RÖPORTAJ | Etyen Mahçupyan: “Turkey-Türkiye değişikliği ‘hindi’ meselesi değil, ideolojik bir tutum”

Serbestiyet yazarı Etyen Mahçupyan, Turkey-Türkiye tartışmasını ve Soner Yalçın’ın “Erdoğan’ın gitmesi için devleti yıkmayın” çıkışını Serbest TV’ye değerlendirdi: “Bu bir tür büyüklük ve yayılmacılık algısı. Yani, insanlar ne kadar çok Türkiye derse, bu ne kadar yerleşirse o kadar daha biz kendimizi iyi hissedeceğiz”, “Soner Yalçın diyor ki; ‘Bu gerilimi devam ettirirseniz devleti de yıkma durumunda kalırsınız. Tayyip Erdoğan’a alternatif aramaktan vazgeçin, Tayyip Erdoğan üzerinden bir şey arayalım.’”

Bir süre önce iktidar, uluslararası arenada Turkey olan ülke isminin Türkiye olarak değiştirildiğini açıklamıştı. Geçtiğimiz günlerde de Cumhurbaşkanı Erdoğan bunun bir devamı olarak Turkish Airlines yazısının yerine Türkiye Havayolları’nın kullanılacağını açıkladı. Bu açıklama birçok farklı yönden tartışıldı: Maliyet, imaj, prestij, marka değeri kaybı, Turkey’in Hindi anlamına gelmesi, Türk yerine neden Türkiye kullanıldığı vs. Siz bu meseleye hangi açıdan baktınız?

Bence bu kararın altında bir ideolojik etmen var. Ben bu ‘Turkey-Hindi’ üzerinden yapılan okumaları biraz yüzeysel buluyorum. Biraz aşırı okuma olarak görüyorum.

Bir kere bu insanlar 400-500 senedir hindiye turkey diyor. Bu son değişikliklerden önce de zaten iktidardan ya da devlet kanadından ‘Bize hindi diyorlar’ cinsi bir serzeniş ya da rahatsızlık duymadık. Öte yandan daha da ilginç olan, değiştirilen kelime Turkey değil Turkish burada. Yani Amerikalılar ya da İngilizler hindiye Turkish demiyor sonuçta. Eğer anlamı hindi diye Turkey’i değiştirmiş olsalar bile Turkish’i değiştirmemeleri gerekiyordu. Dolayısıyla ben bu tartışmanın ‘hindi’ meselesi ile çok alakalı olduğunu düşünmüyorum.

Bu işin temelinde, uzun bir geçmişi olan, Tayyip Erdoğan’ın aklında belki 10-15 senedir var olan ve bir türlü başa çıkamadığı bir heyula var; kültürel hegemonya. Yani onun gözüyle baktığımız zaman Türkiye her alanda büyük ilerlemeler kaydediyor (dış politika, sanayi, ticaret vs.) ama iş kültürel hegemonyaya geldiği zaman çok zayıf kalıyor. Bütün bir kültürel ürünler setine baktığımızda; edebiyatından müziğine, sanata, sinemaya vs. bizim televizyon dizileri dışında dışarıya sattığımız pek bir şey yok. Onlar da zaten Batı’ya sattığımız şeyler değil. Batı’nın çeperine satıyoruz. Böyle bir eksiklik, bir şey yapma ihtiyacı zaten vardı ama bu son dönemde sanki cumhuriyetin 100. yılını da vesile ederek cumhuriyeti yeniden kurma, inşa etme gibi bir bakışla da birleşiyor.

Kemalizmin çok da bir işlev görmeyeceğini anladığımız 90’lı yılları ve 28 Şubat’ı yaşadık, dindar iktidarın da din üzerinden yapabileceğinin çok sınırlı olduğunu ve bir süre sonra işe yaramadığını gördük. O zaman dayanabileceğimiz şeyin daha eskiye giden, İttihatçılığa benzeyen bir damara oturan bakış olduğunu gördük. Bu bakış Türkiye’yi yeniden ‘büyük’ yapmak istiyor, yeniden tarihe ve coğrafyaya damga vuran bir özne yapmak istiyor. Bu noktada da Türkçe kritik bir araç.

