On yıllardır şiddetin cenderesinde nefessiz bırakılan Kürt sorunu, öylesine şiddetle özdeştirildi ki, artık varlığıyla yokluğu arasında hiçbir fark kalmadı. Şiddet, sorunu sadece tanımlayan bir unsur olmaktan çıktı; onun ta kendisi haline geldi. Her tartışma, her talep, her öfke ve her umut, önce “silahlı mücadele” ya da “terörle mücadele” başlıkları altında ezildi, sonra da o başlıkların gölgesinde boğuldu. Böylece mesele, etnik bir hak talebi olmaktan, kültürel bir varoluş mücadelesi olmaktan, siyasal bir adalet arayışı olmaktan çıkıp, yalnızca “güvenlik sorunu”na indirgendi. Şiddet, sorunu hem yarattı hem de onu ele geçirdi; öyle ki, şiddetsiz bir döneme girerken bile, siyasetsiz kalma durumuyla karşı karşıya kaldık.Şiddetin gölgesinde sorunu tarif etmenin siyasetsizliği, şimdi de şiddetin yokluğunda aynı siyasetsizlikle baş başa kalma talihsizliğini yaşıyor.
Bu, trajik bir döngü. Dün, dağdaki silahın sesi her şeyi bastırırken, siyasetin sesi duyulmuyordu. Bugün ise silahın susmasıyla birlikte, siyasetin de suskunlaşması tehlikesiyle yüz yüzeyiz. Çünkü şiddet, sorunu o kadar derinlemesine damgalamış ki, onun yokluğunda sorunu yeniden tanımlamak, yeniden siyasallaştırmak için gerekli dil, kavram ve cesaret de tükenmiş gibi.
Sanki şiddet, sorunu hem beslemiş hem de zehirlemiş; şimdi zehrin etkisini atamıyoruz.Düşünün: Kırk yılı aşkın bir süre boyunca Kürt sorunu, neredeyse tamamen PKK’nin silahlı eylemleri ve devletin buna karşı geliştirdiği askeri-siyasi stratejiyle anıldı.
Her barış girişimi, her diyalog çabası, her “çözüm süreci”, eninde sonunda şiddetin gölgesine düştü. Çünkü şiddet, her iki taraf için de en kolay, en hazır, en “anlaşılır” dil haline gelmişti. Kürt tarafında silah, varoluşun ve direnişin simgesi olurken; Türk tarafında da “bölücülükle mücadele”nin meşruiyet zemini olmuştu. Bu ikili, sorunu birbirini besleyen bir sarmala hapsetti.
Siyaset, bu sarmalın dışında kalamadı; ya şiddeti meşrulaştıran bir araç oldu ya da şiddete karşı dururken kendini şiddetin diline teslim etti.
Oysa Kürt sorunu, şiddetten çok önce vardı. Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren etnik kimliğin inkârı, dilin yasaklanması, kültürün bastırılması, coğrafyanın “güvenlik bölgesi” ilan edilmesi… Bunların hepsi, şiddetten bağımsız, yapısal bir siyasal meseleydi.
Ama şiddet, bu yapısal meselenin üzerine kalın bir örtü çekti. Öyle ki, artık sorunu konuşmak isteyen herkes, önce “şiddetle arasına mesafe koyduğunu” kanıtlamak zorunda kaldı. Bu kanıtlama hali, sorunu siyasallaştırmak yerine, onu sürekli “güvenlik” ve “terör” eksenine geri çekti. Böylece siyaset, şiddetin gölgesinde ya suskunlaştı ya da şiddetin bir parçası haline geldi.
Şimdi ise bambaşka bir eşikteyiz. Şiddetsiz bir döneme giriyoruz – ya da en azından şiddetin belirgin biçimde gerilediği, silahların susmaya yüz tuttuğu bir evreye. Dağdan inişler, ateşkes çağrıları, diyalog sinyalleri… Bunlar, on yılların ilk kez “silahsız” bir tartışma zemini sunuyor gibi görünüyor.
Ama işte tam da bu noktada, o eski talihsizlik yeniden karşımıza dikiliyor: Şiddetsiz bir dönemde siyasetsiz kalma tehlikesi.
