye’ye gelmişler. Ben ve üç kardeşim zaten burada, Türk vatandaşı bir ailenin Türk vatandaşı çocukları olarak doğup büyüdük

2008’de babam yeniden memleketine dönmek ve orada ticaret yapmak istedi. 2008’de babam ve annem Urumçi’ye yerleştiler. Hatta ilk başta biz de anne ve babamızla birlikte gittik. Ben Çince öğrenmeye bile başlamıştım. Babam Çince öğrenip orada, ata memleketimizde kalmamızı istiyordu. Sonra biz Türkiye’ye döndük ama Urumçi’ye gidip geliyorduk. Annem ve babam da buraya geliyorlardı.

Amine Kurban ve Yahya Kurban

Babam 2010’da orada Yektaş İhracat İthalat şirketini ve tekstil mağazasını kurdu. Epey de zorlanarak kurdu bu şirketi. Çin’e Türkiye’den ithalat yaptı.Türkiye’den oraya kamyonlarla ürünler yollattı, Çin pazarında Türk mallarının satışını yaptı.Babamın Urumçi’de Çin emniyeti ile de ilişkileri gayet iyiydi.

Annem ve babamla irtibatımız 2017 Eylül’de kesildi. Çin ve Türk Büyükelçiliklerini aradık, haber verdik. İlk günlerde o zamanlar baskının arttığını duyduğumuz için küçük çaplı bir sorgudur diyerek kendimizi rahatlatmaya çalıştık ama birkaç gün daha irtibat kuramayınca endişelenmeye başladık. Hapisteler mi, sağlıkları ne durumda diye meraklanmaya başladık.

İlk bir sene boyunca hiçbir haber alamadık. Bir sene sonra 2018’in Eylül’ünde babam beni aradı. İyi olduklarını, endişe edilecek bir şey olmadığını söyledi. Çin’de her şeyin iyi gittiğini söyledi. Ben ağlamaya başlayınca birden telefon kapandı. 1-2 dakika sonra babam tekrar aradı, “kızım ağlarsan telefon kapanır, ağlama” dedi. Çin’de her şey iyiye gidiyor gibi laflar etti, robotik bir konuşmaydı.

Annemi sordum. Annemin de iyi olduğunu, 1 hafta sonra annem ile birlikte arayacağını söyledi. 1 hafta sonra arayacağım dedi ama 3 ay sonra aradı. Annem ile de konuştuk dediği gibi. Çok duygulandık.

Artık uluslararası basında kamplarla ilgili haberler çıkmaya başlamıştı, o durumları sorduk, “öyle bir şey mi yaşadınız” dedik. Babam “hapis falan değiliz, yok öyle bir şey, bir sıkıntı yok” dedi.

Biz görüntülü konuşmak istedik, babam “ben ileteyim” diye bir karşılık verdi. 3-4 ayda bir babam birkaç dakikalık aramalar yapmaya başladı. Her seferinde iyiyiz, bir sıkıntı yok diyor. Her seferinde görüntülü konuşmak istediğimizi söylüyorum.

Sonunda bu sene Ramazan Bayramı’nda Wechat uygulamasından görüntülü arayacağım dedi. Bugün bir numara seni ekleyecek onu kabul et dedi. 09:00’da arayacağım demişti, 12:00’de aradı. Bir ev ortamıydı, annem de vardı. Türkçe konuşmaya başladım ama babam Uygurca konuşalım dedi. Uygurca konuşmaya başladık. Orası nere daha önce görmediğim bir yer dedim. Burası bizim evimiz dedi. Kaşgar’ın Kargalık Köyü’ndelermiş. Babamın doğduğu, kendi köyü zaten orası. Annemi gösterdi, oturdukları siteyi gösterdi. Yine sürekli olarak durumlarının iyi olduğunu, bir sıkıntı olmadığını söyledi.

“4 senedir görüşemiyoruz ne zaman geleceksiniz” dedim. “İyi olacak” diyor. Geleceğe yönelik umutlu şeyler söylüyor Annem biraz hasta gibi rahatsız gibiydi. “Hasta mısın” diye sordum. “Yürürken ayaklarım ağrıyor, romatizmam var” gibi şeyler söyledi.”

