RÖPORTAJ | Vahap Coşkun: “Davutoğlu’nun iki büyük yükünden doğan algının hakkaniyetli olmadığı kanısındayım”

Yazarımız Vahap Coşkun, Gazete Duvar’dan Vecdi Erbay’a verdiği söyleşide başta Kürt seçmenlerin önümüzdeki seçimde nasıl bir tavır alacakları olmak üzere çeşitli konulardaki görüşlerini paylaştı. Coşkun’a göre: Seçimlerin zamanında yapılma ihtimali erken seçime kıyasla daha yüksek bir ihtimal… Kılıçdaroğlu’nun Alevi kimliği Kürtler açısından kesinlikle bir sorun değil… Davutoğlu’nun Kürt seçmenler nezdinde iki büyük yükü var ama ortaya çıkan algı hakkaniyetli değil.

Kasımda erken seçim olacak iddiası var ancak Cumhurbaşkanı seçimlerin önümüzdeki yıl haziranda olacağını açıkladı. Siz ne dersiniz, erken seçim olasılığı var mı?

Kasım ayında bir seçim yapılacağına dair Ankara’da bilhassa muhalif muhitlerde bir beklenti var. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son günlerdeki kimliklere vurgu yapan ve milliyetçilik pompalayan konuşmaları da bir seçim sürecine girildiğine yorumlanıyor. Keza ekonomistler, mevcut politikanın devam ettirilmesi halinde kış aylarının vatandaş açısından bugünkünden çok daha zor geçeceğini ve bunun da iktidarın oyu üzerinde tahrip edici bir etki yaratacağını belirtiyorlar. Dolayısıyla rasyonel bir okuma da kasımda bir erken seçimin olması gerektiğini söylüyor.

Lakin siyaset pür akılcı bir alan değil; nitekim iktidarın bazı tercihleri erken seçim olasılığını düşürüyor. Seçim yasasının değiştirilmesi bunlardan biri; ama asıl bazı ekonomik hamlelerin bir sonraki yıla ertelenmesine dikkat etmek gerekir. Eğer iktidar, asgari ücretlilere temmuz ayında bir zam yapsaydı, EYT’lilerin taleplerini karşılama yoluna gitseydi ve ek göstergeyi Ocak 2023’ten değil de Temmuz 2022’den itibaren geçerli kılsaydı, o vakit erken bir seçimin neredeyse kesin olduğu söylenebilirdi. Ancak iktidar bunları yapmadı, seçmen nezdinde bir karşılığı olacak bu adımları 2023’e bıraktı.

Hülasa, bu işaretlere bakarak, seçimlerin zamanında yapılması ihtimalinin daha güçlü olduğu söylenebilir. Fakat unutulmamalı ki Erdoğan için seçimin belli bir tarihi yoktur; o, şartların kendisi için en uygun olduğunu düşündüğü zamanda yapar. Yarın önüne büyük bir fırsat çıkarsa, hemen sandığı halkın önüne getirebilir. Bu nedenle muhalefet müteyakkız olmalı ve hazırlığını her an bir erken seçim kararı alınacakmış gibi yapmalıdır.

CHP, DEVA Partisi, Saadet Partisi, Memleket Partisi ve en son Gelecek Partisi genel başkanları Diyarbakır’ı ziyaret etti. Bu ziyaretler de erken seçim olasılığını güçlendirmiyor mu?

Şüphesiz bütün bu ziyaretlerin seçimle bir irtibatı var; zaten partilerin bu saatten sonra bütün faaliyetlerini seçimi merkeze alarak yürütmeleri de normal. Mamafih, seçimi aşan bir durum da var. Çünkü bölgenin son yirmi yılına damgasını vuran iki partili siyasi yapının değişebileceği bir döneme giriyoruz. Özellikle AK Parti’nin gerilemesiyle açılacak olan alan diğer partilerin iştahını kabartıyor. Bölgedeki siyasi pastadan daha fazla pay kapma umudu artıkça, partilerin ziyareti de sıklaşıyor.

Genel başkanların Diyarbakır’a ilgisinin, STK temsilcileri ve kanaat liderleriyle buluşmasının, esnaf ziyaretlerinin nedeni, kuşkusuz seçimler. Bu buluşmaların, kendilerini ifade etme olanağı bulduğu için STK temsilcilerini memnun ettiğini, genel başkanların ise kendilerine yöneltilen sorular karşısında zor durumda kaldığını düşünüyorum. Siz ne dersiniz?

Esnaf iktisadi vaziyetinin her geçen gün daha kötüleşmesinden, sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri de özgürlük sahalarının daraltılmasından, seslerine kulak verilmemesinden şikayetçiler. Kime bir dokunsan bin ah işitiyorsun. Herkes dolu; rahatsızlıklarını ve taleplerini karşılarına çıkan siyasetçilere en yüksek perdeden dile getiriyorlar. Herkes payını alıyor bundan, salt iktidar değil muhalefet de eleştiriliyor. Bahusus daha evvel iktidarın bir parçası olan ama bugün muhalefet saflarına geçen siyasi aktörlere karşı eleştiriler daha sert oluyor.