Çünkü şiddet ortadan kalkınca, onun yerine konacak siyasal dil, siyasal mecra, siyasal cesaret de yok. Sorun, şiddetle özdeşleştiği için, şiddetsiz haliyle nasıl tarif edileceğini, nasıl tartışılacağını, nasıl çözüleceğini bilmiyoruz. Sanki şiddet, sorunu hem görünür kılmış hem de görünmez hale getirmişti. Şimdi görünür olanı görünmez kılan o şiddet kalkınca, geriye boş bir sahne kalıyor.Bu boşluk, tehlikeli bir boşluk. Çünkü siyasetsizlik, sorunu yeniden şiddete itebilir. Ya da daha kötüsü, sorunu “çözülmüş” gibi göstererek, aslında onu unutturabilir.
Her iki durumda da Kürt sorunu, kendi tarihsel ve siyasal derinliğinden koparılmış olur. Etnik haklar, anadilde eğitim, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, kültürel özerklik gibi meseleler, bir anda “güncelliğini yitirmiş” gibi sunulabilir. Çünkü şiddet varken bunlar “terörün gerekçesi” sayılıyordu; şiddet yokken de “artık sorun kalmadı” denilebilir.
Her iki tavır da aynı siyasetsizliğin ürünü: Sorunu derinlemesine siyasal bir mesele olarak ele alamama hali.Peki bu talihsizlikten nasıl kurtuluruz? Öncelikle, şiddetin yokluğunu bir fırsat olarak görmek zorundayız.
Ama bu fırsat, otomatik olarak siyasallaşmayı getirmeyecek. Tam tersine, bilinçli, cesur ve yeni bir siyasal dil inşa etmeyi gerektirecek. Sorunu, şiddetten bağımsız bir zeminde tarif etmek; onu etnik, kültürel, hukuki ve demokratik boyutlarıyla yeniden ele almak… Bu, kolay değil. Çünkü on yılların alışkanlığı var.
Her tartışma, hemen “güvenlik” refleksine dönüşüyor. Her talep, hemen “bölücülük” ithamıyla karşılaşıyor. Ama şimdi, şiddetin gölgesi kalktığında, bu refleksleri de aşmak zorundayız.Siyasetin geri dönmesi, ancak sorunu “Kürt sorunu” olarak adlandırmaktan korkmamakla başlar.
Bunu yaparken ne şiddeti meşrulaştırmak ne de inkâr etmek gerekir. Aksine, şiddetin yarattığı tahribatı kabul ederek, onun ötesine geçmek gerekir. Kürt sorununun siyasal bir mesele olduğunu, demokratikleşme, eşitlik ve çoğulculuk üzerinden ele alınması gerektiğini yüksek sesle söylemek gerekir. Bu ses, ne dağdan ne de devletin kürsüsünden; sivil, çoğulcu, cesur bir siyasal alandan yükselmelidir. Parlamentodan, akademiden, medyadan, sokaktan… Her yerden.Şiddetsiz dönemin en büyük sınavı budur: Siyasetsiz kalmamak. Sorunu şiddetin cenderesinden kurtarıp, siyasal akla ve demokratik tartışmaya teslim etmek. Aksi takdirde, on yılların nefessiz bırakılmışlığı, bu kez siyasetsizliğin nefessizliğinde devam edecek. Ve o zaman, ne şiddet dönemi ne de şiddetsiz dönem, Kürt sorununa gerçek bir çözüm getirmiş olmayacak. Yalnızca şiddet biçim değiştirmiş olacak: Silahın şiddeti, suskunluğun şiddetine dönüşecek.Bu talihsizliği tersine çevirmek, hepimizin elinde. Ama önce, sorunu şiddetle özdeşleştirmekten vazgeçmek gerekiyor. Şiddetsiz bir döneme girerken, siyasetsiz kalmamaya karar vermek gerekiyor. Çünkü Kürt sorunu, ne şiddetin ne de suskunluğun gölgesinde çözülecek. O, ancak cesur, açık, çoğulcu ve gerçekten siyasal bir zeminde, kendi tarihsel derinliğiyle yüzleşilerek çözülecek.Şiddetin cenderesinden nefes almaya başladığımız bu anda, siyasetsizliğin cenderesine düşmemek, en acil ödevimizdir.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.