Babama “Hapiste misiniz” diye sordum.“2019’da içerden çıktık” dedi. Belki de ağzından kaçırdı. Ama 2017-2019 arasındaki dönem içerde olduğunu anlamış olduk. Babama, “ne suçunuz vardı, neden hapse atıldınız, neden bizim haberimiz olmadı” diye sorular sordum.

“İyiyiz şuanda fazla konuşturma.” dedi. Urumçi’deki evimiz, şirket, işler ne durumda haberin var mı dedim. “Yetkililere onu söylüyorum, Urumçi’deki işlerin başına geçmek isteğimi iletiyorum. Yetkililer işleri yoluna koymama yardımcı olmak için söz verdiler” dedi.

“Nasıl geçiniyorsunuz, çalışıyor musun, bir geliriniz var mı” dedim. “Çalışmıyoruz, kendi paramızı kullanıyoruz, sıkıntı yok” dedi.

Dayım ve ailesinin de aynı sitede yaşadığını öğrendik.

Bu görüşmeden sonra babam bir daha aramadı. O zamandan beri bir temasımız yok.

2 ay önce annemin vefat ettiğine dair bir duyum aldım. Pekin Büyükelçiliğini arayıp, annemin vefat ettiğini duydum. En azından bu doğru mu değil mi bunun öğrenilmesini istiyorum dedim. Yaşayıp yaşamadığını da mı söylemiyorlar en azından buna ulaşılmasını istediğimi söyledim.

2-3 hafta sonra Büyükelçilikten dönüş yapıldı. Annem ve babamla telefonda konuşmuşlar. Annemin vefat ettiği haberi doğru değilmiş. Büyükelçilik durumlarının iyi olduğunu söyledi.

Dışişleri Bakanlığıyla görüştük, dilekçelerimizi sunduk. Ankara’ya MHP Genel Merkezine gittim. Devlet Bahçeli ile çok kısa bir görüşmem oldu. Annemle babamın mağduriyetini anlattım, mektubumu verdim. “Biz haberdarız, takip ediyoruz” dedi, ilgileneceğini söyledi.

İnsan Hakları Derneği’ne gittim. Bir video kaydı konuşma yaptım. HDP’ye gittim mağduriyetimi anlattım, onlar da notlar aldılar.

CİMER’e hemen her gün mesaj yazıyordum. Bir defa dönüş yapıldı. CİMER’den İnterpol’den arama kararı çıktığına dair bildirim aldım.

Annemiz ve babamızdan uzakta 4 kardeş çok üzülüyoruz. Kız kardeşim tam onlarla irtibatımız koptuğu sene üniversite sınavına girdi ve başarılı olamadı. Erkek kardeşim psikolojik problemler yaşadı.

Babamın bir hatası olsa şimdiye kadar çok daha büyük bir şey çıkartırlardı ama yok. Şimdiye kadar annem ve babamın buraya gelmesi gerekiyordu.Türk vatandaşı olan annem, babam ve dayımla ailesinin bir an önce Türkiye’ye gelebilmesini istiyorum.

Ömer Faruh, Türkiye vatandaşı olan biri 5 diğeri 6 yaşındaki iki kızı Zahide ve Zarife’yi 2017’den beri göremiyor.

2017 Temmuz’da eşim ve pasaportu olan iki çocuğumla Türkiye’ye geldik. O tarihte 1 ve 2 yaşlarında olan, Zahide ve Zarife adlarındaki iki kızımın pasaportu olmadığı için onları getiremedik. Onları da sonra getirecektik. Çünkü Çin pasaportları toplamaya başlamıştı. Durumun kötüye gitmeye başladığını anlamıştık. O sırada ben zaten yurtdışındaki eğitimimi sürdürüyordum. 2017 Şubat ayında eşim ve iki çocuğum yurtdışına çıkabildiler. 2017’den beri Türkiye’deyiz.