Dediğim gibi bir süredir var bu ama benim anladığım bu durum giderek artacak. İnsanların Türkçe konuşması, Türkçeyi söylemesi istenecek. Kelimeler Türkçeleştirilecek. Bayraktar SİHA’ları gibi mesela. Onlara da çok kolaylıkla kulağa uluslararası gibi gelen, evrenselliği çağrıştıran bir isim takılabilirdi ama öyle yapılmadı. Başka bir alandan örnek vermemiz gerekirse, mesela Simit Dünyası. Yurtdışında da adını Simit Dünyası olarak kullanıyor. Bu düşüncenin devlette ve özellikle de Tayyip Erdoğan’ın kafasında çok net bir şekilde var olduğunu düşünüyorum. Bu Turkish Airlines – Türkiye Havayolları tartışması da bence buraya oturuyor.

Geçmişte de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘arena’ kelimesini yasaklatıp yerine ‘park’ ve ‘stadyum’ kelimelerini kullandırması örneği var. Galatasaray’ın, Beşiktaş’ın stat isimleri değişmişti. Yani bu adımları ‘yerlilik ve millilik’ olarak adlandırdığımız sürecin bir parçası-devamı olarak görebiliriz, öyle mi?

Evet. Bir yerlileşme ve millileşme isteği var. Genel bir cereyan da var. Şu anki iktidarın kendisiyle ilgili algısına bu çok iyi oturuyor. Çünkü bu bir tür büyüklük ve yayılmacılık algısı. Yani, ‘Biz başkalarının dilinden hareketle kelime kullanmayalım, başkaları bizim dilimizden hareketle kelime kullansın, bizim kelimelerimizi kullanmak zorunda kalsın’ düşüncesi. İnsanlar ne kadar çok Türkiye derse, bu ne kadar yerleşirse o kadar daha biz kendimizi iyi hissedeceğiz. Buradaki bakış bu.

Türkçe kelimelerin diğer dillerdeki telaffuzunun zorluğu da bu bakımdan hoşa giden bir durum diyebilir miyiz?

Ben öyle olduğunu düşünüyorum. Mesela ‘ı’ harfi; söyleyemeyecekler, zorlanacaklar. Söyleyemeseler bile bunun farklı bir şey olduğunu idrak ederek konuşmak zorundalar. Belki de bazıları söyleyecek. Biz de duyduğumuzda ‘Bakın, aferin, söylüyorlar’ duygusunu yaşayacağız.

Bu konunun arka planına bakarsanız bir tür özgüven eksikliği, bir tür kendine yetmezlik vs. gibi bir psikolojik durumla açıklamak da mümkün. Ama zaten bu psikolojiden bağımsız bir ideoloji bu topraklarda hemen hemen hiç olmadı. Bu ideolojinin de bir arka psikolojik planı var.

İkinci konuya geçecek olursak; kamuoyunda önde gelen bir muhalif olarak bilinen, tanınan bir isim olan Sözcü gazetesi ve ODA TV yazarı Soner Yalçın dün bir tweet paylaştı. Tweet’te Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yürürken arkasında milletvekillerinin kendisini ayakta alkışladığı bir fotoğraf yer alıyordu. Yalçın paylaşımına ayrıca şu notu düşmüştü: “Kimileri istiyor ki; iktidar gitsin de isterse devlet çöksün. Ekonomi programı başarısız olan her hükümet gidicidir. Zaten iktidarlar gelip geçicidir, kalıcı olan millettir. Bir devleti kurmak için bin sene ister, yıkmak için bir saat yeter. Erdoğan gitsin diye devleti çökertmeyin.”

https://twitter.com/hsoneryalcin/status/1536968676062240769/photo/1

Bu paylaşım hem muhalifler tarafından çokça eleştirildi hem de kafa karışıklığına sebep oldu. Bu paylaşım sizce ne anlama geliyor? Erdoğan’ın gitmesi ile devletin çökmesi arasında bir ilişki var mı?