Elbette genel başkanların zor duruma düştükleri, eleştirilerin haksız olduğunu düşündükleri, rahatsız oldukları anlar oluyor. Ama bütün bunlar siyasetin içinde var. Vatandaşın itirazlarına ve isteklerine göğüs geremeyen, siyaset yapmamalı. Evet, medya ve sosyal imkanları çok genişledi ama gerçek siyaset halen sahada yapılıyor. Bazen istemedikleri bir hale düşseler de halkla yüz yüze temas etmek, siyasetçiler için çok değerli.

Diyarbakır ziyaretleri sırasında Kürt sorununun çözümü konusunda CHP lideri Kılıçdaroğlu Meclis’i işaret etti. Davutoğlu ise AK Partili ve başbakan olduğu günlerden farklı siyasi bir profil çizdi. Örneğin, iktidar olduklarında anadilde eğitimin önündeki engelleri kaldıracaklarını söyledi. Bunlar Kürt meselesinin çözümü için umut verici hamleler. Ancak soru şu, vaatler karşılık buluyor mu?

Güvenlik siyasetinin zirveye çıktığı, özgürlüklerin paranteze alındığı, Kürtlerin kayyımlar yoluyla seçme ve seçilme hakkından bile mahrum edildiği bir vasatta, Kürt meselesinde siyaseti işaret eden her adımın çok kıymetli olduğu kanısındayım. CHP’deki -kimi zaman yalpalasa da- yeni söylem arayışı, Davutoğlu’nun Diyarbakır’daki 10 maddelik açıklaması, DEVA’nın çözüm çerçevesi bu meyanda değerlendirilmeli. Partilerin bu söylemlerinin halkta hemen karşılık bulmaları ve oy tercihlerini radikal bir şekilde değiştirmeleri beklenemez. Ama siyaseti öne çıkaran dil, ülkeyi esir alan bu boğucu atmosferden kurtulmaya katkı sağlayabilir.

CHP’nin son iki yıldır Diyarbakır’da ve bölgenin diğer illerinde ciddi bir ‘yeniden örgütlenme’ çabası içinde olduğu gözlemleniyor. CHP’nin bölgede eski gücüne (70’li yıllar) yaklaşma olasılığı nedir?

CHP halen Kürt meselesindeki temel sorun alanlarına dair tavrını net bir biçimde ortaya koymuş değil; vatandaşlık, anadil, yerel ile merkez arasında yetki paylaşımı ve silahsızlandırma noktalarında CHP’nin somut bir politikası yok. Yani partide bir değişim isteği olduğu su götürmez, ancak bu, çok sınırlı ve çok kısıtlı bir değişim. Yine de seçmen CHP’yi gözlüyor, yapıp ettiklerine bakıyor, ilgi duyuyor. Fakat bu, CHP’nin eski gücüne döndüğü veya döneceği anlamını taşımaz. CHP oylarını bir miktar artırabilir ama kısa vadede bölgede bir siyasi ağırlık merkezine dönüşmesi zor. Onun için CHP’nin kat etmesi gereken çok mesafe ve aşması gereken çok yapısal sorun var.

Ancak bu değişimin CHP’ye sağladığı büyük bir fayda var: 2019 yerel seçimlerinde görüldü, CHP artık Batı’da büyük şehirlerdeki belediye seçimlerinde Kürt seçmenin oyunu alarak adayını seçtirebiliyor. Eğer adayda da çok büyük bir yanlışa düşülmezse bu politik duruş, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de devam edeceğe benziyor.

Muhalefetin cumhurbaşkanı adayı, AK Parti ve MHP’nin ısrarına rağmen, henüz açıklanmadı. Ancak kulislerde Kılıçdaroğlu’nun adı öne çıkıyor sanki. Adaylığıyla ilgili kimi başka meseleleri bir kenar bırakarak, Kürt seçmen için Kılıçdaroğlu’nun Alevi kimliği sorun olur mu sizce?

Tek bir kelime ile cevap vereyim: Hayır. Kılıçdaroğlu’nun mezhebi kimliğinin Kürt seçmen nezdinde bir problem olarak algılanacağını düşünmüyorum. Kılıçdaroğlu’nun başka hususiyetleri sorgulanabilir. Misal Kılıçdaroğlu’nun son yerel seçimler hariç Erdoğan karşısında seçim kazanma zafiyeti, Kürt meselesinde beklenilen çıkışı yapamaması ya da tabanını dönüştürmedeki yetersizliği bir eleştiri konusu, bir kaygı nedeni olabilir. Ama Kürt seçmenlerin kahir ekseriyeti için onun Alevi kimliği, bir sorun oluşturmaz.