2019’da hem eşim ve kendim hem de oradakiler de dahil tüm çocuklarım için vatandaşlık başvurusunu yaptık. 2020’de de oradaki çocuklarım da dahil vatandaşlığa kabul edildik.

Zahide ve Zarife’nin zaten henüz Çin vatandaşlığı da yoktu. Sadece doğum belgeleri vardı. Onlar 2020 yılında Türkiye vatandaşlığı aldılar. Yani hiç Çin vatandaşı olmadılar.

Onlar orada kayınvalidem ve kayınpederimle birliktelerdi. İlk 2 ay bir problem yoktu. Sürekli görüşebiliyorduk ve onların da pasaport problemini halledip Türkiye’ye getirecektik.

2017’nin Eylül ayında kayınvalidem ve kayınpederimin toplama kampına alınmalarıyla çocuklarımızla irtibatımız kesildi. Onların kampa alındığını da daha sonradan öğrendik elbette. Orada yaşayan başka akrabalarımızla da irtibat kuramadık.

Türkiye Dışişleri Bakanlığı’na ve onların yönlendirmesiyle de Pekin Büyükelçiliğimize başvuru yaptık. Büyükelçiliğimizden Çin makamlarına yazılar yollanmış. Çin makamları, “Ömer buradan ayrıldığında Çin vatandaşıydı. Gelip doğrudan bize başvurmalı” demişler.

Bunun üzerine Çin’in buradaki büyükelçiliğine, İstanbul başkonsolosluğuna mailler attım, aradım herhangi bir yanıt gelmedi. İstanbul Başkonsolosluğuna dilekçe vermeye gittim. Ama dilekçem de kabul edilmedi. Defalarca teslim etmeye İstanbul Başkonsolosluğuna gittim, teslim almıyorlar. Pekin Büyükelçiliğimize “Ömer bize başvursun” diyerek bilgi vermiyorlar, benim başvurumu da kabul etmiyorlar. Sadece bilgi almaya çalışıyorum. Kızlarım sağlıklı mı, iyi mi, hayatta mı değil mi bunu bile bilmiyorum.

İki ağabeyim de Türkiye’ye yatırım yaptıkları için mahkum edildiler. Kızılcahamam’da 100 milyon dolarlık bir hastane projesine başlamışlardı. 5 milyon dolar harcadılar hatta o başlanan proje için. Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan’ın da bu projeden haberleri var.

Biri 25 yıl, biri 15 yıl hapis cezası almışlar. Yurtdışına para çıkarmakla suçlanıyor ağabeylerim. Yani Türkiye’ye yatırım yaptıkları için suçlanıyorlar. Yasadışı yollarla para çıkartmadı ağabeylerim.

Burada basında, ağabeylerimin yatırımı Çin’den Türkiye yatırım diye sunuldu. Çin vatandaşları iş insanlarının yatırımı diye Çin’e prestij kazandırdı ağabeylerim.

Dışişleri Bakanlığı’nı sürekli arıyorum, her gün aradığım dönemler oldu. Bakan yardımcısından randevu almaya çalıştım defalarca. Bakanlıktan bir kere bile randevu alamadım. Açıkçası küçük kızlarıma, kendi vatandaşlarına evlatlarına sahip çıkmadılar.

AK Parti’ye, MHP’ye, İYİ Parti’ye, CHP’ye her yere gittim. Genel merkezlerine gittim, yöneticilerine yazdım. Milletvekillerine sürekli yazıyorum. Sosyal medyadan, mail adreslerinden her yerden yazıyorum.

Pekin Büyükelçiliği’nin ilgilendiğini, onlarla irtibatta olmamı söylüyorlar. Somut bir şey olarak sadece İYİ Parti milletvekili Koray Aydın, TBMM’de bir konuşma yaptı kızlarımdan bahseden.

Büyükelçilik 1 yılı aşkın süredir kızlarımı bulamadı. 2017’den beri iki evladımın da sesini duyamıyoruz.