Senin de söylediğin gibi beklenmedik bir kişiden, iktidarın muhalifi olarak konumlanmış birinden bir anda hükümeti koruyup kollayan, aslında dolaylı olarak da devleti koruyup kollayan bir çıkış geliyor. Şimdi bunun kabaca iki temel sebebi olabilir.

İlk olarak kişisel bir sebep olabilir. Bu kişinin bir tedirginliği vardır belki. Şu anda var olan gelişmelerden bazıları onu rahatsız ediyordur, belki işin ucunun kendisine dokunacağını hissediyordur. Bundan ötürü hükümetle kendi arasını düzelten bir jest yapmak istiyor olabilir. Birinci sebep bu: Bu konjonktürde Tayyip Erdoğan üzerinden devleti koruyup kollayan, kollamaya çalışan, dolayısıyla Tayyip Erdoğan’ın bir zorunlu ya da elverişli kişi olduğunu -devletin korunması açısından- söyleyen, alternatiflerinin tehlikeli olduğunu söyleyen bir yaklaşım. Dediğim gibi bu çok kişisel olabilir ama şu soruyu sormak lazım: Eğer kişisel bir kaygıyla bu çıkış yapıldıysa, gerekçe olarak neden bu devletin bölünmesi kullanılıyor? Çünkü birçok değişik gerekçe de kullanılabilirdi. O zaman şunu deme durumundayız: Belki gerçekten de arka planda Soner Yalçın’ın gözlemlediği, gördüğü bir tartışma var, bir dinamik var, bir gerilim var. Bu da zaten bizi ikinci açıklamaya getiriyor.

Bu kişisel bir şey değil de tamamen ideolojik bir yaklaşımsa, o zaman bu yaklaşımı nasıl yorumlayabiliriz? Türkiye’ye baktığımızda seçimlere giden bir ülke var. Son 4-5 yıldır Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli üzerinden de devletin bir kanadıyla bir ortaklık yaşandığı duygusuna sahibiz hepimiz. En azından bunu Bahçeli’nin birtakım davranışlarından, sözlerinden algılıyoruz. Tayyip Erdoğan’ın da bizzat hassasiyetlerinin daha devlet hassasiyetlerine doğru kaydığını görüyoruz. Dolayısıyla bir uyum olduğu net.

Devletin bir bölümünün bakışıyla Tayyip Erdoğan’ın bakışı birbirine yanaşıyor. Ama şimdi bir sene sonra seçim var ve anketler Tayyip Erdoğan’ın kazanamama ihtimalinin çok güçlü olduğunu söylüyor. O zaman Tayyip Erdoğan’ın bu ortakları acaba şu anda ne düşünüyor? ‘Ne olursa olsun Tayyip Erdoğan ile devam edelim, kaybedersek de zarar yok, çekiliriz’ mi diyorlar yoksa bir alternatif arayışı mı içindeler? Eğer bir alternatif arayışı içindelerse bunun Tayyip Erdoğan’ı rahatsız etmemesi mümkün değil.

Belki de son dönemdeki Hablemitoğlu soruşturmaları vs. bu düzleme oturuyor olabilir. Durup dururken, birdenbire bu soruşturmanın başlaması belki de hükümetin ya da Tayyip Erdoğan’ın proaktif bir eylemi değil de reaktif bir eylemidir. Yani var olan bir duruma karşı bir koz oynuyor, ‘benim de elimde kozlar var’ diyor olabilir. Eğer böyle bir gerilim varsa, o zaman Soner Yalçın’ın bu gerilime oynuyor olma, bu gerilimi bahane ediyor olması çok gerçekçi.

Soner Yalçın diyor ki; ‘Bu gerilimi devam ettirirseniz devleti de yıkma durumunda kalırsınız. Tayyip Erdoğan’a alternatif aramaktan vazgeçin, Tayyip Erdoğan üzerinden bir şey arayalım.’

Bence ikisi bir arada; hem şahsi arayışı ve mesajı var ama bunu söylerken de uluorta bir boşluğa değil, var olan bir zemin üzerinden inşa ediyor. O bakımdan ikili bir okumayı hak ediyor bence.