Ahmet Davutoğlu, dönemin başbakanı olduğu için, Sur’daki ve diğer illerdeki çatışmaların yanı sıra 2015 Haziran-Kasım sürecindeki patlamalarla gerçekleşen can kayıplarının sorumlusu olarak görülüyor. Bu imajı silmesi ve oy alabilmesi için ne yapması gerekiyor? Diyarbakır’daki çalıştayda açıkladığı 10 maddelik öneri yeterli olur mu?

Davutoğlu’nun iki büyük yükü var: Biri, çöken Suriye politikasının mimarı olarak anılmasıdır. Diğeri de 7 Haziran-1 Kasım 2015 döneminin başbakanı olarak, o dönemde yaşananların sorumlusu olarak görülmesidir. Kamuoyunda bu konuda keskin ve yerleşmiş bir kanaat var; her iki hadisede de neredeyse bütün fatura tek başına bir Davutoğlu’na kesiliyor, dolayısıyla bu kanaatin değişmesi kolay değil.

Ezcümle Davutoğlu’nun sırtına iki algı yapışmış ve o, sırtından çıkarması zor bu algılarla ölçüp biçiliyor. Siyasi realite bu, ancak ben bu algıların hakkaniyetli olmadığı kanısındayım.

Neden?

İki sebepten: İlk olarak, Davutoğlu, o günlerin birinci derecede siyasi sorumlusu kimliğini taşıdığından olan-bitenden mesuliyeti tartışılmaz. Ancak bu, diğer aktör, fail ve etkenlerin tamamıyla göz ardı edilmesini gerektirmez. Hadiselerde yer alan diğer aktörlerin tercihlerini, eylemlerini ve bunların yarattığı neticeleri dikkate almadan bütün maliyeti Davutoğlu’na çıkarmak kolaydır ama bize resmin tamamını vermez.

İkinci olarak, bu algının altında ciddi manipülasyonlar var. Davutoğlu’nun söylemediği sözler onun sözleriymiş gibi yansıtılıyor ya da muradının zıddı bir anlamla piyasaya sürülüyor. 

Hangi konularda manipülasyonlar yapılıyor?

Hemen aklıma gelen üç misal verebilirim: Bir “Emevi Camii’nde namaz kılacağız” ifadesi Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ait olduğu halde, anlı şanlı köşe yazarları da dâhil olmak üzere, toplumun büyük bir kesimi bunu Davutoğlu’na mal ediyor ve Suriye’deki yıkımı bu sözle irtibatlandırarak Davutoğlu’nun günah hanesine yazıyor.

İki, Davutoğlu’nun “Konuşursam yer yerinden oynar” minvalinde bir sözü var. Sözün başlıca muhatapları, Tayyip Erdoğan ve Binali Yıldırım’dır. Siyasetçilerin bu tür ifadeler kurmasını çok yanlış bulurum. Bana göre siyasetçi “konuşursam” demez, konuşur. Bir bahsi diğer olan bu mevzuyu belki başka zaman ayrıca tartışabiliriz. Ama Davutoğlu bu sözü, kendisi terörle yoğun bir şekilde mücadele ederken arkasından oyunlar çevirdiğini iddia ettiği bu ikiliyi suçlamak için kullandı. Ancak AK Parti içi iktidar savaşlarını anlatan bu söz, zamanla bağlamından koparıldı ve sanki bölgede yapılan gizli operasyonlar için kullanılmış gibi bir algı yaratıldı.

Ve üç, Davutoğlu’nun Sur’un kültürel mirasını koruma babındaki kararlılığını anlatmak için sarf ettiği “Sur’u Toledo yapacağız” ifadesi de, sonradan tamamen ters bir manaya büründürüldü ve Davutoğlu’nun ağzından Sur’un yıkımının bir mottosuna döndürüldü. Beş-altı kezdir Davutoğlu’nun sivil toplumla buluşmasına tanıklık ediyorum. Her seferinde Davutoğlu, bu mevzuları tane tane anlatmasına rağmen, bir sonraki toplantıda yine aynı sorularla karşılaşıyor. Bu da kendi aleyhine oluşan algının ne kadar kuvvetli olduğuna delalet ediyor.

AK Parti Diyarbakır’daki çalışma sistemini güç gösterme politikası üzerine kuruyor, gibi bir gözlemim var. Bütün şehrin değil, kendisine yakın kesimin partisi gibi bir davranış sergiliyor. Buna katılır mısınız? Eğer öyleyse, bunun nedeni nedir?