BBC’den benimle röportaj yapmak istediler. BBC, devletimiz aleyhinde kötü bir haber yapmak niyetinde olduğu için kabul etmedim. Sadece bu nedenle BBC’ye röportaj vermedim ama devletimiz bizi sahipsiz bıraktı.

Eşim bu durumdan dolayı hastalandı. Sürekli uyku problemi yaşıyor, ağlıyor. Bir anne iki bebeğinin sesini 5 yıldır duyamıyor.

Cumhurbaşkanımıza, hükümete, muhalefete, herkese sesleniyorum. İki masum yavrum için lütfen harekete geçin. Türkiye, hiçbir hukuki problemi bulunmayacak olan biri 5, biri 6 yaşında vatandaşı olan iki masum yavruyu teslim alabilir. Lütfen bunun için harekete geçilsin.

2016 yılında baskıların artması üzerine eşiyle birlikte Türkiye’ye gelen Ahmet Töre, Çin’de kalan çocuklarının sesini 5 yıldır duyamıyor.

Çin’in Uygur Bölgesi’nde, memleketim Gulca’da doğup büyüdüm. Şincan Tıp Üniversitesi mezunu olarak devlet hastanelerinde ortopedi uzmanı olarak çalıştım.

Annem de 31 sene tıp doktorluğu yaptıktan sonra emekli oldu, babam halı ithalatı yapıyordu. 1998’den beri Türkiye’den de ithalat yapmaya başlamıştı.

2016’da Çin emniyetinin baskıları yoğunlaştı. Evimize 1 ay arayla iki polis baskını oldu.

İki baskın sırasında da ben hastanedeydim. Evi aramışlar, cüzdanların içine bakmışlar. Herhangi bir normal dışı para hareketliliği olmadığını tespit ederek ikisine de işlem yapmadan ayrılmışlar. Annem esas benimle ilgili sorular sorduklarını söyledi. Kimliklerimizi ve banka hesaplarımızı incelemişler, herhangi bir problem durum olmadığını tespit ederek ayrılmışlar.

Hiçbir siyasi faaliyetimiz olmamasına rağmen bu polis baskınları,Uygurlara yönelik baskının artacağını gösteriyordu. Etraftan da başka polis baskınlarını ve Uygurlara yönelik tutuklamaların başladığını duyuyorduk.

O tarihte 7 yaşında olan oğlum İrfan ve 2 yaşındaki oğlum İmran’ın Çin’den çıkması için pasaport problemi vardı.

Esas hedef olan ben ve eşim bir an önce çıkıp sonra da çocuklarımızı getirmeye karar verdik.

Eşimle 31 Ağustos 2016’da apar topar, çok az miktar bir parayla İstanbul’a geldik. İlk 40 gün boyunca ailem ve çocuklarım ile telefon irtibatımızda bir problem yoktu. Buradaki oturma iznimizi halledip, çocukları getirecektik. Oturma iznimiz hemen çıkmadı ve Ekim 2016’da ailemle irtibatımız kesildi. Annem, babam, kardeşlerim ve tabii çocuklarımızla konuşamaz olduk.

Ailemden 11 kişinin kampa alındığını duydum. Babam yaşlı ve astım hastası olduğu için serbest bırakılmış. Alındığı süreçlerde babam 3 defa hastanede yoğun bakıma taşınmış. Bir küçüğüm olan kardeşimin de kamptan bırakıldıktan sonra eve tekerlekli sandalyeyle döndüğünü duydum.

O tarihlerde biz de çocuklarımız da Çin vatandaşı olduğumuzdan, çocuklarımla iletişim kuramadığımı iletmek için Çin’in Türkiye’deki elçiliklerine başvurdum. Hiçbir karşılık bulamadım.

Yazılı dilekçemle, Çin İstanbul Başkonsolosluğuna gittim. Başkonsolosluk kapısında Türk polisler içeriden onay gelmeden girmeme izin veremeyeceklerini söylediler. Vatandaşı olduğum devletin konsolosluğuna giremedim. Dilekçemi verip, çıkacaktım. Polislere de anlattım, çocuklarımdan bir haber almaya çalışıyordum sadece. Polisler de ellerinden bir şey gelmediğini söylediler. Dışarıdan Çinli diplomatlara seslendim, sesimi duyurmaya çalıştım. “Yalnızca şu dilekçemi alın ve çocuklarımla telefon konuşmamı yapmama yardımcı olun.” diye haykırdım. Saatlerce konsolosluk kapısında bekledim ama hiçbir karşılık gelmedi.

2020 Nisan ayında Türk vatandaşlığı başvurumuz kabul edildi. Ben ve eşimle birlikte İrfan ve İmran da 2020 Nisan itibariyle Türk vatandaşlığı kazanmış oldular.

Ankara’da AK Partili bir yöneticiyle görüştüm, ilgileneceğini söyledi. MHP Genel Merkezine gittim, orada notlar aldılar. İYİ Parti yöneticileriyle görüştüm. Vatandaşlığı aldıktan önce de sonra da görüştüğüm kişiler ilgileneceklerini söylüyor ama biz somut bir karşılık hiç göremiyoruz.

Anlattığım insanlar yaşadığımız duruma inanamıyor. 21. yüzyılda böyle bir şey olamaz diyorlar. Küçücük çocukların annelerinden ayrı kalmasından Çin ne kazanabilir ki, eline ne geçer?

Eşimin psikolojisi çok bozuk. Depresyon hapları alıyor. Sık sık, “Ben Çin’e döneceğim, evlatlarımı görmeye gideceğim.” diyor. Giderse olacaklar belli…Çocuklarını göremeyeceği gibi bir de hapse atarlar.

Cumhurbaşkanımıza sesleniyorum, Türk vatandaşı iki çocuğumu getirmek çok mu zor? Anne, baba senelerdir evlatlarından ayrı. İnsan, bunların kendisinin başına geldiğini düşünse ne hisseder?

Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, Sayın Dışişleri Bakanımız Mevlüt Çavuşoğlu sizlerden yardım istiyorum.

Çocuklarıma sahip çıkın. Diğer Uygur Türkleri için bir şey yapamıyorsunuz. Ama kendi vatandaşınıza nasıl sahip çıkamıyorsunuz? Neden “Vatandaşlarımı teslim alacağım” diyemiyorsunuz?

Şimdi, biri 12 diğeri 7 yaşında olan, İrfan ve İmran’a vatandaşlık verdiniz. Vatandaşlığını sonradan almamış bir Türkiye Türkü dünyanın herhangi bir yerinde tutuklansa bu devlet için, ülke için büyük bir olay olmaz mı? Neden benim çocuklarımın yaşadığı bu korkunç durum büyük bir olay olarak değerlendirilmiyor.

Türkiye’deki Uygur Türkleri öksüz çocuk gibiyiz…

Huriye Tecelli, eşi Habibullah Tecelli ve oğlu Rahmetullah Tecelli’yi anlatıyor.

Biz 1987’de Türkiye’ye geldik. 1988’de vatandaşlık aldık. Kayseri kütüğüne bağlıyız. 1990’dan beri İstanbul’da yaşıyoruz. Kocam Habibullah Tecelli 2005’tememleketimiz Kaşgar’a gitti. Bir süre memlekette, bir süre burada yaşıyordu.

Türk vatandaşlığı alınca Çin vatandaşlığı düştüğü için, Çin’den oturma izni almıştı.

2017 Nisan ayında kocamın gözaltına alındığını duyduk. Pekin Büyükelçiliği’ne bildirdik. 15 gün sonrabüyükelçiliğe dini aşırılıkçılıktan soruşturma başlatıldığı haberini vermişler.

Biz büyükelçiliği sürekli olarak aramaya, haber var mı diye sormaya devam ediyoruz. Daha sonraları büyükelçiliğe Habibullah’ın Çin vatandaşı olduğunu, bilgi paylaşmayacakları yanıtını vermişler.

2021 haziranında dini aşırılıkçılık suçlamasıyla 7,5 sene hüküm giymiş. 1949 doğumlu bir insanın dini aşırılıkçı faaliyetlerden hüküm giydi.