AK Parti, artık -hususen bölgede- bir devlet partisi; AK Parti’yi sivil şahsiyetlerden ziyade devlet görevlileri temsil ediyor. Parlak günlerindeki iddialarından ve görüntüsünden giderek uzaklaşan bir AK Parti portresi sahne alıyor. Mağduriyetten mağruriyete, demokratikleşmeden otoriterleşmeye, kapsayıcılıktan dışlayıcılığa yönelen, iktisadi refah ve kalkınma iddiasını kaybeden, oluşturduğu sosyolojiye ters düşmeye başlayan bir partinin başına iki şey gelir: Bir, tabanı daralır. İki, partiden kopmalar olur, yeni arayışlar başlar. AK Parti bugün her ikisini de yaşıyor ve eğer cumhurbaşkanlığı seçimlerini kaybederse AK Parti’deki bu daralma, kopuş ve arayış çok daha dramatik bir boyut kazanabilir. 

Anketler HDP’nin gücünü koruduğunu gösteriyor. Siz ne dersiniz?

Kamuoyu araştırmalarındaki sonuçlarla paralel düşünüyorum. Hatta HDP’in bir parça oyunu artırması, benim için şaşırtıcı olmaz. Üç büyük avantajı var HDP’nin: Birincisi, parti ile seçmen arasındaki bağın güçlü olmasıdır. İkincisi, Kürt kimlik bilincinin gelişmesi ve HDP’nin -bazen HDP’ye rağmen- bunun taşıyıcı aktörü olarak görülmesidir. Üçüncüsü de, demografinin yarattığı şanstır. Yeni seçmenlerin hatırı sayılır bir kısmını Kürt gençleri oluşturuyor ve bu seçmenler doğal bir HDP habitatı içine doğup büyüyorlar. Bu sebeple, fiili olarak siyaset yapamasa da HDP, varlığını ve gücünü muhafaza ediyor.

Seçime doğru HDP ile ‘6’lı Masa’ bir seçim ittifakı kurabilir mi?

İki seçim var. Meclis seçimlerinde HDP’nin herhangi bir ittifaka ihtiyacı yok. Parti, sol ve Kürdi partilerle bir ittifak kurabilir, bu yolda gayretler var, ama Altılı Masa ile bir ittifakı olmaz, olamaz. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ise hukuki değil olsa olsa fiili bir iş birliği olabilir. HDP resmi olarak muhalefetin çatısı altına girmez ama karşı çıkmadığı bir isim olursa muhalefetin adayına destek verebilir. 

Adaylık için ismi geçenlerden kime ya da kimlere karşı çıkar HDP?

Altılı Masa ile HDP arasındaki ilişkilerde, sanırım, kimin aday olması değil ama kimin aday olmaması gerektiği noktasında HDP’nin tavrı net: Akşener ve Yavaş’tan biri aday olursa HDP Altılı Masa’ya destek vermez.

Muhalefet liderlerinin, HDP’yle mesafeyi korurken, Kürt seçmenden bekledikleri oyu alması mümkün mü?

Tabii ki Kürt seçmenler, HDP’den ibaret değil; HDP’ye oy vermeyen geniş bir Kürt seçmen kitlesi de var. Muhalefetin HDP ile ilişkilerindeki ürkekliğinin HDP seçmenini rahatsız ettiği muhakkak. Ama siyaset, nihayetinde sınırlı seçenekler arasında bir seçim yapılmasını gerektirir. Seçmen sandığa gittiğinde önüne gelen iki isimden birini tercih eder. Muhalefetin, Kürt seçmenlerden beklenen oyu alması, ortak bir adayda uzlaşıp uzlaşmayacaklarına ve kimin aday gösterileceğine bağlıdır. Adayın kimliği önemlidir. 

Kürt seçmen, seçimlerde oylarının belirleyici olacağının farkında ve sanki ‘politik bir sessizlikle’ gelişmeleri izliyor. Kürt seçmen seçimlerde nasıl bir refleks gösterir?

Meclis seçimlerinde köklü bir değişim beklenmemeli. Muhtemelen HDP oylarını koruyacak, AK Parti’nin gücünde bir aşınma olacak ve AK Parti’nin kaybı nispetinde diğer partiler devreye girecekler. Değişimin büyüğü, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bekleniyor. Kabaca, her biri %40 oya sahip iki büyük ittifak var ve görünen o ki Kürt seçmenler hangi ittifaktan yana tavır koyarlarsa seçimi, 2019 Yerel Seçimleri’nde olduğu gibi, o ittifak kazanacak.

Hâlihazırda başta HDP olmak üzere Kürt seçmenlerin ağırlıklı bir kısmı muhalefete yakın duruyor. Eğer muhalefet adayında ve söyleminde çok büyük bir hataya düşmez ve iktidar da Kürt seçmenleriyle açılan arasını kapatacak bir hamle yapmazsa, değişim ihtimalinin yakın tarihte hiç olmadığı kadar yüksek olduğu söylenebilir.