Oğlum da 2007’de Çin’in doğusunda Yivu şehrine gitti. Oraya yerleşip, orada iş kurdu. 10 yıldır orada yaşıyordu.

Oğlumu da 2017 Ekim ayında aldılar. Ondan da 2 sene hiç haberimiz olamadı. 2 sene sonra serbest kaldığını duyduk. Geçen sene iki defa aradı.En son ekim ayında 2 dakika konuştuk.İyi olduğu söyledi, fazla konuşamayacağını söyleyip kapattı. Bir de ondan birkaç ay önce bir kere aramıştı. O sefer daha da kısa konuşmuştu. Ben iyiyim merak etmeyin diyor. İyiyim diyor ama 5 yıldır hanımı, çocukları burada onu bekliyor. Büyük 6, küçüğü 5 yaşında… Çocuklar babadan uzak büyüdü.

Kocam da oğlum da Çin vatandaşı değil. İkisi de Türk vatandaşı. Çin’e 20 senedir vizeyle girip çıkıyoruz. Şimdi mi Çin vatandaşı olduğumuz hatırlandı. Oğlum orada Çin vatandaşı Uygur bir kızla evlendi. Evlilik cüzdanı yabancılara verilenlerden… Oğlumun şirket evrakları yine yabancı bir şirket sahibi olduğuna göre düzenlenmiş. Bu tutuklamalara kadar Çin’in bizim için “bunlar benim vatandaşım” diye bir iddiası yoktu.

Bizim Çin’e bir zararımız da yoktu. Biz ne orada ne burada bir şeylere karışmadık. Oğlum zaten Çin ve Türkiye arasında ticaret yapıyordu. Çin’den buraya bijüteri eşyaları satıyordu. Çin’in ticaretine katkı yapıyordu.

Dışişleri Bakanlığına başvurdum. Pekin Büyükelçiliği ve Şangay Konsolosluğu’yla irtibata geçtim. CİMER’e defalarca yazdım.Hiçbir yerden işe yarar bir cevap yok.

2019’da Süleyman Soylu, Uygurlarla bayramlaşma davetine geldiğinde elden mektup teslim ettim. Mağduriyetimi anlattım.

Benim oğlum 3 yaşında buraya geldi. Burada büyüdü, burada okudu, bu devlete askerlik yaptı.

Biz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyız. Diğer vatandaşlar gibi kimliğimiz, kimlik numaramız her şeyimiz var. Biz ikinci sınıf vatandaş mıyız?

Başka bir yerde bir vatandaş tutuklansa ilgileniliyor da,biz orda doğduk sonradan buraya geldik diye mi böyle. Çin zaten bizi ikinci sınıf vatandaş görüyordu, Türkiye’de mi öyle görüyor. 30 senedir buradayız biz.

Türk devletinden ve Türk halkından beklentimiz bize sahip çıksınlar. Diğer Uygur kardeşlerimize sahip çıkılamıyor. Biz bu devletin vatandaşıyız, bari bize sahip çıkılması gerekiyor.

Subhinur Ömercan, Türkiye vatandaşı olan babası Ömercan Nuri’nin mağduriyetini anlatıyor.

Babam Uygur Özerk Bölgesi’nin Hoten vilayetindeki “Hoten Pedagoji Enstitüsünde” tarih akademisyeni olarak görev yapıyordu. 2008’de, Ankara Dil Tarih’te doktoraya başladı. Türkiye ile memleket arasında gidip geliyordu. 2009’da da Türk vatandaşlığı aldı. 2015’e kadar gelip gitmeye devam etti. 2015’ten sonra Türkiye’ye gelmedi ama 2017 Mart’ına kadar telefonla haberleşebiliyorduk. Mart 2017’de irtibatımız kesildi, bir süre sonra da tutuklandığını duyduk.

Farklı farklı duyumlarımıza göre 5 ya da 10 yıl hapis cezası almış.

Babam, Türkiye’ye ilk olarak 2006’da geldi. O zamanlar bizde memlekette yaşıyorduk. 2006’dan sonra Türkiye’ye her ziyaretinden dönüşünde polisler gelip, babamı götürürlerdi.

Babamı 2001’de Pekin’de yüksek lisans yaptığı dönemde de babam 10 gün kaybolmuştu. Daha sonraki yıllarda yine babamı gözaltına aldıklarında,babamın kütüphanesinin bulunduğu, evimizin içindeki çalışma odasını mühürleyip, bize o odaya girmeyi yasaklamışlardı.

Bizim de orada yaşadığımız dönemdeki göz altılardan birkaç gün sonra serbest bırakırlardı. Bu sefer ki durum çok ağır, yıllardır haber alamıyoruz.

Babamı tutukladıklarında evdeki bilgisayarları ve telefonları da götürmüşler. Benim babam terörist değil. Kitaplar çeviren, tarih incelemeleri yapan çalışkan bir akademisyen. Birçok akademisyen ve aydın gibi babamın suçu da bu.

Türkçe’den Uygurca’ya “Dört halife tarihi” ve “Atilla” kitaplarını çevirdi. 1910’lu yıllarda Tataristan’da yayınlanan Şura diye bir dergi var. Şura dergisinde yayımlanan bir Tatar aydının Doğu Türkistan hatıralarını “Altı Şehir Mektupları” adıyla Uygurca olarak, Pekin’deki Milletler Yayınevi’nden yayımlattı. Tüm bunlar Çin devletinin onayıyla, Çin Devleti’ne bağlı yayıncılardan çıkmış kitaplar.Yazdığı pek çok makale ve yaptığı başka birçok kitap çevirisi var.

Çin’de Uygurca yayımlanan “Altı Şehir Mektupları”kitabı

Babamla ilgili İçişleri Bakanlığına ve başka bazı devlet kurumlarına, Türk vatandaşı olduğunu vurgulayan dilekçeler sunduk. Türkiye bugüne kadar babamla ilgili bir şey yapabilseydi çok sevinirdik.

Bugüne kadar babamın mağduriyetini anlattığım kamuya açık ortamlarda, televizyon programlarında ve röportajlarda babamın Türk vatandaşlığı aldığını da hiç söylememiştim. Çünkü sonuçta bir akademisyen ve Çin tarafında işlerin biraz daha normale dönebileceğini düşündük. Ama artık o umudum azaldı.

Babam için Türkiye kamuoyunu harekete geçirmek istiyorum. Babam bir Türk vatandaşı ve Türkiye’ye olan sevgisi nedeniyle Çin’de zulüm görüyor.

Medine Nazımi kendisi gibi Türkiye vatandaşı olan kardeşi Mevlüde Hilal’in mağduriyetini anlatıyor.

Kardeşim Mevlüde, 2006’da Türkiye’ye öğrenim görmek amacıyla geldi. 2012’de İstanbul Üniversitesi’ne işletme bölümünden mezun olduktan sonra Türk vatandaşlığı aldı.

2013 sonlarında hastalanan anneme bakmak için memlekete geri döndü. Mevlüde orada evlendi ve 2016’nın Şubat’ında bir kızı oldu.

Mevlüde memlekete döndüğünde özel bir dil okulunda İngilizce ve Türkçe öğretmenliği yapmaya başladı. Aynı zamanda okulda yöneticiydi.

2017 sonunda sözde “mesleki eğitim merkezi” denilen toplama kampına alındığını öğrendim. Öğretmenlik yapan üniversite okumuş kardeşime ne mesleki eğitim veriyormuş.

Mayıs 2019’da bir ara serbest bırakıldığını öğrendim ama 1 ay sonra tekrar alıp götürmüşler. 1,5 sene tuttuktan sonra bırakmışsın da 1 ay sonra ne değişti tekrar aldınız. Hiçbir açıklaması yok. Ortada suçlayabilecekleri hiçbir şey yok.

Mevlüde, Türkiye’de sadece okul ve yurt arasında yaşadı. Herhangi bir siyasi etkinliğe katılmadı. Ben de aynı şekilde. 2005’ten beri yurtdışındayım hiçbir zaman siyasi bir faaliyetle ilgim olmadı.

Mevlüde’nin sağlığı ne durumda hiç haber alamıyoruz. Pekin Büyükelçiliğine defalarca yazdım. Pekin Büyükelçiliği, Çin makamlarından Mevlüde’nin görüştürüleceğine dair sözler aldı ama Çin makamları sözlerini yerine getirmedi.

Annesi alındığında yeğenim Ayşe 1 yaşındaydı, şimdi 5 yaşına geldi. Ayşe, babam ve erkek kardeşimle birlikte yaşıyor. Annem, Mevlüde’nin durumuna üzüntüsünden geçen sene 17 Eylül’de vefat etti. Anneme bakmak için memlekete geri dönen Mevlüde’nin annesinin vefatından muhtemelen haberi bile yok. Annesi Türkiye vatandaşı olduğu için yeğenim Ayşe’nin de Türkiye vatandaşlığı olmalı ve onun da buraya gelmesi gerekiyor.

Çin kardeşim ve onun durumunda olan pek çok kişiyi Türkiye ile bağlantılı olduğu için suçluyor. Türkiye’de okuyan, çalışan, iş ilişkileri olanlar tutuklanıyor. Bu suçsa o kadar Çinli de Türkiye’ye geliyor, burada iş yapıyor, Türkçe öğreniyor.

Türkiye’nin Pekin Büyükelçiliği’nden öğrendiklerimizden çıkan şu, Çin “Bunlar eskiden benim vatandaşımdı” diyerek fiili durum yaratıyor. Halbuki Çin’deki uygulamaya göre başka ülke vatandaşlığı alan kişinin Çin vatandaşlığı 6 ay sonra silinirdi.

Bugüne kadar yerli-yabancı konuşabildiğim bütün basın kuruluşlarına konuştum. İktidarı, muhalefeti, her dünya görüşünden partiler ve sivil toplum kuruluşlarına gittim. Devlet kurumlarında her yere başvurdum.

Aralık ayında Çin İstanbul Başkonsolosluğuna Çin’deki yakınlarımızla irtibat kurabilmek için dilekçelerimizi sunmaya gittik. Başkonsolosluk dilekçeleri kabul etmeyince her gün başkonsolosluk önünde nöbet tutmaya başladık. “Ailem Nerede” seslenişiyle tek talep dilekçelerimizi sunmak olan eylem, bizden sonra dünyanın birçok ülkesinde yaşayan Uygurlar tarafından bulundukları ülkelerde Çin elçiliklerinin önünde küresel bir nöbete dönüştü.

Medine  Nazımi

Başkonsolosluk önünde aylardır devam eden dilekçe nöbetini yapan, hiçbir siyasi/ideolojik bağlantısı ve hedefi olmayan mağdur yakınları olarak Kamp Mağdurları Platformu adıyla Anadolu illerinde Uygur Soykırımı’nı anlatıyoruz. Kent meydanlarında basın açıklamaları düzenliyoruz, kendi bastırdığımız el ilanları dağıtıyoruz, yerel oluşumlarla birlikte toplantılar düzenliyoruz ve yerel medya kuruluşlarına konuşuyoruz. Geçen ay yaptığımız ilk turda 8 il dolaştık. Şimdi ikinci turun ilk durağı Sivas’tayız.

Bu kadar ses çıkarmama rağmen Türk devletinden kardeşim için yapılan bir karşılık bulamadım. Devletimin Mevlüde’ye sahip çıkması lazım.

Sadece en temel hakkımı olan kardeşime kavuşmak istiyorum. Devletimiz, hükümetimiz kardeşime sahip çıkmazsa, sadece benim değil Mevlüde ve tüm Uygur Türklerinin umutları kırılacak. Vatandaşına, kardeşine, mazlumlara sahip çıkmamak Türkiye’ye yakışmaz.

Önceki İçerikBolu Valiliği’nden göçmenlere uyarı: Aşırı baharat kullanmayın
Sonraki İçerikYüz yüze eğitim istiyoruz çünkü…